KUTLU FORUM

Bilgi ve Paylaşım Platformuna Hoş Geldiniz
 
AnasayfaKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

  Muhafazakar Düşüncenin Eleştirisi: Bir Kaynakça Analizi – Ahmet Kuru 27 Mayıs 2016 | Ahmet Kuru

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
huzeyfe
Süper Moderatör
avatar

Mesaj Sayısı : 6422
Rep Gücü : 15141
Rep Puanı : 23
Kayıt tarihi : 27/03/09

MesajKonu: Muhafazakar Düşüncenin Eleştirisi: Bir Kaynakça Analizi – Ahmet Kuru 27 Mayıs 2016 | Ahmet Kuru   Cuma Mayıs 27, 2016 10:25 am

http://www.maviyorum.com/muhafazakar-dusuncenin-elestirisi-bir-kaynakca-analizi-ahmet-kuru/
Muhafazakar Düşüncenin Eleştirisi: Bir Kaynakça Analizi – Ahmet Kuru
27 Mayıs 2016 | Ahmet Kuru



Son üç yıldır hem devlet hem de toplum olarak değişik boyutları olan krizler, belki de bir çöküş yaşıyoruz. Peki yaşananlardan fikri miras olarak geriye ne kaldı? Bence sağ düşüncesinin iflası kaldı. Yaşanan çöküş sadece Tayyip Erdoğan’ın kişiliği veya AKP ile sınırlı değil. MHP’sinden İslami cemaatlerine, sözde liberallerinden, tanımı zor akademisyenlerine kadar, tüm sağ kesim fikren iflas etti. Düşünce planında sıfırı tüketmiş bir akımın elinde çıplak gücü tutuyor olması gelecek adına bir şey ifade etmez.

Yaşananlar bir çok ezberi bozdu. İslam dininden, Osmanlı tarihinden, Türk kültüründen öğelerle yeni bir Türkiye kuracağını iddia eden sağcıların kurdukları düzende bırakın kalkınma ve adaleti, malınızı ve hatta hayatınızı korumanız bile pek güç.

Çıkış yolu tenkit ve bireye dönüş. Büyük söylemleri terk ederek, eleştirel akla ve insana dönüş, normalleşmenin yolu. Eleştirel aklı sağ cenah içinde harekete geçirmeye çalışanlar var. Bu yazıda muhafazakarları eleştirel düşünceye teşvik eden düşünürlerden ve onların yazılarından bazı örnekler paylaşacağım.

Bu yazıyı okuyan solcu ve/ya seküler arkadaşlar “aman canım ne var bunlarda” dememeliler. Muhafazakarların içinden gelen eleştirel seslerin önemini bilmeliler. Dışardan zorlamayla değişimin ne kadar zor olduğuna son yüzyıllık Cumhuriyet tarihi şahit.

Son dönemde Zaman, Bugün, Aksiyon gibi yayınların siyasi iktidar tarafından kapatılıp arşivlerinin silinmesi burada derlediğim yazıları diğer yazı ve haberlerle beraber yok etmeyi amaçlıyordu. Neyse ki bu yazıları ya farklı internet sitelerinden ya da artık çalışmayan linklerini https://archive.org/web/ adlı arşive yazarak bulabildim.

Bu yazı öncelikle son üç yıllık krizin etkisiyle muhafazakar düşüncede yeni bir eleştirel açılıma öncülük eden bazı yazarları maddeler halinde inceleyecek. Ardından bu açılımın bir sonucu olarak ortaya çıkan sosyal bilimci – ilahiyatçı tartışmasını yine maddeler halinde özetlemeye çalışacak.

1 – Siyaset Bilimi profesörü Gökhan Bacık son üç yıldır kaleme aldığı yazılarla muhafazakar zihinleri sorgulamaya davet ediyor. Yazdığı üç gazete de—Bugün, Zaman, Today’s Zaman— kapatıldı. Şimdi Yeni  Hayat’ta yazıyor. Önemli gördüğüm onlarca yazısından bazılarını paylaşacağım.

“Amerika’yı Keşfeden Müslümanlar Demokrasiyi Neden Keşfedemiyor?” (Bugün, 19 Kasım 2014) adlı yazısında Bacık, muhafazakarların tarih algısının efsanelerle dolu olduğunun altını çiziyor. Günümüzdeki geriliğimizi, tarihteki hayali bir büyüklüğe dayanarak aşma çabasını eleştiriyor.

Müslümanların 8. ve 12. asırlar arasında yaptıkları fikri ve ilmi ilerlemenin ardından uzun bir durağanlık dönemine girdiklerine dikkat çekiyor. Yazıda altın çağın Arap yoğun olduğu vurgulanıyor; o dönemde Türk ve özellikle de Fars asıllıların da önemli roller oynadığını eklemek isterim.

Bu tarihi analizi tamamlayan bir başka yazısında Bacık muhafazakarların bugünkü saplantılarını eleştiriyor. “Beş Muhafazakar Fetiş” (Bugün, 8 Şubat 2015) adlı yazıya göre sorgulanması gereken beş saplantı var:

a-Kaliteyi ihmal ederek, rakamsal büyüme hedeflemek,

b-Bina yapımını başarı zannetmek,

c-Tevazu görüntüsü altında bencil ve kibirli olmak,

d-Hakikat yerine, algı ve reklama kitlenmek ve

e-Lider saplantısı (siyaset ve din hayatımızın seçilmiş ve her şeyi bilen liderlerle dolu olması).

Bacık paylaşacağım üçüncü ve son yazısında (“Uluslararası Düzen ve İslam,” Yarına Bakış, 23 Nisan 2016) eleştirel bakışını küresel ölçeğe taşıyor. Dünya çapında Müslümanlar için yükselen tehdit olarak Selefi radikalizmini gösteriyor. Bacık’a göre “İslam dünyası kendi içinden çıkan ‘aşırı sağa kayma’ ile mücadele” etmelidir. Geleneksel İslam’ın rakibi, artık ne ateizm ne Kemalizm ne de komünizmdir. Asıl tehdidin İslam’ın içinde evrilen ve büyüyen selefi radikalizm olduğunu vurguluyor.

Bacık analizini dünya çapındaki kriz ile ilişkilendiriyor. Solun 1980’lerde düşüşüyle hakimiyet kuran neo-liberalizmin günümüzde bir kriz içinde olduğunu ve Müslümanların krizinin de bununla örtüştüğünü belirtiyor.

2 – Son üç yıllık süreçte eleştirel aklı ön plana çıkararak, muhafazakar ezberleri bozan bir başka isim siyaset bilimi profesörü İhsan Yılmaz. Muhafazakar kesim içerisinde AKP’ye karşı muhalefetini erken dönemde ortaya koymuş ve Gezi’ye bizzat katılmış nadir örneklerden. Kürt sorununda da klasik sağ yaklaşımı çok Türkçü bularak eleştiriyor. Yılmaz, Kemalizmden Erdoğanizme: Türkiye’de Din Devlet ve Makbul Vatandaş (İstanbul: Ufuk, 2015) adlı kitabında Erdoğanizmi devletçi ve otoriter olma açısından Kemalizme benzetiyor. Dinin devletten bağımsızlığını kazanması ve sivil bir alanda kalması gerektiğini savunuyor.

Yılmaz, Meydan gazetesindeki köşesinde Türkiye sosyolojisinden fıkıh literatürüne kadar geniş yelpazedeki bilgisine dayalı analizler yapıyor. Hizmet hareketi dahil olmak üzere tüm sağ kesimin ders alması gereken eleştirilerde bulunuyor. Birçok yazısında ulemayı ve yerleşik din anlayışını tenkit ediyor.

“Müslüman Dünyasının ve Fıkhın Kadın Sorunu” (Meydan, 29 Mart 2016) başlıklı yazısında fıkhın ataerkil yorumlandığını ve neticede kadını toplum içinde eşit, aktif, yapıcı ve kurucu bir öğe olarak kabul etmediğini vurguluyor. Yerleşik din anlayışının kadınları ikinci sınıf gördüğünün altını çiziyor.

Yılmaz’ın “Google Hoca mı Bizim ‘Ulema’ mı?” (Meydan, 27 Haziran 2015) yazısı da çok sert eleştirileri esprili bir üslupla sunuyor. Din adamlarının ezberci ve nakilci metotları yüzünden hayattan koptuklarını vurguluyor. Bu yüzden artık ulemanın bir bilgi üretmediğini, eski şeyleri tekrar edip durduğunu iddia ediyor. Kısacası ulemaya soracağınıza Google’a sorun diyor.

3 –  Muhafazakarları eleştirel düşünmeye teşvik eden bir başka yazar Uluslararası İlişkiler profesörü Savaş Genç. İktidar tarafından kapatılan ve arşivi yok edilen Aksiyon dergisinde 2013 yılında ısrarla Esed’in artık gitmeyeceğinin belli olduğunu ve Esed’in dahil olduğu bir barış düşünülmesi gerektiğini yazdı.

Almanya’da yaşayan Genç, “Sorun Tahmin Ettiğimizden Çok Daha Büyük!” (Zaman Online [Almanya], 27 Mart 2016) adlı yazısında IŞİD terörü konusunda Müslümanların özeleştiri konusunda geç kaldıklarını öne sürüyor. Klişe ve komplo teorilerinin artık bırakılması gerektiğini vurguluyor. Geleneksel fıkıh metotlarının çözüm yerine sorun ürettiğinin altını şu sorularla çiziyor: “Masanın bir tarafına IŞİD diğer tarafına Diyanet’in fetvacıları otursa tartıştığımız temel sorunlar hususunda ne kadar görüş ayrılığı yaşarlar?…Fıkha bakışları birbirlerinden ne kadar farklıdır?”

4 – Son üç yıllık süreçte en çok akla gelen sorulardan biri muhafazakar elitlerin ve kitlenin saymakla bitmeyecek olumsuzluklara rağmen nasıl olup da hala Tayyip Erdoğan’ı desteklemekte ısrar ettiğiydi. Bu ısrar toplumda tek adam kültürünün ne kadar güçlü ve demokrasiye bağlılığın ise ne kadar zayıf olduğunu ortaya koydu.

Ahmet Turan Alkan otoriter kültürün tarihi kökenlerini izah eden en güçlü kalemlerden biri. Muhafazakar okuyucunun Kemalist, solcu, Oryantalist, vs. diye yaftalayıp göz ardı edemeyeceği bir isim. Toplumumuzdaki otoriterlik sevgisinin izlerini İslam tarihinin erken döneminde izleyen yazıları çok ses getirdi.

“Alevi miyim, Ben Neyim?” (Zaman, 14 Aralık 2015) adlı yazısı din ve ahlak ilişkisine dair önemli bir tespitte bulunuyor: “Din’i ahlâktan ayırıp bir nevi ibadet disiplini şekline koyarak İslâm’ı iktidara getirme ülküsü yerine ahlâkı hayata taşıma fikrine ağırlık verseydik, şüphesiz insanlığa daha hayırlı ve özlenir bir model sunabilirdik.”

Alkan, “İslam Siyasetinin İlk Modern Siyasi Çehresi: Muaviye” (24 Ocak 2016) başlıklı yazısında Muaviye’yi Müslüman ülkelerdeki otoriter yönetimlerin rol modeli, en azından tarihi kökeni olarak inceliyor.

Zaman Gazetesi’nde Alkan’ın dışında muhafazakar camiada ağırlığı olan iki isim daha Emeviler ve Ehl-i Beyt ilişkisi tarihinin daha objektif okunması gerektiğine dair yazılar kaleme almıştı.

Bunlardan ilki Ali Bulaç ve yazısının başlığı “Hz. Hüseyin Nasıl Şehit Edilmişti?” (8 Kasım 2015).

Diğer önemli ve etkili yazar Ahmet Kurucan ve yazısının başlığı “Hz. Hasan – Muaviye ve Anlamlı Bir Soru: Değişen Ne?” (21 Ağustos 2015).

Bu üç yazarın makaleleri muhafazakarlar için iki sebepten tabu olmuş bir ezberi bozmak anlamında geliyordu. Birincisi geleneksel ulema Muaviye dahil sahabenin tenkidini “avamın kafası karışır” diye engellemeyi vazife edinmişti. İkincisi geleneksel ulema bazı hadisleri Muaviye dahil tüm sahabeleri eleştiriden muaf tutmak için delil olarak kullanıyordu.

Tabii bu iki çekince de sosyal bilimciler ve günümüz şartlarının farkında olan ilahiyatçılar için için geçerli değildi. Birincisi, tarihçiler ve diğer sosyal bilimciler “halkın kafası karışmasın” diye gerçekleri saklamazlar. Aksine “halkın biraz kafasının karışması” onları akıllarını kullanmaya ve ezbercilikten kurtulmaya teşvik edecektir.

Zaten günümüzde yüzde yüze yakını okuma yazma bilen halk ile Orta Çağ’daki halk arasında büyük fark bulunmaktadır. Ayrıca, büyük alim diye geçinenlerin “yolsuzluk hırsızlık değildir” dediği bir dönemde artık alim-avam ayrımı da anlamını büyük oranda yitirmiştir.

İkincisi, gözleme dayalı bilim, hadis rivayeti ile sınırlanamaz. Mesela bir tarihçi Fatih Sultan Mehmet’in zalim politikaları olduğunu delilleriyle tespit etmiş ise “O ne güzel kumandandır…” şeklinde rivayet edilen hadisten dolayı tarihi tespitlerini değiştirmez. Bunu yaparsa hem hakikate hem de mesleğine saygısızlık etmiş olur. Akıl ile nakil çatıştığında akla tabii olmak ve nakli yorumlamak gerekir.

5 – Muaviye konusunda Alkan, Bulaç ve Kurucan’ın yazdıklarına tepki yine Zaman gazetesinin bir yazarı olan Ali Ünal’dan geldi. “Bugünün Aynasından Tarihe Bakmak” (7 Şubat 2016) adlı makalesinde Ünal, Muaviye’nin bu şekilde sorgulanmasının zararlı olacağını iddia etti.

Twitter ve gazete yazılarıyla bir tartışma başladı. Tartışma Muaviye ve tarih okuması konusunu aşarak, sosyal bilimler ile ilahiyat arasındaki sınırlara dair bir fikir alışverişine dönüştü. Gökhan Bacık tartışmayı kavramsal bir düzeye taşıyan yazısında (“İlahiyat/ilahiyatçı ve Bilim Sorunumuz,” Zaman, 9 Şubat 2016) geleneksel dini ilimlerin dünyayı anlamada yetersiz olduğunu, dini disiplinler ile sosyal bilimler arasında hiyerarşi olmasının yanlışlığını ve alim kavramının dini olmayan ilimleri de içerecek şekilde yeniden tanımlanmasının gerekliliğini vurguladı.

Tartışmaya yapılan katkılardan bir başkası İngiltere’de avukatlık, diyalog kurumu başkanlığı ve insan hakları sosyolojisi üzerine doktora yapma gibi değişik titrleri olan Özcan Keleş’in “İslam, İlim ve Biz” (Zaman İngiltere, 14 Şubat 2016) adlı yazısıydı. Keleş “bizim din diye söylediğimiz her şey beşeri bilgi ve ilimdir” diyor ve “vahyi ilmin en kesin kaynağı olarak görmekten vazgeçemeyiz” türü ifadelerin “vahyin bizdeki yorumuna diğer ilimler üzerinde hiyerarşik üstünlük verme gayreti olduğu” tespitinde bulunuyordu.

Ben de tartışmaya İslam ve sosyal bilimler konusunda bir yazı ile katıldım (Ahmet T. Kuru, “İslam, Bilim ve Tarih,” Zaman, 9 Mart 2016). Yazıda vurguladığım noktalardan bazıları şunlardı:

a-Alanlar ayrışmalı. Dini ilimler her şeye karışmamalı. Sosyal bilimlerin kendi bağımsız kriterleri vardır.

b-Müslümanların Batı karşısında geri kalmalarında ulemanın tüm bilim dallarını kontrol altına alma iddiası önemli rol oynamıştır. Günümüzde bu sorun devam etmektedir.

c-Tarih gibi bilim dalları için vahyi kesin bir kaynak olarak vurgulayan gelenekçiler, Batılıların nasıl olup da hemen her bilim dalında Müslümanlardan ileri olduklarını açıklamalılar. İnsan doğasını, tabiatı, kâinatı okumanın da Kur’an okumak gibi önemli olduğunu kabul etmeliler.

d-”İslam her şeyin çözümüdür” diyenler totaliter bir ideoloji olan İslamcılığı güçlendiriyorlar. Farkında olsalar da olmasalar da, AKP’nin tabanını genişletiyorlar.

e-Hem Muaviye’yi korumak için “geçmiş hadiseler ve insanlar hakkında kesin hükümlere varılmaz” demek hem de Tayyip Erdoğan tarihe bir otoriter olarak geçecek demek tutarsızlıktır.

Bu yazıda değindiğim bazı noktaları sonraki bir yazıda (Ahmet T. Kuru, “Türkiye ve Muhafazakarlık Üzerine Bir Ağıt: 2013-2016,” Mavi Yorum, 5 Mayıs 2016) daha da detaylandırdım. Yazı Türkiye’de yerleşik din algısının yeterince ahlak üretmediği, Müslümanların Batılılardan ahlak noktasında öğrenecekleri şeyler olduğu, tarikat ve cemaatlerdeki hiyerarşik zihniyetin demokrasiye aykırı olduğu, İslam düşüncesindeki durgunluğun kokuşma seviyesine geldiği ve İslam’ın bilgi kaynakları içine akıl ve gözleme dayalı bilimin eklenmesi gerektiği gibi iddialarda bulunuyor.

6 – Ali Ünal “Din, Bilim, Tarih, Hz. Muaviye ve Emeviler!” başlıklı yazısıyla yöneltilen tenkitlere cevap verdi (Zaman, 16 Şubat 2016).

Ünal’ın her iki yazısına detaylı eleştiriler yönelten karşı cevap ise Dr. Özgür Koca’dan geldi. Akademik eğitimine fen ve matematik ile başlayan Koca, din felsefesi konusunda doktora yapmış ve ABD’de ders veren bir isim.

Koca’nın yazısı (“Bilmek, Bilmemek ve Tutarlılık,” Zaman, 21 Şubat 2016) gelenekçi argümanın tutarsızlıklarını ortaya koyuyor. Batılı düşünürlerin bilimi sorgulayan görüşlerini gelenekçi ilahiyatçıların kullanmasının tutarsızlık olduğunu, zira bu düşünürlerin “yalnızca bilimi değil dini de” izafileştirdiklerini vurguluyor. Ünal için “Batı’da meta-söylemlere ve bilimsel objektiviteye karşı üretilen literatürü kullanacaksa bunun kendi ayağı altındaki epistemik halıyı da çekeceğinin farkında olmalı” diyor. Benzer şekilde tarih okumasında da tutarlılık istiyor: “problemli gördüğünüz tarih okumalarını reddederseniz problemsiz gördüğünüz tarih okumalarına neden inanılsın?” Ve ekliyor “dini epistemoloji kısmen tarihi bilgiye güven üzerine inşa edilmiştir.” 21 maddelik bir reddiyeyi burda özetlemem mümkün değil. Gelenekçi ilahiyatçıların tutarlı bir söyleme sahip olması gerekliliği üzerine son bir alıntı ile bitireyim: “bir taraftan bütün ilimler ulvîdir ve eşittir demek öte yandan siz gene de benim gözetimimde ve anlayışım çerçevesinde yol alacaksınız demek tutarlı bir tavır değildir.”

Koca tutarlılık çağrısını “İslam, Bilim ve İkiyüzlülük” (Zaman Amerika, 20 Nisan 2016) başlıklı yazısında da tekrar etti. Bu yazıda Müslümanların bilim konusundaki eksiklerine cevap vermek gerektiğinde İbni Sina, Biruni gibi alimler ile övündüklerini, ama dışlayıcı din yorumlarını savunmak gerektiğinde de bu alimleri dinden çıkmış sapkınlar olarak tanımadıklarını ve bu övünme/dışlama tavrının bir ikiyüzlülük olduğunu vurguluyor.

Tartışmaya İhsan Yılmaz’ın yazıları da önemli katkı yaptı. Bunlardan biri olan “Sosyal Bilimler ve İlahiyat – İlahiyat ve Sosyal Bilimler,” (Meydan, 16 Şubat 2016)’de Yılmaz bir orta yol bulunması çağrısı yapmakta ve durumun vahametini şöyle özetlemektedir: “hem Batı’da hem de Müslüman dünyasında pek çok Müslümanın çocuğu kafalarındaki pek çok soruya tatmin edici cevaplar bulamadıkları için bazen açıktan ama çoğunlukla gizli mürtet ya da selefi, “cihadist”, El Kaideci vs. olmaktadırlar. Dini ve tarihi bilgileri anlaşılmaya ve dolayısı ile de müzakereye açmaktan başka çare görünmemektedir.”

Bir başka önemli katkı da ABD’de Tarih Doçenti olan Mustafa Gökçek’in “İslami Tarihçilik Olur mu?” (Zaman İngiltere, 6 Mart 2016) adlı yazısı idi. Gökçek’e göre dört halife “döneminin hemen ardından ortaya çıkan ve günümüze kadar çeşitli şekillerde uzanan, İslam’ın ruhuna zıt, her türlü insani ve demokratik değere aykırı otoriter yönetim geleneğini özgürce eleştiremediği sürece Müslüman ülkelerdeki statükonun değişmesini” bekleyememeliydik.

7 – Sosyal bilimci – ilahiyatçı tartışmasına dair iki düzine yazı İktisat Profesörü Abdülkadir Civan’ın blog’unda listelenmiş durumda.

Kendisi de yorum yazıları yazan Civan, Türkiye’nin toplumsal ve siyasi sorunları hakkında bir iktisatçı bakış açısıyla gözlemler yapması ve reçeteler sunmasıyla ünlü. “Uzmanlığa ve İnsana Saygı” (Mavi Yorum, 16 Mart 2016)’da din bilginlerinin fikirlerinin önemli olduğunu ama dayatma yapmamaları gerektiğini Tıp’tan bir örnekle açıklamaktadır “nihai tahlilde neyin kendisi için uygun olacağına karar verecek olan kişi bireyin kendisidir. Nasıl ki sağlık hizmetleri hastalar içindir, din de toplumsal yapı da insan içindir. Dolayısıyla tartışmalı konularda her uzman kendi kanaatini belirtir, bireyler kendi vicdanlarına, duygularına, akıllarına en uygun olanı seçerler.”

8 – Bu yazıda bahsi geçen bazı önemli makaleler revize edilerek Mavi Yorum’da tekrar yayınladı. Son üç yılın fikri mirasını yansıtan yazıları yayınlamaya devam eden Mavi Yorum kısa sürede bağımsız ve etkili bir entelektüel platform haline geldi.

Mavi Yorum’un editörü Dr. Fevzi Bilgin, John Rawls’un Siyasi Liberalizm adlı kitabını Türkçeye çeviren isim. Bilgin’in doktora tezi Political Liberalism in Muslim Societies başlığıyla Routledge tarafından basıldı. Rethink Institute’ün de başkanlığını yapan Bilgin, “İslam’ın Geleceği” gibi ses getiren konferanslar düzenledi. Bilgin “Siyasallaşan Dinin Çıkmazı” (Zaman Amerika, 12 Haziran 2014) başlıklı makalesinde İslamcılığın küresel yükselişinin “İslam dünyasını kestirme umutlara” yönelttiği ve  “daha büyük umutsuzlukları, bunalımları ve hatta şiddeti doğurdu”ğunu vurguluyor.

Sonuç

Bu yazıda son üç yılda Türkiye’de dindar olduğunu iddia eden insanlar ve gurupların eliyle, en azından desteğiyle yaşanan otoriterleşmenin etkisiyle muhafazakar düşünceye yöneltilen özeleştirilerden örnekler inceledim. Kısa vadede hem internet arşivleri silinmiş bazı yazıları tekrar ortaya çıkarmak, hem de Türkiye’de vahşi bir güç mücadelesiyle dolu gündemi az da olsa soyut düşünceye çekmek istedim. Uzun vadede ise burada listelenen ve çok kısaca özetlenen kaynakça geleceğin daha detaylı çalışmalarına bir zemin hazırlayabilir.

Yazıda çok tekrar edilen konulardan biri Emevilerin kuruluş dönemine dair tarih okumasının nesnel olması konusu. Bu konu, özellikle Muaviye üzerine tartışmalar üç açıdan önemli: a-Müslüman ülkelerdeki otoriterliğin tarihi kökenlerinin yansız bir şekilde incelenmesi, b-genelde sosyal bilimlerin, özelde tarihin, bir disiplin olarak ilahiyat kontrolünden bağımsız algılanması ve c-Sünniler ile Alevi ve Şiiler arasındaki tarihsel tartışmaların daha objektif bir düzlemde ele alınabilmesi.

Son üç yıl Türkiye için her açıdan acılar ve üzüntüler ile geçti. Ders alınır, tecrübeye dönüştürülebilirse bu acılar boşuna yaşanmamış olur. Bu yazıyla sürecin fikri mirasını oluşturma adına saygı duyduğum isimleri özetlemiş oldum. Hepsiyle her noktada aynı düşünmüyorum ama hepsinin fikri mücadelesini önemsiyor ve saygı duyuyorum. Tabii ki yaşananlardan ders alınması kendi kendine olmuyor; emek istiyor, çaba istiyor. Muhafazakar düşüncede tartışma ve eleştirel akla dönüşü yansıtan bu kaynakça analizi de umarım yaşanan üzüntüleri fikri bir mirasa dönüştürme adına bir adım olur.

_________________
Mevla Görelim Neyler
Neylerse Güzel Eyler
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Muhafazakar Düşüncenin Eleştirisi: Bir Kaynakça Analizi – Ahmet Kuru 27 Mayıs 2016 | Ahmet Kuru
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» 040670002 AHMET EMRE KILINÇ
» Ahmet Bukhatir Dua
» Ahmet Utlu VS Hülya Yaylalı

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
KUTLU FORUM :: İslami ilimler ve dini kültür :: DİNİ KONULAR -İLAHİYAT-
Buraya geçin: