KUTLU FORUM

Bilgi ve Paylaşım Platformuna Hoş Geldiniz
 
AnasayfaKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 İSLAM “SÜFYAN”I, DİNDAR KAHRAMAN ROLÜYLE TAHRİBAT YAPACAKTIR! Yardımcıları ise Yalancı ve Yalaka Dalkavuklardan Oluşacaktır!

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
huzeyfe
Süper Moderatör
avatar

Mesaj Sayısı : 6414
Rep Gücü : 15117
Rep Puanı : 23
Kayıt tarihi : 27/03/09

MesajKonu: İSLAM “SÜFYAN”I, DİNDAR KAHRAMAN ROLÜYLE TAHRİBAT YAPACAKTIR! Yardımcıları ise Yalancı ve Yalaka Dalkavuklardan Oluşacaktır!   C.tesi Ekim 22, 2016 2:17 am

İSLAM “SÜFYAN”I, DİNDAR KAHRAMAN ROLÜYLE TAHRİBAT YAPACAKTIR! Yardımcıları ise Yalancı ve Yalaka Dalkavuklardan Oluşacaktır!


İSLAM “SÜFYAN”I, DİNDAR KAHRAMAN ROLÜYLE TAHRİBAT YAPACAKTIR! Yardımcıları ise Yalancı ve Yalaka Dalkavuklardan Oluşacaktır!

31 Mayıs 2016

http://www.necmettinerbakan.net/haberler/islam-sufyan-i-dindar-kahraman-roluyle-tahribat-yapacaktir-yardimcilari-ise-yalanci-ve-yalaka-dalkavuklardan-olusacaktir.html


 
İSLAM “SÜFYAN”I, DİNDAR KAHRAMAN ROLÜYLE TAHRİBAT YAPACAKTIR! Yardımcıları ise Yalancı ve Yalaka Dalkavuklardan Oluşacaktır!


Yalan; pek çok kötülüğün kılıfı ve nice zulmün kaynağı büyük bir günah olduğu için dinimizde şiddetle yasaklanmış; hatta hadisi şeriflerde “Yalan konuşmak, va’dinden caymak (sözünü tutmamak) ve emanete hıyanette bulunmak (yönetimle ilgili görev ve yetkileri kötüye kullanmak), münafıklık sayılmıştır. Özellikle amirlerin, âlimlerin ve ticaret ehlinin yalan söyleyip halkı avutması daha ağır bir suç olarak haram kılınmış ve Hz. Peygamber Efendimiz“Bizi aldatan bizden değildir!” buyurmuşlardır. “Öyle ise iğrenç bir pislik olan putlara (ve tağutlara tapınmaktan) sakının ve yalan söz söylemekten de (kesinlikle) kaçının” (Hac: 30 son kısım) ayetinde Cenabı Hak yalancılıkla puta tapıcılığı bir tutmuşlardır. Yalanı bir sığınma aracı ve zorlukları kolaylaştırıcı sananları da Kur’an: “Ey iman edenler, Allah’tan korkun (kendinize çeki düzen verin) ve (her konuda) doğru söz söyleyin. Ki (Allah) amellerinizi ıslah etsin ve günahlarınızı bağışlayıp (kötülüklerinizi gidersin)” (Ahzab: 70-71) şeklinde uyarmıştır.
Hz. Peygamber Efendimiz: “(Ey Resulüm!) Seninle birlikte (küfür ve kötülükten gerçekten) tövbe edenlerle beraber, emrolunduğun gibi dosdoğru davranın. Ve (sakın) azıtıp (haddinizi aşmayın)” (Hud: 112) ayetinin geçtiği “Hud suresi beni sarsıp ihtiyarlattı!”buyurmuşlardır.
“Ey iman edenler, yapmayacağınız (ve tam aksine davranacağınız) şeyleri niçin söylersiniz? (Böyle)Yapmayacağınız (ve üzerinde duramayacağınız) şeyi söylemeniz Allah katında onun gazabını (artırmak) bakımından büyük bir suç ve sorumluluk teşkil etmektedir” (Saff: 2-3) ayetlerinin ikazları asla unutulmamalıdır.
******’e İslam Süfyanı gözüyle bakılması hem hadisi şeriflere hem de yaşanan hakikate aykırıdır. Çünkü:
1- Mustafa Kemal asla dindarlığa, din istismarına ve riyakârlığa kalkışmamıştır. Hatta içki gibi bazı şahsi kötü alışkanlıklarını halktan gizleme gereği bile duymamıştır.
2- Diyanet İşleri Başkanlığını kurmak, dönemin en büyük Alimlerinden Elmalı Hamdi Yazır’a Kur’an’ı Kerim’in Türkçe tefsirini yaptırmak, Askere Din Kitabı yazdırıp okutmak suretiyle İslam’ın temel kurum ve kurallarını korumaya almıştır.
3- İslam’ın aslına değil, softalığa ve hurafeci anlayışa karşı çıkmıştır.
Bütün bunlara rağmen, üstelik dindar kahraman bilinen bazı şahısların, her başı sıkıştıkça yalana başvurmaları ve verdiği sözlerin tam aksine davranmaları kafaları karıştırmaktadır. Ve yandaş yalakaları bile bu masiyetlere hikmet ve mazeret uydurmaktan bıkmışlardır.
İşte bunların bazı tutarsız beyanları!
Önce; “Terör örgütüyle hiçbir zaman masaya oturmadık, hiçbir zaman da oturmayacağız, biz buyuz. Bunlarla görüştüğümüzü söyleyenler, bu alçakça iftirada bulunanlar şerefsizdir” buyrulmuşsonra, devlet ve hükümet olarak terörist başıyla masaya oturulmuş, hatta onun sekreteri ve posta eri gibi, Kandil’e mektupları taşınır olmuştu.
Önce; TBMM tutanaklarına geçtiği şekilde; “benim milletimin dili tektir, o resmi dil Türkçedir” diye konuşmuş; [size=19]sonra, Ben ne tek dil dedim, ne tek din dedim, hiçbir yerde böyle bir ifadem yok, bunlar yalan makinesi” sözleriyle geri adım atıp kendini savunmuştu.[/size]
Önce; NATO’nun ne işi var Libya’da? Böyle saçmalık olabilir mi yahu? Türkiye olarak biz bunun karşısındayız, böyle bir şey konuşulamaz, böyle bir şey düşünülemez” diye duyurmuş;sonra, barbar Haçlılarla bir olup Libya’yı vurdu ve AKP’nin resmi internet sitesinde yazdığı gibi:“NATO, Libya’nın Libyalılara ait olduğunu tespit ve tescil için oraya gitmelidir” şeklinde bahaneler uydurulmuştu.
Önce; “NATO’dan Patriot talebimiz olmadı, iddialar tamamen asılsız, savunma icra konseyinin başkanı benim, karar verici biziz, benim bundan haberimin olması lazım, benim böyle bir şeyden haberim yok, herhâlde sağır duymaz uydurur cinsinden bir haber” diyerek gazetecileri susturdu; ama sonrasında, acaba hangi mahfiller bunlara: Türkiye NATO toprağıdır. Patriotlar Adana, Gaziantep, Kahramanmaraş’a yerleştirilecek itiraflarını kusturmuştu?
Önce; Malatya Kürecik’teki füze kalkanının kontrolü için:“Komuta kesinlikle bize verilmeli, aksi takdirde böyle bir şeyin kabulü mümkün değil” diye hava atıp durdu; [size=19]sonra, “Buranın komuta sisteminin tamamıyla NATO’da olması gerektiğini söyledik” diyerek kendi akıllarınca herkes uyutulmuştu!..[/size]
Önce; “Biz, geniş Ortadoğu projesinin eş başkanlarından bir tanesiyiz” “Şu anda Amerika’nın da düşündüğü Büyük Ortadoğu Projesi var ya, genişletilmiş Ortadoğu projesi, yani bu proje içerisinde Diyarbakır yıldız olabilir” diyerek işbirliğini ortaya koymuştu; sonra, “Ellerine bir kâğıt almışlar dolaşıyorlar, Amerika’nın projesidir diyorlar, bunu ispat edemezlerse alçaktırlar, namussuzdurlar” şeklinde hakaretler savrulmuştu!.
ÖnceMiting kürsüsünden “içerde sanal tehditler, dışarıda düşman ürettiler, milleti korkuttular, Türkiye’nin üç tarafı denizle, dört tarafı düşmanla çevrili dediler, biz ne yaptık, bu anlayışı yıktık, Esad kardeşimle oturduk, iki dost, iki kardeş olduk” şeklinde havalar savurdu. Sonra; “Suriye giderek artan bir tehdit oluşturmaktadır, ülkemiz bu tehdidi her geçen gün biraz daha fazla ve yakından hissetmektedir” şeklinde savaş çığırtkanlığı tutturulmuştu!
Önce; “Demokratikleşme paketinde anadilde eğitimin önü açılıyor mu?” diye sorulunca, “hayır, yok, özel okullarda da yok, neyi getirir götürür kimse düşünmüyor, biz ülkemizi bölecek konular üzerinde adım atamayız, güzelim ülkemize yazık edersiniz, anadilde eğitimin önünü açarsanız, resmi dili zedelersiniz” diye savuşturmuştu, [size=19]sonra; “Özel okullarda farklı dil ve lehçelerde eğitimin önünü açıyoruz, özel kurs imkânı getirmiştik, seçmeli ders olarak öğretilmesinin önünü açmıştık, şimdi de özel okullarda mümkün hale getiriyoruz” diyerek millet avutulmuştu!..[/size]
Şimdi merak edip soruyoruz ve elbette doğru ve doyurucu yanıtlarını bekliyoruz:
1. Acaba bu şahıslar, bu oldukça hayati konularda, kasten ve bilerek yalan söylüyor ve halkımızı avutup oyalamaya mı çalışıyordu?
2. Yoksa, önce samimiyetle konuşuyor, doğru söylüyor; ama sonradan haksız ve yanlış işler yapmaya mecbur kalıyor ve geri adım atmak ve yalana sığınmak zorunda mı bırakılıyordu?
3. Bu zevatı, önceden ilgisi ve bilgisi bulunmayan, kendisinin imani ve vicdani kanaatiyle de uyuşmayan; üstelik ülkemizin ve milletimizin aleyhine olan bir takım yanlış ve yararsız kararları almaya ve önceki sözlerini yalayıp yalama olmaya mecbur ve mahkûm eden mahfiller ve merkezler mi bulunuyordu?
4. Eğer bu sonuncusu doğru ise, Türkiye’yi gerçekte perde gerisinde kimler yönetiyordu ve “Demokratik seçimler” bu gizli diktatörlüğe kılıf mı yapılıyordu?
İslam kahramanı sanılan "Deccali Süfyan"ın sıfatları!
Bediüzzaman’a göre Süfyan: İslamlar içinde merkez-i hükümet-i Hilafet olan Osmanlının varisi Türkiye’de ortaya çıkarak dindarlık rolüyle din tahribatı yapan, ülkeyi Avrupa’ya, Milleti Hıristiyan ahlakına ve kurumlarına bağlamaya çalışan ve siyasi şöhreti olan bir şahıstır. İslam düşmanlarının Müslüman ülkeleri işgal etmesine sebep ve destek olacak ve bu karışıklıktan istifade ederek demokrasiyi kutsallaştırıp İslam’ın özünü bozacak ve Müslümanların dini gayretini yozlaştıracaktır. Ayrıca şeytani zekâvetiyle birçok din adamını kendine hizmet ettirip etrafında fetvacı olarak yararlanacak, Üniversite öğretim elemanlarına da dünyalık imkânlar sağlayıp reklamını yaptıracaktır. (Bak: Şualar-585) Ama ne var ki akılları ve vicdanları kararmış ve deccalın kendilerine sağladığı imkânlarla dünyaya dalmış yarı bilgin “Ulema-i Sû” (kötü ve menfaat düşkünü ilim adamları) lakabını hak etmiş kimseler tarafından onun bu tahribatı “dine hizmet” olarak halka anlatılır. Hatta bir kısım meddahlar onu “mehdi” olarak takdime çalışır. Hz. Ali (ra) İslam deccalına “Süfyan” namını takmış ve kendisinden kaynaklanan bütün rivayetlerde bu İslam deccalına karşı ümmeti uyarmıştır.
 İslam Deccal'inin (Süfyan) “eli delik olacak” yani israf ve borç ekonomisi uygulayacaktır.
 Hz. Peygamber (SAV) Süfyan'ın tanınması için bazı alametlerini sıralamışlardır. Mesela hadiste; “Ahir zamanın mühim şahıslarından olan Süfyan'ın eli delinecek” buyrulmaktadır. Bu gibi rivayetlerde de yine benzetme yapılmıştır. Çünkü atalarımız israf ile elinde mal durmayan kişiler için “filan adamın eli deliktir” ifadesini kullanmışlardır.Demek “Süfyan” denilen o dehşetli şahıs, çok müsrif olacak ve insanları israfa, (lüks yaşama ve faizli bankacılığa) teşvik edecektir. İsraf edenler de, onun (faizli banka kredisi tuzağına ve ülke borç batağına) kapılacaktır. Hz. Peygamber (s.a.v) ahir zamanda gelecek ümmetini, onun tuzağından korumak için, bu özelliğini hatırlatmıştır. (Şualar, 583)
 O Süfyan devlet imkânlarını kendi şahsının ve yandaşlarının çıkarları doğrultusunda kullandığı ve kadrolaştığı için rivayetlerde “Ahir zamanda gelecek olan Süfyan’ın eli delik olacak” (Hâkim, Müstedrek, 4:520; Aliyyu’l-Muttaki, Kenzu’l-Ummal, 11:125) şeklinde yorumlanmıştır.
Süfyan, İslami bir hizmet ve hizip arasından ayrılıp ortaya çıkacaktır!
 Rivayetlerde "Süfyani’nin Horasan taraflarından zuhur edeceği kayıtlıdır"Bediüzzaman bu konuda şöyle bir açıklama yapmaktadır: "Bunun bir tevili şudur ki: Türkler, o rivayet zamanında Horasan taraflarında bulunup daha Anadolu'yu vatan yapmadığından, o zamandaki meskenini zikretmekle Süfyanî Deccal’in onların içinde zuhur edeceğine işaret olunmaktadır” (5. Şua).
Başka bir hadiste geçen "Bütün şark ülkelerini dolaşacak." (Kıyamet Alametleri,168) cümlesi de Süfyan fitnesinin ve öğretisinin bütün ümmete yayılacağına ve Onun bir kurtarıcı kahraman sanılacağına işaret sayılmıştır.
Bediüzzaman bir hadisi açıklarken şunları anlatmıştır: “(Onun) başka padişahlar gibi; ya kuvvet ve kudret veya kabile ve aşiret veya cesaret ve servet gibi vasıta-i saltanatı olmadığı halde, (şeytani) zekâvetiyle ve siyasî tecrübe ve desisesiyle o mevkii kazanır, hilekâr ve riyakâr tavrıyla çok âlimlerin akıllarını teshir (etkileyip kendi hedefine hizmetçi) eder, etrafında fetvacı yapar. Ve çok muallimleri (öğretim üyelerini) kendine taraftar eder ve din derslerinden tecerrüt eden (Mecburi din dersine son veren) maarifi rehber edip tâmimine şiddetle çalışır, demektir” (Şualar, s. 461) 
Süfyan tiyniyetli kişiler; faizi yaygınlaştırdığı, zinayı ceza almaktan çıkardığı, domuzu kesimlik hayvan saydığı, Kur’an’ın kısas (idam) hükmünü resmen kaldırdığı, İslam birliğinin ve Adil Düzenin önünü tıkamaya ve Haçlı Birliğine katılmaya çalıştığı halde, dünya çıkarını ve rahatını önceleyen kimselerce İslam kahramanı sanılacak ve alkışlanacaktır. Oysa Süfyan’ın asıl amacı, Mehdiyet hareketini dağıtmak, İslami şuuru dejenere edip bozmak ve dindarlık görüntüsüyle Müslümanları avutup uyuşturmaktır. Onun yardımcıları ve şakşakçıları da kendi ayarında olacaktır. İşte dünyası için davasını satan, riyakârlık ve sahtekârlığı her tavrında sırıtan bir yalakanın konuştukları:
“Bir grup toplantısı için girdik içeri, rahmetli Erbakan Hocam konuyu açtı. “Arkadaşlar, hükümeti yıktırmamak için bu sekiz yıllık kesintisiz eğitimi meclise indiriyoruz!” dedi. “Sizden ricam DYP’li birer milletvekili ikna edin, bunu mecliste reddettirin!” dedi. “Yani topu avuta atın” dedi. Oradan baktım bir ses, bizim Tayyip Erdoğan kardeşimizin sesi, görmemiştim onu, ilk defa gruba katılıyor. Söz aldı dedi ki:“Muhterem Hocam, demek doğruymuş duyduğum. Ben Büyükşehir Belediye Başkanlığında yoğun işlerimi bırakarak grubunuza ilk defa katılıyorum. Eğer bu sekiz yıllık İmam Hatip ve Kur’an Kurslarını kapatan kararnameye imza attığınız zaman tabanda bitersiniz Hocam. Ben futbolcuyum, bu avuta gitmez, doksandan girer” dedi. Hocam Ona; “ "Kabadayılığa gerek yok!" dedi. Baktım bu sefer Halil İbrahim Çelik, “Tayyip Erdoğan haklıdır!” dedi. Sonra baktım Hoca zor durumda. Hocamı kurtarmam lazım. Söz aldım, dedim ki “Tayyip bey kardeşim haklıdır muhterem Hocam. Biz af kanununda, 1973 af kanununda yazarlara fikir düşünceleri affettiğimiz halde komünistleri affettik diye yirmi beş sene bunu kimseye anlatamadım. Kur’an Kursu ve İmam Hatibi kapatan kararnamedeki imzanızı ben seksen yaşındaki anama anlatamadım” dedim. Erbakan Hoca dedi ki: “Şevki Yılmaz kardeşimi tanıyorum. Edebinden hayâsından kalbindekini bize söyleyemiyor. Bize hükümeti bırak git diyor”. Bir daha söz aldık. Dedik “Evet, hükümet olmaya mecbur değiliz. Ana karnını zorlamayın, doğum zamanında olsun... Sizi dünyada tanıtan, sevdirenlerden biri, kardeşiniz olarak söylüyorum. Bu kararnameye imzayı attığınız an ben Refah Partisinden istifa ederim. Çünkü Rizelilere ihanet edemem, onlar beni seçerken İmam Hatip, Kur’an Kursu kapatacam diye söz vermedim. Ahiretin büyük mahkemesinde de beni kurtaramazsınız.” Hocam demek böyle cevap bekliyordu. Meşhur şeyi buradan (Aziz Hocamızın mübarek alınlarını işaret ederek) ter boşaldı. “Hıııımmm” dedi. “Şimdi anlaşıldı arkadaşlar biz bu kararnamelere imza atmıyoruz!” dedi”.[size=16][1][/size]
Bu zavallı zırvacı, hem eksik anlatarak, hem kendi uydurmalarını katarak, güyaErbakan Hoca’yı uyarıp yanlıştan kurtaran adam rolü oynamakta, hem de Haçlı Avrupa Birlikçisi, BOP hizmetçisi, faiz, fuhuş ve kumar sisteminin takipçisi, gavurlarla bir olup Libya ve Suriye’nin tahripçisi ve 700 bin mazlum Müslümanın katlinin suç iştirakçisi şahıslara yaranmak ve onları kahramanlaştırmak çabasıyla çırpınmaktadır.
Süfyanilerin desteklediği çetelerin ve terörist birliklerin, “insanları acımasızca katledecekleri, öldürülen kimselerin karınlarını deşeceklerini” şeklindeki rivayetler; hem“Barış Süreci” safsatasıyla azdırılan PKK’nin, hem de ABD’nin ve işbirlikçi yönetimlerin kışkırttığı, Suriye Muhalefeti içindeki sapık Vehhabi-Selefi itikatlı El-Kaide ve IŞİD militanlarının vahşet ve rezaletlerini hatırlatmaktadır.
  Süfyani’nin ortaya çıkışı birçok rivayette anlatılmış ve Melheme-i Kübra’nın (Tarihi büyük hesaplaşmanın) zuhur alametlerinden olduğu vurgulanmıştır. Süfyani, kuru kahramanlık adına savaş çığırtkanlığı yapacak ve çok sayıda masum insanın kanının akıtılmasına sebep olacaktır. Irak'ta, Libya’da ve Suriye’deki karışıklık ve katliamlarda barbar Batılı güçlere bahane hazırlayacağı anlaşılmaktadır. Ayrıca Süfyani’nin, Recep ayında ortaya çıkacağının, Irak ve Suriye’deki kanlı çatışmaları kışkırtacağının bildirilmesi de önemli bir ayrıntıdır.
Bediüzzaman İstismarı ve gerçeklerin saptırılması!
Mü'minlerin birlik ve dirliğini, ümmetin vahdet ve şevketini temin edecek:
• İslam Birleşmiş Milletler Teşkilatı,
• İslam Ortak Pazarı,
• İslam Dinarı,
• İslam Savunma Paktı,
• Ve, ortak İslam bilimsel araştırma ve yardımlaşma programı gibi oluşumların mutlaka gerekliliğini, bunların ayrıntılı plan ve projelerini dahi bilmeyen kişi ve kesimlerin “İttihadı İslam” hevesleri ve “Türk İslam Birliği” hedefleri, sadece hamasi ve hayali bir slogandır ve istismar amaçlıdır. Küfrün ve zulmün, bütün dehşet ve vahşetiyle hâkimiyetine ve İslam âleminin perişaniyetine rağmen, Bediüzzaman Hz.lerini hala “Beklenen Büyük Mehdi” sanma saflığı ve saplantısı da, sadece kuru zan ve kuruntulardır. Hâlbuki zan ve kanaat başkadır, hakikat ve vukuat (oluşan mevcut durum) başkadır.“Onların (bu konuda doğru ve geçerli) hiçbir bilgileri yoktur. Onlar sadece zan ve tahminle yalan-yanlış konuşup duruyorlar” (Zuhruf: 20) ayetinin uyarılarına kulak asmalıdır.
Bediüzzaman'ın eserlerinde yüzlerce sayfa içinde anlattığı bilgiler ve gerçekler, Kendisinin Hz. Mehdi olmadığını delilleriyle birlikte ortaya koymaktadır. Buna rağmen bazıları “Bediüzzaman’ın beklenen Mehdiyet vazifesini yapıp tamamladığını ve dünyanın huzur ve refaha ulaştığını”söyleyecek kadar olayı çarpıtmaktadır. Oysa:
1. Bediüzzaman “Hz. Mehdi'nin seyyidlerden çıkacağını; kendisinin ise seyyid değil Kürt olduklarını” (Emirdağ Lâhikası, s. 266)(Tenvir, Şualar, s. 365) (Münazarat, s.84; Tarihçe-i Hayat, s.228; Bediüzzaman ve Talebelerinin Mahkeme Müdafaları, s.18);
2. “Kendisinin Hz. Mehdi'nin bir öncü komutanı ve pişdarı (hazırlık yapıcısı) konumunda bulunduklarını” (Barla Lâhikası, s. 162);
3. “Eserleri ve hizmetleri ile Hz. Mehdi'ye zemin hazırladığını” (Sikke-i Tasdik-ı Gaybî, s. 189);
4. “Hz. Mehdi'nin kendi yaşadığı dönemden bir asır sonra çıkacağını” (Kastamonu Lâhikası, s.57)
5. “Hz. Mehdi geldiğinde kendisinin vefat etmiş olacağını” (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, sf. 172)
6. “Kendisinin ve Risale-i Nur’un Mehdi sanılmasının bir hata ve karıştırmaya (iltibas) sayıldığını” (Emirdağ Lahikası, s. 266) açıklayarak Mehdi olmadığını anlatmıştır.
7. “Hz. Mehdi'nin siyaset, saltanat ve diyanet aleminde üç büyük vazifeyi bir arada yerine getirip” Adil bir Düzeni uygulayacağını (Şualar, s. 456), (Şualar, s. 590), (Emirdağ Lahikası, s. 259-260) belirtmiştir; ancak kendisi bu üç görevi bir arada yapamamıştır ve hele Hz. Mehdiye ait olan SİYASET (parti ile hizmet ve hükümet) işlerinden mümkün mertebe uzak kalmış, ama siyasete bulaştığı dönemlerde ise; Sultan Abdülhamit Han’a istibdatla suçlayıp sataşmak, mason ve dönme hainlerin güdümündeki İttihat ve Terakki Partisine arka çıkmak, “namaz kılmayan merduttur!” diye birilerini şiddetle kınarken, hayatı boyunca bir Cuma namazına gittiği bile tespit edilememiş olan diğer birilerini “İslam kahramanı” diye haddinden fazla yüceltip alkışlamak gibi hata ve tezatlardan da kurtulamamıştır..
8. Üstat “Hz. Mehdi'nin “materyalizm, ateizm ve Darwinizm, Kominizm, Kapitalizm gibi temeli Allah’ı inkar etme üzerine kurulmuş olan dinsiz akımları “tam anlamıyla” etkisiz hale getirerek insanların imanını kurtaracağını” (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s. 9), (Emirdağ Lahikası, s. 259) söylemiştir; ancak bu dinsiz akımların ortadan kalkması Bediüzzaman hayattayken “tam anlamıyla” başarılamamıştır.
9. “Hz. Mehdi'nin, “Peygamberimiz (sav)’in halifesi ve tüm Müslümanların fikri ve fiili lideri” ünvanını taşıyarak İslam ahlakının esaslarını yeniden canlandıracağını” (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s. 9)açıklamıştır; ancak kendisi tüm inananların halifesi (dini ve dünyevi lideri) vasfını taşımamıştır.
10. “Hz. Mehdi'nin tüm dünyaya barış, adalet ve hakkaniyet sağlayacağını ve İslam alemi üzerindeki zulmü kaldıracağını” (Emirdağ Lahikası, s. 259), (Mektubat, s. 411-412),(Mektubat, s. 440), (Şualar, s. 456) bildirmiş; ancak bu durum Bediüzzaman hayattayken oluşmamıştır.
11. “Hz. Mehdi'nin ‘Müceddid-i Ekber’ yani ‘en büyük müceddid’ vasfını taşıyacağını”(Tılsımlar Mecmuası, s. 168) bildirmiştir; ancak Bediüzzaman bu ünvana sahip olmamış, Kur’an ve Sünnet kaynaklı ve asrımızın ihtiyaçlarını karşılayıcı, ilmi ve İslami bir düzen taslağı ortaya koymamıştır.
12. “Hz. Mehdi'nin tüm mezhepleri kaldıracağını ve “en büyük müçtehid” (ihtiyaç oluştuğunda ayetlerden hüküm çıkaran büyük İslam alimi ve önderi) olarak içtihad yapacağını(Tılsımlar Mecmuası, s. 168), (Mektubat, s. 411-412) belirtmiştirancak Bediüzzaman mezhepleri kaldırmamış, amelde Şafi mezhebine bağlı kalmıştır. (Emirdağ Lahikası, s. 38), (Büyük Tarihçe-i Hayat, s.202), (Büyük Tarihçe-i Hayat, s. 206) (Emirdağ Lahikası, s.573)
13. “Hz. Mehdi'nin İslam Birliği’ni sağlayacağını” (Emirdağ Lahikası, s. 260) yazmıştır; ancak Bediüzzaman yaşadığı dönemde tüm dünya Müslümanlarını ortak bir çatı altında toplayarak İslam Birliği’ni kuramamıştır.
14. “Hz. Mehdi'nin, tüm İslam alimlerinin, Peygamberimiz (sav)'in soyundan gelen seyyidlerin ve tüm Müslümanların desteğini alacağını” (Emirdağ Lahikası, s. 260)açıklamıştır; ancak Bediüzzaman yaşadığı dönemde böyle geniş bir kesimin desteğini bulamamıştır.
15. “Hz. Mehdi'nin “üç büyük vazifesini” yerine getirirken çok büyük bir maddi güç ve hakimiyet sahibi olacağını” (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, sf. 9) (ve orduyu arkasına alacağını)defalarca vurgulamış; ancak Bediüzzaman böyle büyük bir maddi kuvvet ve hakimiyete kavuşamamıştır.
16. “Hz. Mehdi'nin Hıristiyanların samimi ve ruhani tabakasıyla irtibat ve ittifak yapacağını” (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s. 9) bildirmiştir; ancak Bediüzzaman’a böyle bir girişim nasip olmamıştır.
17. “Hz. Mehdi'nin Hz. İsa’yla birlikte namaz kılacaklarını” (Şualar, s. 493) belirtmiştir; ancak Bediüzzaman yaşadığı süre içerisinde Hz. İsa'yla birlikte olmamış ve beraber namaz kılmamıştır.
18. “Hz. Mehdi'nin Kur’an ahkamını ve İslam ahlakını tüm dünyaya yerleştireceğini ve bütün insanları doğru yola sevk edeceğini” (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s. 9) (Mektubat, s. 473)söylemiştir; ancak Kur’an ahkamının ve İslam ahlakının dünya hakimiyetine Bediüzzaman hayattayken ulaşılamamıştır.
19. “Hz. Mehdi'nin, Hz. İsa ile birlikte Süfyaniyet ve Deccaliyet’in fikir sistemini ve zulüm düzenini etkisiz hale getireceklerini” açıklamıştır; ancak Bediüzzaman Hz. İsa ile biraraya gelip buluşmamış, Siyonist ve emperyalist zalimlerin batıl düşünceleri ve barbar düzenleri yıkılıp ortadan kaldırılamamıştır.
Bediüzzaman’ın sözleri açıktır; tüm bunların “batıni tefsir” adı altında farklı şekillerde yorumlanması gerektiği mantığı, Bediüzzaman’ın beyanlarına aykırıdır.
Bir kimsenin Hz. Mehdi olabileceğinden bahsedebilmek için Bediüzzaman'ın yukarıda sayılan sözlerindeki tüm özelliklerin “tek bir şahıs” üzerinde görülmesi lazımdır. Evet Bediüzzaman hayatını İman esaslarının ve İslam ahlakının tebliğine adamış, bu doğrultuda çok büyük ve şerefli bir mücadele başlatmış ve bu uğurda nice saldırı ve sıkıntılara katlanmış büyük bir zattır. Ancak Hz. Mehdi'nin haber verilen özelliklerine sahip olmamış, dünya çapındaki büyük İnkilap ve iktidara ulaşamamıştır. Maalesef bu gerçek, zaman zaman çeşitli şekillerde tevil edilmeye çalışılmakta; Bediüzzaman'ın sözlerine gerçek anlamlarının dışında birtakım yorumlar eklenerek farklı düşünceler gündeme taşınmaktadır. Hatta bu yanlış bakış açısı o dereceye varmaktadır ki, Bediüzzaman'a büyük bir sevgi ve saygı duyan kimseler dahi, Onun söylediklerinin anlaşılabilmesi için “risalelerdeki ifadelerin yeterli olmayacağını”ortaya atmaktadır. Onun sözlerini, yalnızca özel sırlara vakıf, özel tefsir gücü olan, özel yeteneklere ve hislere sahip bazı özel kişilerin “batıni tefsir” yaparak anlayabileceği savunulmaktadır. Oysa bu gibi iddialar, böylesine değerli bir müceddidin kaleme aldığı risalelerin tümünü şüpheli hale getirecek son derece tehlikeli safsatalardır.
“Bediüzzaman Hz.leri böyle bir tefsir anlayışına gidilecek olunursa, bunun nasıl suiistimale açık hale geleceğini ve bu yolla risalelerde anlatılan hakikatlerin nasıl aslından uzaklaşıp değişeceğini” şöyle hatırlatmıştır:
“Nur’un metni, izaha ihtiyacı olsa, ya satırın üstünde, ya kenarda hâşiyecikler (açıklamalar) yazılsa daha münasiptir (uygundur). Çünkü metin içine girse, teksir edilen nüshalar ayrı ayrı olur, tashih (düzeltme) lazım gelir. Hem SU-İ İSTİ’MALE KAPI AÇILIR, MUARIZLAR (bu durumdan) istifade (ve istismar) ederler. Hem herkes senin gibi muhakkik (hakikati araştırıp inceleyip bulan) müdakkik (inceden inceye tetkik eden, en ufak gizli şeyleri bile görmeye çalışan) olmaz, YANLIŞ MANA VERİR, BİR KELİME İLAVE EDER, EHEMMİYETLİ BİR HAKİKATI KAYBETMEYE SEBEB OLUR. Ben tashihatımda (düzeltmelerimde) böyle zararlı ilaveleri çok gördüm...” (Emirdağ Lâhikası Elyazma, s. 661)
Yaşadığı yüzyılın müceddidi olan ve siyaset dairesinde çıkacak Zat’a hazırlık yaptığını defalarca vurgulayan böyle mübarek bir şahsın, tüm dünya Müslümanlarını yakından ilgilendiren Mehdiyet konusundaki önemli açıklamalarının da batıni tefsir adı altında yanlış yorumlanması son derece sakıncalıdır. Böyle bir bakış açısı, Risalelerin orijinal halinden uzaklaşmasına ve Müslümanların yanlış yollara kaydırılmasına neden olacaktır.
Erbakan Devrimi Devam Ediyor: Tarihi Devran Yakındır!
Erbakan herkesi, kendi ayarında ve diyarında idare ediyor, kabiliyet ve kapasitesine göre değerlendiriyordu
Bazı etkili kanaat önderleriyle ve bürokraside yetkili dost şahsiyetlerle irtibat ve istişareler konusunda, Hoca’nın kardeşi ve güvenilen kişi sıfatıyla önemli ve özel hizmetlerde kendisinden yararlanılan; ama parti teşkilatlarında ve yan kuruluşlarda resmi görev verilmeyip, hususi ve samimi dairede tutulan Muhterem Kemalettin Erbakan, “Kendisinin niçin vitrine çıkarılmadığı ve siyasi-resmi makamlardan uzak bırakıldığı?” sorusuna şöyle ilginç, hatta bazılarını itici ve incitici bir yanıt vermişti:
Efendim, bugüne kadar en merkezde olmanıza rağmen isminiz hiç ön plana çıkmadı. Sizi birçok Milli Görüşçü dahi simaen bile tanımaz bunun sebebi nedir?
“Çocukluğumuzda 1943 senesinde Fatih Camii’ne devama başladık. Fatih Camii’nde çok muhterem bir zat var idi, Gümülcineli Mustafa Efendi, çok güzel menkıbeler anlatırdı. O menkıbelerden bir tanesi sorunuza güzel bir cevap olacaktır sanırım.
“Bir gün Harun Reşid kardeşi (olarak bilinen, ama manevi nasihatçi olarak görevlendirildiği bilinmesin diye mecnun rolü üstlenen) Behlül Dana'ya, “sen de insanların içerisine gir ve bir takım vazifeler al”, diye telkinde bulunmuş (manevi) kardeşi ise sürekli oyalayıp duruyormuş. Ancak Harun Reşid fazla sıkıştırınca, kardeşi “peki o zaman, ben bir yerlere danışayım, sana öyle cevap vereyim” buyurmuş. Harun Reşid onu takip ettirmiş, “gidin bakın bakalım kime danışacak” diye meraklanıyormuş. Kısa bir süre sonra kardeşi Harun Reşid’in yanına gelmiş ve “ben danıştım, (resmi ve yetkili görev) kabul etmiyorum” deyince Harun Reşid, takip ettirdiği için, “sen sadece tuvalete gittin geldin, başka yere uğramadın ki, kime danıştın” diye sormuş… Manevi kardeşi (Behlül Dana): “tuvalete dökülenlere sordum ve şu cevabı aldım; insanların içine girmeden çok kıymetli, çok lezzetli şeylerdik, ama insanların içine girip çıktıktan sonra bu hale geldik!?” Bu nedenle vicdani ayarı ve ahlaki duyarlılıkları yozlaşmış insanların arasına karışır ve sorumluluk alırsam bozulmaktan korkuyorum. O batakta temiz kalma kabiliyetini de kendimde göremiyorum” yanıtını alan Harun Reşit, ona hak verip derin derin düşünmeye koyulmuş…”[2]
Ama Erbakan gibi seçkin şahsiyetler; nefsü emmaresinin ve bozuk sistemlerin batağına kapılmış kalabalıkları, bu girdaptan kurtarıp yeniden huzur ve selamete çıkarmak üzere o karanlık dehlizlere atılan, ama üzerine sıçratılan çamurlara rağmen özü tertemiz berrak ve yüzü ak-pak kalan hidayet rehberi kılınmış insanlardır. Peki, milyonları etkileyip hayra yönlendiren Erbakan kendi yakınlarına ve yıllarca yanında kalanlara niye tesir edememiştir? İşte yanıtı Hoca’nın mıknatıs örneğinde gizlidir:
Erbakan Hocamız, bir gazeteciyle sohbet etmektedir. Konu Milli Görüş’te yaşanan fesatlıklarla ilgilidir. Gazeteci, ayrılıkları savunur tarzda konuşunca şöyle bir diyalog gelişir:
Erbakan: Sen zeki çocuksun, seni severim biliyorsun.
Gazeteci: Sağ olun Hocam…
Erbakan: Ama bakıyorum da Siyonizm’in mıknatısı seni de kendine çekmeye başlamış.
Gazeteci: Hocam bir şey sorabilir miyim?
Erbakan: Tabii buyur?
Gazeteci: Bu Siyonizm’in mıknatısı nasıl bir mıknatıstır ki; taa Amerika’dan, İsrail’den bizi çekiyor da, sizin mıknatıs bu kadar yakından çekemiyor.
Erbakan: Çünkü bizim mıknatıs tahtaları çekmez!
Sn. Kemalettin Erbakan Beyefendi, bu röportajına yansıttığı duygu ve saptamalarıyla, Hoca’nın çevresini kuşatan yakın kadroların gerçek fıtratını ve fırsatçılığını, sevdiği ve önemsediği bazı kişileri niye bu tezgâhın dışında tutmaya çalıştığını da ortaya koymaktaydı. Hatta Rahmetli Hocamızın vefatı öncesi hastanede, yoğun bakımda can çekiştiği bir süreçte, sağlığında parti mensuplarını ve sadık dava hizmetkârlarını Erbakan’dan uzak tutmaya çalışan Oğuzhan Asiltürk ve Yasin Hatipoğlu gibi kurmayların(!), doktorların ve yakınlarının bütün uyarılarına rağmen, her gün üç-beş heyeti, güya teşkilat sorunlarını görüştürme bahanesiyle Hoca’nın yanına sokup saatlerce ve aşırı derecede nasıl yorduklarını, sanki bir an evvel ölümünü hızlandırmak istiyor gibi davrandıklarını, Hocamızın da baş-göz işaretiyle bu işkenceye nasıl katlandığını ve usandığını aktaran küçük kardeşi Kemalettin Bey “Bu azaptan ve hıyanet girdabından biran evvel kurtulması niyetiyle, ağabeyinin ölümünü temenni edecek kadar vicdanının daraldığını” itiraf etmekten sakınmamıştı.
Erbakan, “Gerçek”lerin dili ve selametin (kurtuluş reçetesinin) delili oluyordu!
Dönemin Sovyetler Birliği Ankara Büyükelçisi Albert Çernişev, Erbakan’dan “Adil Düzen’in” kendilerine anlatılmasını rica ediyor, Hocamız ise Rusya’dan gelen Profesör, diplomat ve üst düzey bürokratlardan oluşan bir heyete, üç ayrı bölüm halinde “Ekonomik, İlmi, Ahlaki ve Siyasi Adil Düzen Esaslarını” aktarıyordu. “İşte dünyayı, ancak bu sistem kurtarır!” diyerek, hayret ve memnuniyetini dile getiren Çernişev Erbakan’a dönüp: “Her sosyal ve ekonomik sistemin dayandığı bir kültür kökeni vardır. Bize anlattığınız ve hayran kaldığımız bu ADİL DÜZEN hangi temellerden kaynaklanıp besleniyor?” diye sorunca, Hocamız:
“Bak Sovyetler dağılıyor, komünizm iflas ediyor. Şimdi siz neyi aramaya koyulmuşsunuz?” deyince Çernişev: “Biz hakikati, doğru olanı arıyoruz!” yanıtını veriyordu. Bunun üzerine Hocamız:
“Yüce Allah, bu muhteşem kâinatla beraber, mükemmel kanun ve nizamlar da yaratmıştır. İşte bu ilahi doğal ve sosyal kuralların hepsi birden Hak’tır, gerçek ve gerekli olandır… Bizim Adil Düzen programlarımız da bu mutlak doğrulara ve doğal kurallara dayanmaktadır” açıklamasını yapıyor, Çernişev ve Rus bilim heyeti saygıyla karşılıyordu.
Milli Çözüm Dergisi’nin yazılarından ve Erbakan’la ilgili yayınlarından etkilenen Japonya’nın önemli bir düşünce kuruluşunun İstanbul temsilcisi Dergimizi arayıp görüşmek ve Japonya’da konferans verdirmek istediklerini aktarmışlardı. Daha sonra Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ı ve Erbakan’ın dünya siyasetine yön verici atılımlarını dikkatle izleyen ülkelerin başında gelen Japonya’nın günlük 10 Milyon tirajlı YOMİURİ SHIMBUN gazetesi 1997 yılından bu yana yayınladığı ‘’20. Yüzyıla Bakış’’ isimli yorum-Analiz dizisinde Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın görüşlerine, yorumlarına ve bilgilerine yer vermeyi kararlaştırmıştı.
Bizzat İstanbul Büro şefi Mr. Koji Sakurai tarafından yazılı olarak Erbakan Hocaya ulaştırılan röportaj teklifi Erbakan tarafından kabul edildiğinde YOMİURİ SHIMBUM gazetesi İstanbul büro şefi yapacağı söyleşiden dolayı oldukça mutluydu. Koji Sakurai İslâm âleminde ve tüm dünya devletlerinde ilgiyle izlenen bir bilim ve siyaset adamının fikirlerini, görüşlerini, yorum ve eleştirilerini Japon halkına ulaştırabilmenin heyecanıyla 05.09.2000 tarihinde geldi Altınoluk Beldesine, Erbakan Hocanın yazlığına. Günlük 10 Milyon tirajlı YUMİURİ SHIMBUM gazetesinin Röportaj teklifinde şu satırlar yer almaktaydı:
Ekselansları Necmettin Erbakan
YUMİURİ SIMBUM Gazetesi 1997 yılından beri “20. Yüzyıla Bakış” isimli bir yorum / analiz dizisi yayınlıyor. Bu çerçevede sizinle geçtiğimiz 100 yılı tahlil eden, devrimleri, savaşları, endüstriyi, bilimi, felsefeyi ve yaşam stilini içeren çok geniş ve kapsamlı bir görüşme yapılması istenmektedir. 20. yüzyılın tarihi olaylarını takip etmek ve gelecek nesillere aydınlatıcı mesajlar vermek için bir program hazırlıyoruz. Zatı âlinizin görüş ve yorumlarını önemsiyoruz ve öğrenmek istiyoruz” diyerek yaptıkları uzun röportajın bir özetini şöyle sunmuşlardı:
Erbakan’a göre: 20. Asrın Özet Yorumu
Önce bir defa yukarıda yapmış olduğumuz açıklamalar şu gerçekleri açıkça ortaya koymuştur. 20. asır yeryüzündeki insanların istedikleri manada barış, huzur, saadet ve sükûn asrı olmamıştır. Birçok huzursuzluklar, savaşlar olmuştur. İnsanlar istedikleri saadete kavuşamamışlardır. Yukarıda yapmış olduğumuz açıklamalar gösteriyor ki, insanlar saadet ve huzur aradıkları 20. asırda hüsrana uğratılmışlar, yanılmışlardır. İçinde bulunduğumuz asırda, yukarıda yapmış olduğumuz açıklamalar şu gerçekleri ortaya koyuyor: İnsanlar bu asırda tahakküm ve diktadan hayır gelmeyeceğini görmüşler, baskıdan hayır gelmeyeceğini öğrenmişlerdir. Bütün bunların sonucunda insan hakları, demokrasi ve hürriyete özlem duymuşlardır. İkinci olarak; insanlar bu asırda ümit olarak ortaya atılan ve fakat sadece gözyaşı, ıstırap ve kan getiren materyalizmin iflâsını görmüş ve yaşamışlardır. Bundan başka üçüncü olarak; 20. asır boyunca İslâm’ı düşman görüp ortadan kaldırmak isteyenler bunu başaramamış ve bunun mümkün olmadığını anlayarak bir arada yaşamayı öğrenmek mecburiyetinde kalmışlardır. Dördüncü olarak; sömürü yapmak mümkündür bunu görmüşler ancak bu insanlara saadet getirmemiş, milletlerde gerginliği arttırmıştır. Beşinci olarak; bu asırda insanlık çifte standarttan fayda gelmeyeceğini, saadet için adaletin gerektiğini ve aynı zamanda tekebbürden faydalar sağlanamayacağını, saadet için eşitlik olması lâzım geldiğini ve çatışma değil, tahakküm değil, diyalogun esas alınması gerektiğini acı tecrübelerle tekrar tekrar yaşayarak görmüşler ve anlamışlardır. Ve nihayet Altıncı olarak; 20. asırda insanlar çevreyi daha iyi tanımış ve bilgilenmişlerdir. Bu asra girerken çevreyi sınırsız, istediği gibi istismar edilebilir olarak düşünüyorlardı. Fakat bu asırda bir yanda endüstri, bir yanda hava kirliliği, diğer yandan ormanların tahribatı ve bunun sonucu doğal dengenin bozulması meydana geldi. Doğal dengenin bozulması karşısında insanların örgütlenerek ‘’Çevreyi düşmanlardan korumak lâzımdır’’ fikrinin oluşması ve gelecek nesillere korunmuş bir çevre bırakılması bilincinin yerleşmesi 20. asrın insanlara kazandırdığı en önemli şuurlanmadır, çevre aşkıdır.
İşte şimdi bu gerçekler açısından baktığımız zaman sonuç şudur ki, 20. asır tam bir deneme, ders alma asrı olmuştur. Bu asırda insanlık bütün gücünü, menfileri, olmaması lâzım gelenleri, yapılmaması icap edenleri gerçekleştirmek istemiş, elinden gelen her türlü gayreti göstermiş fakat bunların sonunda hüsrana uğramış ve menfilerle bir saadete ulaşılamayacağını açık bir şekilde göstermiştir. Şimdi artık bu denemelerden sonra 21. asra girdiğimizde hiç kimsenin ders almamış durumda olmaması gerekir. Yani bir insan halâ baskı ve Faşizmden sonuç alınır, hayır gelir zannederse çok yanılır ve 20. asırdan ders almamış olur. 20. asır baskı ve faşizmin değil, Demokrasi ve Hürriyetin ancak insanlara saadet getireceğini göstermiştir, Aynı şekilde İslâm’ı ortadan kaldırmak zihniyetinin de insanlara saadet getirmeyeceği, ne İslâm’ı, ne de başka bir topluluğu ortadan kaldırmak doğru bir yol değildir. Saadet bir arada yaşamak ve işbirliğindedir. İşte 20. asır baştan sona bu dersle doludur.
Sözün burasında bir defa daha tekrar ediyorum. 21. asra girdikten sonra hâlâ bu fikirlerin saplantısı içinde olanlar varsa, onlar 20. asırdan ders almalıdırlar ve bu sapık fikirlerden vazgeçmelidirler. Aynı şekilde 20. asır sömürüden saadet ve huzur gelmeyeceğini, ekonomide işbirliği ve adil şekilde münasebetlerin kurulmasından saadet geleceğini açık bir şekilde gösteren sayısız derslerle doludur. 20. asrın bu kadar açık derslerinden sonra 21. asra girildiğinde hâlâ çifte standarttan, tahakkümden ve tekebbürden sonuç alınacağını zannedenler varsa bunlar yanılmaktadırlar. Kendilerini bir an evvel düzeltmeleri lâzım gelir. 20. asır onun için gerekli dersleri fazlasıyla ihtiva etmiştir. Ve nihayet 20. asırdaki bunca acı denemelerden sonra hâlâ 21. asırda insanlar çevreyi sınırsız zannederlerse ve hoyrat bir şekilde bunu kullanmaya kalkarlarsa bunun sadece kendi nesillerine değil, gelecek nesillere de yapacağı en büyük haksızlık olduğunu idrak etmelidirler. Bunu idrak etmeyen insanlar mutlaka 20. asrı yakinen tanımalıdırlar.
Sonuç olarak 20. asır; insanların saadeti için D-8’lerin bayrağındaki 6 tane yıldızın gösterdiği yolda yürümek gerektiğinin baştan sona kadar delilleriyle ispat edildiği bir asır olmuştur. Bundan dolayıdır ki, 20. asrın 21. asra en önemli hediyesi D-8’ler hareketidir.
Erbakan Hoca Mısır’daki mazlum mü'minlerin mahkemelerini bile bizzat takip ediyor ve sahip çıkıyordu: “Bizim liderimiz bizi düşünmüş sizi göndermiş, artık idam etseler de gam yemeyiz!” sevinci
“1995'te bir akşam hocamızın özel kalem müdürü telefonla aradı. Hoca sizi bekliyor dedi. Ben de Meclis’ten Genel Merkez’e geldim. Hoca bize özetle “Müslüman Kardeşler teşkilatının üst düzey yöneticilerinin üç yıl Önce Amel (işçi) Partisi’nden seçimlere katılmak istemeleri üzerine tutuklanarak idam talebiyle yargılandıklarını ve bizim de onları mahkemede savunmamamızı” istedi. (Tabi bu arada, Mısır mahkemesinde nasıl savunma yapılması gerektiğinin de öğretmişti) Ertesi günü havaalanında tarifeli uçak beklerken Hocamın Özel Kalem Müdürü bize bu iş için özel bir uçak kiraladığını ve uçağa binmemizi istedi. 6 kişilik bir jet uçağı idi, uçağa bindik bir pilot üç milletvekili Kahire’ye geldik. Çıkışta bizi karşılamak üzere Hasan el Benna’nın oğlu Avukat Seyfülislam el Benna ve El Ezher Üniversitesi’nde okuyan üç Türk öğrenci bekliyordu. Ertesi gün sabah bizi otelden aldılar, duruşmanın yapılacağı Askeri mahkemeye götürdüler. Orada duruşma başlamadan önce tutukluları getirdiler büyük arabaların içinde aslan kafeslerine benzer kafeslerde idiler. Raylı bir bölmenin dışı yine parmaklıklı idi. Tutukluların kafesleri bu raylar üzerinden mahkeme salonuna getirildi. Ben yanlarına gittim aramızda bir metre mesafeden fazla boşluk vardı. Onlara “bizi Türkiye’den Necmettin Erbakan gönderdi, sizi mahkemede savunacağız bizler onun milletvekilleriyiz” dedim. Bu sözlerimi Türk öğrencilerden biri Arapçaya tercüme etti. Birden büyük bir ağlama sesi duyuldu. Hepsi ağlıyordu. Bir şeyler söylüyorlardı. ”Niçin ağlıyorlar ne söylüyorlar?” diye sordum bana dedi ki: “Bunlar sevinçten ağlıyorlar. Diyorlar ki bundan sonra bize idam etseler gam yemeyiz. Bizim liderimiz İslam Davasının rehberi Aziz Erbakan Hocamız bizi düşünmüş bize sizleri göndermiş. Bugün bizim bayram günümüzdür karar ne olursa olsun artık umurumuzda değil” dedi. Onların ağlaması beni de hislendirdi ve onlarla birlikte ağlamaya başladım. Sonra mahkeme heyeti geldi. Bizler dilekçemizi verdik Türkiye’den geldiğimizi baroya kayıtlı avukatlar olduğumuzu sanıkların vekâletlerini bilahare alacağımızı mahkemede savunma avukatları olarak kabulümüzü istedik. Mahkeme heyeti Mısır hukuk fakültelerinden birinden mezun olmadığımızı ve Mısır’da baroya kayıtlı olmadığımızı ayrıca Mısır vatandaşı olmamamızdan dolayı talebimizi red etti. Bu kez ben o günlerde almış olduğum Uluslararası Af Örgütü’nün üye kartını mahkemeye sundum. Duruşmaya gözlemci sıfatıyla kabulümüzü istedim. Tercümanlar tercüme ettiler. Mahkeme üye kartıma baktı sonunda gözlemci olarak bizi mahkemeye kabul ettiler ve duruşma başladı. Sonunda duruşma bitti ve mahkeme heyeti odalarına çekilirken ben yerimden fırladım son üye içeriye girerken yetiştim. Kapıyı kapatırken ayağımı kapının arasına koydum bana “memnu memnu” dedi. Ben de yanıma gelen Türk öğrenciye “Bu hâkime söyle bu yargılama dünyanın hiçbir yerinde olmamaktadır. Siz sivil şahısları sivil suçları askeri mahkemede yargılıyorsunuz ortaya konulan deliler de geçersizdir. Bir binaya giren herkesi idamla yargılıyorsunuz. Ancak binanın önüne bir levha dikmemişsiniz bu kapıdan giren idam edilir diye” söylediklerimi çevirmesini söyledim. Bu arada gürültüye diğer hâkimler de geldiler. Ben de bunları dedikten sonra “eğer bu hususta görüşmezsek önümüzdeki duruşmaya en az on avukatla ve insan haklan örgütleriyle, af örgütüyle katılacağımızı bu konuda Mısır’ın adalet sistemini, adil yargılama haklarını ihlal ettiğini tüm dünyaya duyuracağız” dedim. Sözlerim tercüme edilince mahkeme heyeti başkanı bize “şimdi gidin yarın buraya gelin görüşelim” dedi. Biz de mahkeme binasından ayrıldık. İkinci gün tekrar mahkeme binasına geldik. Mahkeme başkanının odasında oturduk hâkimler gelmişti. Bu konuda daha önce bu şahısların sivil mahkemede yargılanıp beraat ettiklerini bildiğimizi kendilerine anlattık. Onlara yeni teklifimizin bu tutukluların yattıkları süre de göz önünde tutularak kendilerine üç yılı geçmemek üzere ceza verilsin ve tamamı tahliye edilsin teklifine onlar da olumlu baktılar. Bir sonraki duruşmada bu kararı vereceklerini ifade ettiler. Biz de Ankara’ya döndük. Durumu hocamıza anlattık memnun oldu mahkemeyi takip etmemizi istedi. Bir sonraki duruşmada her birine dediğimiz gibi tutukluluk süreleri kadar ceza vererek salıverildiklerini öğrendik.”[3]
Muazzam inkılâbın doğum sancıları
“Hak gelince Batıl zail olur” gerçeğinin zihinlere, gönüllere daha kolay nakşedilmesi… Yeni Bir Dünya Düzeninin gerçek tarihinin nasıl şekillendiğinin bilinmesi için bunlar aktarılmıştır.
Muhyiddini Arabî’den Konya’ya gelen zafer muştuları!
Çünkü tarihin en kırılgan ve önemli dönüm noktasında, dünyanın en stratejik coğrafyasında, ‘yalana teslim’ olmuş insanlığın geleceği, dünya ve ahiret saadeti; Hoca gibi ender ve önder Liderlerin yaptıklarını ve amaçlarını kavramaya bağlıdır. İsterseniz sözü asırlar öncesine ve hikmet kutbu şahsiyetlere bırakalım: Erbakan Hoca’nın gerçekte neyi temsil ettiğine Selçuklu payitahtı Konya’da zikrettiği şu mealdeki sözleri, “Erbakan kimdir, Milli Görüş nedir” sorusunun en anlamlı ve kapsamlı yanıtı sayılmalıdır:
“Milli Görüş, bütün insanlığın kurtuluş hareketidir. Bundan asırlar önce Muhyiddin İbni Arabi Hazretleri de, insanlığın karanlığa mahkûm olduğu bir zamanda İkinci Kurtuluş Hareketi’nin Konya’dan başlayacağını müjdelemiştir!” (Birinci Kurtuluş, Kâinatın Efendisi (S.A.V.) ile başlayan ve 11 asır devam eden İslam’ın Aydınlığı Dönemidir) EN DOĞRUSUNU ALLAH BİLİR...
 


[1] Kaynak: https://www.youtube.com/watch?v=i-qtEQbQ_DU Konu: A Politik Şevki Yılmaz Söyleşisi Kanal A 24.02.2016 tarihli yayın. 1 saat 48 dakikalık konuşmanın 26:11 ile 32:08 dakikaları arasındaki beyanları.
[2] Bak: takvimhaber.com, Erkan İlyas Helvacı
[3] Fethullah Erbaş, 4 Mart 2013, Milli Gazete

_________________
Mevla Görelim Neyler
Neylerse Güzel Eyler
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
İSLAM “SÜFYAN”I, DİNDAR KAHRAMAN ROLÜYLE TAHRİBAT YAPACAKTIR! Yardımcıları ise Yalancı ve Yalaka Dalkavuklardan Oluşacaktır!
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» Taşların Sınıflandırılması
» Kelebekler....
» Vücudumuzda Hiç Ağrı Hissetmeseydik
» OLAY ÇEVRESİNDE OLUŞAN EDEBİ METİNLER
» gözyaşları

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
KUTLU FORUM :: İslami ilimler ve dini kültür :: DİNİ KONULAR -İLAHİYAT-
Buraya geçin: