KUTLU FORUM

Bilgi ve Paylaşım Platformuna Hoş Geldiniz
 
AnasayfaKayıt OlGiriş yap
Paylaş | 
 

 KADERLE İLGİLİ AKLA TAKILAN SORULAR VE CEVAPLAR

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
@bdulKadir
Adminstratör


Mesaj Sayısı: 6237
Rep Gücü: 10014019
Rep Puanı: 97
Kayıt tarihi: 17/03/09
Yaş: 51
Nerden: İzmir

MesajKonu: KADERLE İLGİLİ AKLA TAKILAN SORULAR VE CEVAPLAR   Çarş. Ekim 21, 2009 4:48 pm

İrade-i Külliye ve İrade-i Cüz'iyye Ne Demektir?

İrade-i Külliye, avam halk arasında, Cenâb-ı Hakk'ın iradesine verilen bir isimdir. Fakat, sahabe, tabiîn ve tebe-i tabiîn döneminde bu ıstılah söz konusu değildir. Yani, onlar Cenâb-ı Hakk'ın iradesine Külli İrade; beşerin iradesine Cüz'î İrade dememişlerdir. Ne var ki, halkın meseleyi anlayabilmesi için böyle bir ıstılah vaz'etmede çok fazla zarar olmasa gerek. Tabiî, benim bu sözüm de yine tenkide açıktır.
Esasen böyle bir ıstılah, vak'aların neticelerinden çıkarılmış tabiî bir değerlendirme ifadesidir. Dolayısıyla da bu değerlendirmenin haklı bir dayanak noktası var sayılabilir.
Aslında, Cenâb-ı Hakk'ın iradesine Külli İrade denmekle, şu mânâlar kasdolunmuştur: Bütün irade Allah'a aittir. İrade, O'nun iradesine verilen bir isimdir. O murad buyurduğu zaman, başkasının iradesine bakmaksızın, murad buyurduğu şeyi yaratır. Burada, daha önce dikkatinizi çektiğimiz bir hususu yeniden hatırlatmak istiyoruz. Bazıları yanlış olarak, "O dilediğini yaratır, dilemediğini yaratmaz" der. Bu söz yanlıştır. Doğrusu şu şekilde olmalıdır: "Allah'ın (cc) olmasını murad ettiği şey olur. Olmamasını murad ettiği şey de olmaz."
Kâinatta cebir hâkimdir. Allah (cc), kâinatı yaratırken hiç kimseye sormamış ve hiçbir iradeyi esas almamıştır. O, فَعَّالٌ لِمَا يُرِيدُ "Dilediğini yaratır." (Bürûç, 85/16) Fakat, insanlara da bir irade vermiştir. Bu irade, insan için bir terakkî veya tedennî vasıtasıdır. İradenin verilişi Cenâb-ı Hakk'ın, Rahmân ve Rahîm isimleriyle alâkalıdır. Yani, doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk'ın bu isimlerin tecellisiyle insana bir lütfudur. Yoksa, İsm-i Azam ve "Allah" lafzı hesabıyla eşyaya bakacak olursak tüm kâinat ciddi bir cebir içinde çalkalanıp, durmaktadır. Evet, "Mülk sahibi mülkünde istediği gibi tasarruf eder", kaidesi bütün varlıklar için geçerlidir. Sadece insandır ki, ona mahiyeti meçhul bir irade verilmiştir. O, bu iradesini hayra sarfettiği zaman, Allah (cc) hayrı yaratacak, şerre sarfettiği zaman da, eğer murad buyurursa, şerri yaratacaktır. Burada bizi böyle bir hüküm verme cüretine sevkeden de yine Cenâb-ı Hakk'ın Rahmâniyyet ve Rahîmiyyetine olan itimadımızdır.
Yani, biz hayrı istediğimiz zaman kat'iyen inanıyoruz ki, Cenâb-ı Hak o hayrı yaratacaktır. Fakat, bazen insanın istediği şerri Allah (cc) lütfu olarak yaratmaz. Mesela, birisi insanın kafasına girer, onu yoldan çıkarmak ister, o da ona meyleder. Fakat Cenâb-ı Hak o insanın ya mazide işlediği güzel bir ameli sebebiyle ya da istikbalde yapacağı iyi amelleri vesilesiyle onun dalâletini murad etmez ve onun için o kötülüğü yaratmaz. Hatta bir engel çıkarır ve onu öyle bir kötülükten alıkor, kötü yere gitmesine meydan vermez. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın atâsıdır. Ancak, Cennet dahi bir bakıma insanın iradesini kullanmasına bağlı olduğundan, Cenâb-ı Hak hayır adına istenen şeyleri yaratır. Elverir ki insan bütün hayırları silip süpüren büyük bir günahla Cenâb-ı Hak'tan gelecek atâ ve ihsana liyakatını ortadan kaldırmış olmasın.


******************

İnsanın Ne Zaman ve Nasıl Öleceği Önceden Belirlendiğine Göre, Onu Öldürenin Suçu Nedir?

Her şey gibi ölümün de zaman ve keyfiyeti, önceden tespit edilmiştir. Yani kâinat için vârit ve vâki olan her şey, insan, insanın hayatı ve ölümü için de vârit ve vâkidir. Belli yollarla varlığa erme, yine belli esaslar içinde varlığı sürdürme ve belli zaman sonra da sahneden çekilme, her varlık için kaçınılmaz bir hakikattir. Her şey, çok geniş ve umumî bir kader dairesi içinde ve kendisi için belirlenmiş bir çizgide doğar, gelişir; sonra da söner gider. Bu, ezelî, değişmez bir yol ve ebetlere kadar da devam edecek bir çark ve nizamdır.
Zerrelerden sistemlere kadar, hayret verici bir düzen ve baş döndürücü bir ahenkle işleyen şu koca kâinatın bağrında ortaya çıkarılıp geliştirilen pozitif ilimler, o ilimlere ait sabit prensipler ve âlemşümûl kaidelerle, her şey için böyle bir ilk belirleme, bir tayin ve takdir açıkça müşâhede edilmektedir. Böyle bir ilk plânlama olmadan, ne kâinattaki nizam ve ahengi izâh etmek, ne de onunla alâkalı, müspet ilimlerden herhangi birini geliştirmek mümkün değildir. Kâinatın alabildiğine hendesî, alabildiğine riyâzî; yani, tespit ve takdirlere göre hareket etmesi sayesindedir ki; fizik lâboratuvarında belli prensiplere göre araştırma yapmak, anatomiyi belli kaideler içinde mütalâa etmek ve anlatmak ve yine sabit bir kısım kaidelerle, fezanın derinliklerine açılmak kabil olmuştur.
Ahenksiz bir kâinatta, plânsız programsız bir dünyada ve nizamsız işleyen bir tabiat mecmuasında, pozitif ilimlerden hiçbirini düşünmeye imkân yoktur. Aslında ilimler mevcut olan bir kısım kaide ve prensiplere adese olmuş, onları göstermiş ve onlara belli ad ve unvanlar kazandırmışlardır.
Bu ifade ile, ilimleri ve keşifleri küçümsemek istemiyoruz; sadece onların yer ve ağırlıklarına dikkati çekerek, çok daha mühim hususların nazara alınması lâzım geldiğini belirtiyoruz ki; o da, ilimlerden ve keşiflerden evvel kâinatın sinesinde bir kalb gibi atan nizam ve âhenktir. Bu nizam ve ahengi, bir ilk belirleme ve kaderî bir programla bütün cihanlara esas yapan kudret ne mübecceldir!
Bugün, bütün varlıklar için hükümfermâ görünen bu kanunları, insan topluluklarına tatbik etmek isteyen içtimaiyatçılar bile var. Böyle koyu bir kadercilik, daha doğrusu aşırı cebriyecilik her zaman tenkit edilecek bir mevzu olsa bile, âlemşümûl bir ahenk ve bu ahengin dayandığı ezelî programı itiraf bakımından, oldukça mânidardır.
Aslında inanç ve itikada müteallik her hakikat, kendi kendine var ve haricî destek ve itiraflara dayanma ihtiyacından da çok muallâ ve müberrâdır. Ne var ki, bakışları bu türlü haricîliklerle bulanmış, kalbi bunlara ait beyanlarla yerinden oynamış talihsiz neslimize "Yerine dön!" çağrısında bulunurken, onu baştan çıkaranların tenakuzlarına, işaret yoluyla dahi olsa-temas etmekte fayda olacağı, kanaatindeyiz. Ve, işte bunun için sözü uzattık ve sadet haricî beyanlarda bulunduk. Yoksa, bütün kâinatın fevkalâde bir tenâsüp ve uyumluluk içinde işlemesi, atomlardan, galaksilere kadar her şeyin göz doldurucu bir nizam ve intizamla hareketi, bütün eşyayı kıskıvrak bağlayan bir tayin ve takdire, bir hâkimiyet ve cebre delâlet etmektedir. Kuruldu kurulalı bütün dünyalar, bu mutlak hâkimiyete boyun eğmiş, O'nun iradesine ram ve O'na inkıyat üzere, hâlden hâle dönerek, bugüne kadar devam edegelmiştir.
Ancak, insan ve benzeri, irade ve hürriyete sahip varlıklar için, ilk yaratılış tamamen cebrî ve sâir varlıklarla aynı çizgide olsa bile, daha sonra iradeliler, iradeleri altına giren hususlarda, emsallerinden bütün bütün ayrılırlar. Böyle bir farklılıktan ötürü de "önceden belirleme"nin mânâsı, insan ve benzerleri için değişik bir hüviyet alır. Ve, esasen sorulan soru da, insanın bu farklı yönünü sezememiş olmadan ve onu da tıpkı diğer eşya gibi mütalâa etmekten doğmaktadır. Bu itibarla, insan ve sâir varlıklar arasında mevcut böyle bir farkı kavramanın, kısmen dahi olsa, meseleyi halledeceği kanaatindeyiz. Gerisi, ilm-i ilâhînin bütün eşyayı çepeçevre ihâta etmesini kabullenmekten ibarettir.
Evet, insanın bir hürriyet ve iradesi, bir meyil ve seçme istîdadı vardır. Ve o hürriyet ve irade, meyil ve seçmeye göre; iyi ve kötü, sevap ve günah insana nispet edilir. İnsan irade ve isteğinin, meydana gelen neticeler karşısında, ağırlığı ne olursa olsun; o irade, Yüce Yaratıcı tarafından bir şart ve sebep olarak kabul edilmişse, onu hayırlara ve şerlere çevirmesine göre suçlu veya suçsuz olması; irade dediğimiz şeyin hayra veya şerre meyil göstermesine dayanmaktadır. Bu meylin neticesinde meydana gelen hâdise, insanoğlunun sırtına vurulmayacak kadar ağır da olsa, o bu temayülle ona çağrıda bulunduğu için, mes'ûliyet ve cürüm de ona aittir.. O mes'ûliyet ve cürümü önceden tâyin ve takdir eden, sonra da belirlediği zaman içinde onu yaratan Zât, mes'ûliyet ve cürümden muallâ ve müberrâdır.
Meselâ, O Yüce Zât, iklimlerin değişmesi gibi çok büyük bir hâdiseyi, bizim nefes alıp vermemize bağlamış olup da, dese ki; "Eğer dakikada, şu miktarın üstünde nefes alıp verirseniz, bulunduğunuz yerin coğrafî durumunu değiştiririm." Bizler, tenâsüb-ü illiyet prensibi açısından nefes alıp-verme ile, iklimlerin değişmesi arasında bir münasebet görmediğimiz için, yasak edilen şeyi işlesek; o da, vâdettiği gibi iklimleri değiştirse, takatimizin çok fevkinde dahi olsa bu işe, biz sebebiyet verdiğimiz için, suçlu da biz oluruz.
İşte bunun gibi, herkes elindeki cüz'î irade ve ihtiyarıyla, sebebiyet verdiği şeylerin neticelerinden ötürü, ya suçlu sayılır ve muaheze görür veya vefalı sayılır mükâfata mazhar olur.
Binâenaleyh, ölüme sebebiyet veren de suçlu olur; ulu dergahta affedilmediği takdirde de mutlaka muaheze görür.
Şimdi, biraz da meselenin ikinci şıkkı üzerinde duralım. Yani, Yaratıcı'nın, her şeyi çepeçevre içine alan ilmiyle, insan iradesinin tevfik edilme keyfiyetini...
Allah'ın ilmine göre, bütün varlık ve varlık ötesi her şey, sebep ve neticeleriyle iç içe ve yan yanadır. O noktada, önce-sonra; sebep-netice; illet-mâlul; evlat-baba, bahar-yaz bir vahidin iki yüzü hâline gelir. Ve yine o ilme göre sonra, önce gibi; netice, sebep gibi; mâlul de illet gibi; bilinir ve hükmedilir.
Kimin, hangi istikamette nasıl bir temayülü olacak ve kim adî bir şart ve sebepten İbaret olan iradesini, hangi yönde kullanacak, bütün bunlar, önceden bilindiği için; o sebeplere göre meydana gelecek neticeler takdir ve tespit etmek, insan iradesini bağlamamakta ve zorlamamaktadır. Aksine, onun meyilleri hesaba katılarak hakkında takdirler yapıldığı için, iradesi kabul edilmekte ve destek görmektedir. Nitekim, bir büyük zât, hizmetçilerine: "Sizler öksürüğünüzü tuttuğunuz zaman, şahane hediyeler elde edeceksiniz; sebepsiz öksürdüğünüz takdirde ise, hediyeleri kaybetmekle beraber, bir de itâb göreceksiniz." dese, onların iradesini kabul etmiş ve desteklemiş olur. Aynen öyle de, Yüce Yaratıcı kullarından birine: "Sen şu istikamette bir meyil gösterecek olursan, ben de, senin meyil gösterdiğin o şeyi yaratacağım. Ve, işte senin o temayülüne göre de, şimdiden onu belirlemiş bulunuyorum." ferman etse, O'nun iradesine ehemmiyet atfetmiş ve kıymet vermiş olur.
Binaenaleyh, "ilk belirleme"de iradeyi bağlama olmadığı gibi, insanı, rızâsı hilâfına herhangi bir işe zorlama da yoktur.
Ayrıca kader ve ilk belirleme Allah (cc)'ın ilmî programlarından ibarettir. Yâni, kimlerin hangi istikametlerde meyilleri olacak, onu bilmesi ve kendinin yapıp yaratacağı şeylerle, bir plân ve program hâline getirmesi demektir Bilmekse, hariçte olacak şeylerin, şöyle veya böyle olmasını gerektirmez. Hariçte olup biten şeylerin, şöyle veya böyle olmasını, insanın temayüllerine göre, Yaratıcının kudret ve iradesi icat eder. Bu itibarla varlığa erip meydana gelen şeyler, öyle bilindikleri için varolmuş değillerdir. Bilâkis, var oldukları şekillerle bilinmektedirler ki; ilk takdir ve tayin de, işte budur. Kelâmcılar bunu, "İlim, malûma tâbidir." sözüyle ifade ediyorlardı. Yani, nasıl olacak öyle biliniyor; yoksa öyle bilindiği için meydana gelmiyor. Nasıl ki, bizim, ilmî tasarı ve plânlarımız pratikte, tasavvur ettiğimiz şeylerin vücût bulmasını gerektirmez. Öyle de, Yüce Yaratıcı'nın tasarı ve plânları sayabileceğimiz ilk belirlemeler de, hariçte, herhangi bir şeyin varolmasını mecburî kılmaz.
Hâsılı; Allah, olmuş, olacak her şeyi ihâta eden geniş ilmiyle; sebepleri neticeler gibi; neticeleri de sebepler gibi bilmektedir. Kimlerin iyi işler yapmaya niyet edeceklerini ve kimlerin kötü şeylere teşebbüste bulunacaklarını ve bu teşebbüs ve niyetlere göre neler yaratacağını belirlemiş ve takdir etmiştir. Zamanı gelince de, mükellefin meyil ve niyetlerine göre, takdir buyurduğu şeyleri dilediği gibi yaratacaktır.
Onun için, bir insanın nasıl ve ne zaman Öleceğinin ve bir başkasının da bu fiile sebebiyet vereceğinin önceden tayin edilmiş olması, mes'uliyeti giderici değildir. Zira takdir onun hürriyet ve iradesi hesaba katılarak yapılmıştır Bu itibarla da, cürmü kendisine isnat edilecek ve ona göre de muahezeye tabî tutulacaktır.
Kaderle alâkalı, bu derin meselenin, bilhassa kendi kaynaklarında, tekrar tekrar mütalâa edilmesi şarttır. Bizim bildiğimiz şey, selefin sağlam prensipleri içinde meselenin avam anlayışına intikal ettirilmesinden ibarettir.
Cebriye: İnsanın iradesini inkâr eden sapık bir mezhep
Hendesî: Geometri ve muntazam şekillerle alâkalı
Mübeccel: Muhterem, yüceltilen, çok saygı gösterilen
Müberrâ: Fenalıktan uzak kalmış, temiz, noksansız, münezzeh
Tenâsüb-ü illiyet: Sebep sonuç uygunluğu



********************

Kaza ve kader değişir mi?

Kaza ve kader Allah dilerse değişir. Kader, Allah`ın takdiri, kaza ise bunun infazı demektir. Bazen ilahi ata kazayı bozabilir ve Allah hükmünü infaz etmez. Mesela Cenab-ı Hak bir kavme helak takdir buyurur ve bunu o kavmin miskinliğine, ataletine, uyuşukluğuna ve ubuduyeti terk etmesine bağlar.


Hz. Yunus`un kavminde olduğu gibi birden bire bu kavimde me`mulün (umulanın) üstünde bir hal zuhur eder ve o hal ilahi teveccühe vesile olur.

Hz. Yunus Ninova`ya peygamber olarak gönderilir. Kavmi ona isyan eder. Hz. Yunus da onların başlarına gelecek olan belanın reşehatı belirince onlardan ayrılır ve başka bir yere gitmek üzere oradan uzaklaşır. (Gerisi, gemi, balık vs.) Ardından halk işin ciddiyetini anlayınca -büyük bir zatın beyanına göre- `Subhanallahi velhamdülillahi vela ilahe illallahu vallahu ekber vela havle vela kuvvete illa billahi`l-aliyyi`l-azim` tesbihini okumaya başlar. Cenab-ı Hak da o belayı onların başından def eder. Aslında bu kavim müstesna, hiçbir peygamberin kavminin başına gelen bela def edilmemiştir. Kur`an`ın nassıyla sadece Hz. Yunus kavminin başına gelecek olan bela gelmemiştir. (Bkz. Saffat, 37/148) O toplumun Allah`a olan bu teveccühü sayesinde, Cenab-ı Hak da onlara atasıyla muamele etmiştir. Ata kazanın infazını önlemiş ve kaza da kadere tesir ederek ekstra bir teveccüh gösterilmiştir.

Bazen de inanmış sinelerin lehinde güzel bir şey takdir edilir. Mesela, Allah (celle celaluhu) ümmet-i Muhammed için bir ferec ve mahreç takdir buyurur. Ama o, bu takdir ve bu ferec ü mahreci ümmet-i Muhammed`in her türlü siyasi ve gayr-i siyasi klik mücadelelerinden vazgeçerek tam bir vahdet temin ve tesisiyle tevfik-i ilahiyi vifak ve ittifaklarıyla istemeye bağlamıştır. Yani Allah, adeta, `Siz ittifak ederseniz, ben de tevfikimi refik kılar, size ferec ve mahrec ihsan ederim.` demiştir. İnsanlar, bu şarta riayet etmez, siyasi, gayr-i siyasi mücadeleleri sürdürürler. Cenab-ı Hak da, onlar hakkında böyle bir şarta bağladığı tevfikini refik etmez. Bu defa da infaz edilecek kaza infaz edilmemiş olur. Bunlara muallak kader ve kaza da denir.

Evet kaza ve kader mevzuunda böyle değişmeler olabilir. Ancak bu değişmeler, ilm-i ilahide değil, toplum veya fertlerin şahsi levh-ü mahv ve ispatlarında cereyan etmektedir. Levh-i mahfuz-u hakikatta, yani ilm-i ilahinin tecelligahı olan imam-ı mübinde herhangi bir tebeddül vaki ve varid olmamaktadır.

***********************

Soru
Madem ki, hayır (iyilik) ve şer Allah’tan, insanların ne suçu var? Hayır ve şerri Allah yaptığına göre, insanlara niçin günah yazıyor?
Cevap
Bu soruyu soranlar İslam’da hata aramak kastı ile soruyorlar. Bir defa, şunu iyi bilmek lazımdır ki, hayır ve şer Allah’tandır demek, hayır ve şerri yaratan Allah demektir.
Şimdi soruyoruz:
- Sen mi daha adaletlisin, yoksa Allah mı ?
- Ne demek canım, elbette Allah (c.c.).
- Sen, bir kimsenin işlemediği suçu, o kimseye yükler misin?
- Asla.
- Peki Allah (c.c.) yükler mı ?
- Tabi, yüklemez…
- Sen bir kimseye şu camı kır diye söyleyip, sonra o kişiye camı kırınca niçin kırdın diye sorar mısın ?
- Hayır.
- Peki Allah (c.c.) kendi yaptırdığı işten hesap sorar mı ?
- Sormaz.
- Peki sormazda Allahu teala’nın kuluna: “Sen zina yap, hırsızlık yap, içki iç, adam öldür, fakirin hakkını ye” gibi kötü işler hakkında emir vereceğine nasıl inanıyorsun?
Allah (c.c.), sevmediği bir şeyi kuluna yap, diye yazar mı?.. Elbette yazmaz. Fakat, Allah (c.c.)’ın takdir ettiği işler çoktur, ancak bu işlerde günah yoktur. Ölüm, yangın, ailevi sıkıntılar, sel baskınları, vesaire gibi. Dünya imtihan dünyası olduğu için, Allahu teala bazen kulunun başına musibetler verir ki, bakalım benim kulum sabredecek mi diye sınar. Eğer kulu sabrederse derecesini artırır. Ölüm, yangın, hastalık vesaire gibi musibetler de vermez ise, Allah (c.c) kulunu ne ile imtihan edecek? Hemen şunu unutmamak lazımdır ki Allah (cc.) bu gibi musibetler verdiğinde kulunun nasıl davranması gerektiğini bildirmiştir.
“Benim ne suçum var? Bütün bu olanları Allah (c.c.) ezelden yazmış” diyenlerin durumu, Allah’ı ve onun şeriatini bilmediklerinden ileri geliyor. Fakat… bugün kafir bir artistin giydigi iç çamaşırına, ayakkabısına kadar haberi olanların Allah’dan (c.c.) ve onun şeriatinden (kanunlarından) haberi olmaması ne kadar acı bir şeydir.
Gelelim Kur’an ve Hadis-i şeriflerin bu konuda söylediklerine. Müslümanlar’ın kanunlarının koyucusu olan Allahu teala, müslümanlar’ın kanunlarının muhtevi olan Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: “Biz, ona ikide yol gösterdik.” (El-Beled:10) Bak, iki yol gösterdim diyor Rabbül alemin. Eğer kullarının bütün yaptıkları günahları Allah (c.c.) kendi tayin etseydi, “iki yol gösterdik” der miydi ? Bak şu ayetde daha güzel ve daha açık anlaşılıyor: “Biz, şüphe yok ki, iyi amel ve iyi hareket edenin mükafatını zayi etmeyiz” (Kehf:30) “Kim iyi amelde bulunursa kendi lehinedir, kim de kötü amelde bulunursa kendi aleyhine zararı vardır. Rabb’in kullarına zülümkar değildir.” (Fusilet:46)
Bu ayet-i kerimeler, sorunun cevabını fevkalade veriyor. Yalnız burada anlamamızı zorlaştırmak mesele, Allah’ın (c.c.) geleceği bilmesidir. “On kiloluk kantar, bin kiloluk eşyayı tartabilir mi ?”
Allah’ın (c.c.) ilmini, kudretini şu küçücük aklımızla kestiremeyince, “Olur mu canım nasıl bilebilir?” diye zırvalamaya başlıyoruz. Karıncaya sormuşlar: “Allah’ın kudreti, kuvveti ne kadardır” diye “Kocaman bir karınca kuvveti kadardır” cevabını vermiş. Deveye sormuşlar, deve de: “Kocaman bir deve kuvveti kadardır” demiş.
İnsanlara sorulunca, insanda ister istemez kendi kuvveti, kendi ilmi mesabesinde Allah’ın (c.c.) kuvvetini ölçüyor. Tabi böyle olunca da, işin içinden çıkılmıyor. Zavallı insan, şu küçücük aklı ile daha şu alemin zerresini anlayamamışken, nasıl olurda bu kainatı yaradan Allah (c.c.)’ın kuvvetini anlayacak? Elbette anlayamaz.
“Size gelen her musibet, kendi elinizin kazandığı günahlar yüzündendir.” (Şura:30) Buraya kadar anladık ki, kişi günahını kendi yapar. O günahı işleyecek zamanı, güç ve kudreti Allah (c.c.) yaratır.
Yani, kul neyi isterse, Allahu teala da kuluna o istediği şeyi yapacak güç ve kudreti verir ve o istediğini yaratır.
Kafirlerin, kalkan olarak kullandıkları ayet-i kerime şu: “Biz, her şeyi bir kader ile yarattık.” (Kamer:49) Hemen şunu söyleyelim ki, bazı meseleler (hastalık, sel baskını, deprem vs. hariç) Allah (c.c.) takdir etti de, yani yazdı da, kul onu yapar değil, kulun ne yapacağını Allah (c.c.) önceden bildiği için Allah (c.c.) yazıyor. Kul da şimdi onları yapıyor.
Ayet-i kerimelerin bir zahir (açık), bir de batın (gizli) manaları vardır. Onun için ayetleri tefsir eden, açıklayan hadis-i şerifler vardır ki, eğer bu hadis-i şerifler ve ayet-i kerimelerin nüzul sebepleri (yani iniş sebepleri) olmasa idi, bazı ayetler zor anlaşılırdı. Her ayetin manası, geniş bir şekilde Kur’an-ı kerimde açıklansa idi, o zaman Kur’an-ı kerim altıbin altıyüz altmışaltı olurdu da, hafızların ezberlemesi belki çok zor olurdu.
Söylemek istediğimiz mesele şudur: Allah (c.c.) kullarının ne yapacağını biliyor muydu?
- Evet
- Bildiği için de, insanlar yaratılmadan önce ruhlar aleminde insanların hepsinin ne yapacağını yazmıştır. Buna da levh-i mahfuz denir.
- Ama nasıl bilebilir? Bir türlü aklım almıyor?
- Kardeşim… Allah değil mi bu? Bilir ya, nasıl bilirse bilir. Dedik ya, şu minnacık aklımız, şu kocaman kainatın sırrını anlayamamışken, nasıl olurda şu kocaman kainatı yaratan Allah (c.c.)’ın sırrını anlayabilir?
Hem Allah (c.c.), olur da, yaratacağı şeyin önceden ne yapacağını bilmez mi ?
Elbette de bilir. Zaten Kur’an-ı Kerim’de, “Gaybı (gelecegi) Allah’tan başkası bilemez” denilmektedir. Bir eletronik beyin, milyonlarca kişinin hesabını aynı anda yapıyor.
Meteoroloji, yarınki havanın doğruya yakın tahmin edebiliyor da, bunları yaratan Allah (c.c.) kulunun gelecegini mi bilemiyecek?
Kaza ve kadere gelince…
Kader : Cenabı Hak tarafından bütün eşyanın, kainatın ve hadiselerin, vasıflarının, Sebenlerinin ve şartlarının zaman ve mekanlarıyla hudutlandırmasıdır.
Kaza : Ezelden takdir olunan şeyin takdir gereğince varlık alemine çıkartılması (yaratılmasıdır) . Kaza ve kader kelimeleri, lügat manaları bakımından birbirinin ayni olduklarından bazen kaderin yerine kaza, kazanın yerine kader dendiği olur.
Mesela bir astronomi alimi, ayın ne zaman tutulacağını yazar, bu kaderdir. Ay’ın, o gün, o tarihte tutulması da kazadır. Şimdi soruyorum, Ay astronomi alimi yazdı diye mi tutuldu, yoksa Ay’ın tutulacağını alim bildiği için mi yazdı ? Elbette Ay’ın tutulacağını bildiği için yazdı.
Konunun daha iyi anlaşılması için biraz daha bahsedelim.
İnsanın diğer yaratılmışlar arasındaki müstesna yeri ve yaptıklarından dolayı sorumlu olma durumu onu takdir bakımından diğer yaratılmışlardan ayırır. Tabi (mecbur kılınan bir kader) yerine, iradesine bağlı olarak yürüyen bir kaderi vardır. Şayet, insanın iradeye bağlı işlerinde de kaderin mecbur eden bir hükmü cereyan etseydi, o zaman insandan diğer varlıklardan hiç birinden istenmemiş olan yüce vazifelerin bir tanesini bile istemek adalet anlayışına uymazdı. Bundan dolayı diyor ki; insan iradeye bağlı işlerde kendi kaderini kendi tayin eder. Yani kendi hür iradesi ile isterse iyi tarafını, isterse fenalık tarafını seçer. İyiyi isteyen kötüye sevk edilmediği gibi, fenayı isteyen de (şayet Allah’ın (c.c.) hususi bir ikramına uğramazsa) iyiye sevk edilmez. Kur’an-i Kerim’de: “İnsan için çalıştığından başka bir şey yoktur, çalışmasının semeresi (neticesi) de yakında görülecektir.” (Necm 39-40 ) buyuruluyor. Allah (c.c.) insanların ileride ne yapacaklarını bilip yazmamış midir?
Bu soruya verilecek cevap musibettir.
Yani: Evet, Allah (c.c.) bütün insanların hayatlarında yapacakları her şeyi en ince noktasına kadar bilir ve yazmıştır da…
Ancak O, bizim irademizi hür olarak kullanmamız neticesi neler yapacağımızı bildirmiştir. Bilmese zaten Allah olması mümkün olur muydu? Bizim bu şekilde hareket etmemiz ise onun bilmesinden değil, bizi irademizle serbest bırakmasındandır.
Biri insan iradesine bağlı olan, diğeri insan iradesine asla bağlı olmayan iki tür kader vardır. Bunlardan insan iradesine bağlı olan kadere; Kader-i muallak, diğerine ise; Kader-i mübrem denilir.
Kader-i Muallak: Kendi irademize bağlı olduğu içindir ki, hakkımızda iyi şeyler diler ve ona göre hareket edersek Allah onu yaratır. Fena şeyler diler ve öyle hareket edersek, onu yaratır. Ne ekersek onu biçeriz. İlahi bir kaidedir ki, buğday eken ancak buğday alır, arpa eken ancak arpa alır, buğday alamaz. “Kim zerre ağırlığında hayır işlerse, mükafatını görür. Kim zerre ağırlığınca şer işlerse, cezasını görür.”
Kader-i Mübrem: İnsan iradesinin ve kudretinin dışında kalan hadiselere ait kaderdir. Bize göre birden bire meydana gelen afetlerin neticesi olan zarar ve ziyanlar, hastalıklı, sağlam bünyeli olarak yaratılışı, gelecekte olacak hadiseler, ne zaman, nerede öleceğimiz, kıyametin ne zaman kopacağı gibi. Bu kısım kaderden bahsetmeyi Resullallah efendimiz nehy etmiştir. Kendisine: “Kıyamet için ne hazırlığın var” suali sorulduğunda, bilinmeyeceğini, bilmesinde bir faide olamayacağını anlamak, anlatmak istemiştir.
Bazı kimselerin inancına göre Allahu Teala, kulun iradesi ne olursa olsun, onu dilerse hidayete erdirir, dilerse dalalette bırakır. Bu fikrin tamamen yanlış olduğundan şüphe yoktur. Hakikat şudur ki, Allah (c.c.) hidayeti isteyene hidayet, dalaleti isteyene dalalet yollarını açar. Hiç bir insan zorla dalalete sürüklenmiş değildir. Kullarına son derece merhametli olan Allah (c.c.) bir kimseyi Müslüman yapmak için bile zorlamaya razı olmaz. Aşağıda okuyacağımız iki ayet meali bizi Müslüman yapmak için dahi zorlamanın olmayacağını gösterir.
“Sen iman etmiş olsunlar diye insanları zorlayıp duracak mısın?” (Yunus 99 ) “Dinde zorlama yoktur. Hakikat, iman ile küfür apaçık meydana çıkmıştır. Artık kim şeytanı tanımayıp Allah’a (c.c.) iman ederse, o, muhakkak ki, kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa yapışmıştır. Allah (c.c.) hakkıyle işitici, kemaliyle bilicidir.” (Bakara: 256)
Hakikat böyle iken, Allah’ın (c.c.) bir kimseyi zorla delalete bırakacağını düşünmek en büyük hatadır. Böyle düşünmek, “Allah, kullarına zulmetmeyi istemez.” (Gafur suresi:31) buyuran Allah’ın (c.c.) zulüm yaptığını söylemek olur. Bu ise ancak cahillere yakışan bir sözdür. Aşağıda okuyacağımız ayetlerde, ancak Allah’a (c.c.) itaat eden, hidayeti isteyen kimselerin hidayete erdirildiğini; Allah’a (c.c.) isyan edenlerin, fena yollara sapanların, hidayeti bırakıp dalaleti seçenlerin, dalalette bırakıldığını göreceğiz.
1. “Kim Allah’a (c.c.) sımsıkı tutunursa, muhakkak ki, doğru bir yola erdirilmiştir.” (181)
2. “Artık, hidayeti kabul eden kendi faidesi için kabul etmiş, sapkınlık eden de yalnız kendi zararına sapmış olur…” (182)
3. “Allah’a (c.c.) ve ahiret gününe imanda sebat eden hiç bir kavmin, Allah’a (c.c.) ve Rasulüne muhalefet eden kimselerle velev ki onlar, bunların babaları, ya oğulları, ya biraderleri, yahut soy sopları olsunlar dost olacaklarını göremezsin. Onlar, o kimselerdir ki, Allah (c.c.) imanı kalplerine yazmış, bunları kendinden bir ruh ile desteklemiştir…” (183)
4. “Ama kim (Allah (c.c.) yolunda) verir, Allah’tan (c.c.) korkarsa, en güzel olanı (İslam dinini) tasdik ederse ona en kolay için (cennete götürecek amel, ahlak için) kolaylık veririz. Kim de cimrilik eder, kendini müstağni görürse, en güzel olanı yalan sayarsa (cehenneme ulaştıracak amel, ve ahlakı) kolaylaştırırız.” (184)
Bu ayetlerde Allah’ın (c.c.) hidayetinin, iradesini iyiye kullanan, Allah (c.c.) rızasına uygun ameller yaparak hidayete hak kazananlara ulaştığı açıkça anlatılmaktadır. Bu ise ehl-i sünnet imamlarının (insan diler, Allah (c.c.) yaratır) demelerinden başka bir şey değildir. Burada da insan hidayeti, yani doğru yolu dilemekte, Allah (c.c.) ise kulun dilediği hidayeti yaratmaktadır. Bazılarının, “Allah’ın (c.c.) hidayeti ermedikçe bir kimsenin hidayete ulaşması mümkün değildir” gibi sözlerine önem vermek doğru değildir. Şayet bir kimsenin İslam olmak istediği ancak olmadığı söylenirse, bu onun tam bir istekle istemediğinden dolayıdır. Yoksa, hidayet isteyen kuluna hidayeti Allah’ın (c.c.) vermediğinden değil.
Şimdi de dalaletin de kulun isteğine bağlı olduğunu anlatan ayetlerden bir iki örnek verelim:
1. “Semada gelince biz onlara hidayeti (doğru yolu) gösterdik. Ama onlar, körlüğü hidayete tercih ettiler.” (Fussilet:17)
2. “İşte Allah (c.c.), haddi aşan şüphecileri böyle dalalette bırakır (şaşırtır).” (Mu’min: 34)
3. “Onlar , o kimselerdir ki, hidayeti bırakıp dalaleti (doğru yolu bırakıp sapıklığı) satın almışlardır. Demek alışverişleri onlara kazanç sağlamamış, onlar doğru yolu da bulamamışlardır.” (Bakara:16)
4. “Allah (c.c.) onunla (getirdiği misal ile) bir çoğunu sapıklığa, bir çoğunu da hidayete erdirir, onunla fasıklardan başkasını şaşırtmaz.” (Bakara 26)
Bu ayetlerden de anlaşılmıştır ki, Allah (c.c.) bir kimseyi dalalette bırakıyorsa, gelişi güzel bir seçimle değil, dalalete hak kazanmış, Allah (c.c.) yolundan kendi istekleriyle yüz çevirmiş, iradelerini şer yolunda kullanmakta devam etmiş olanlara aittir.
Emine Şenlikoğlu


***********************

Kader İle İlgili Sorular

Sorular:
1. Günahlar Allahın irade etmesi ve dilemesi sonucu mu yoksa iradesi dışında mı meydana geldi?

2. Allah yapmayacağını bildiği bir şeyi yapmaya ve yapacağını bildiği bir şeyi yapmamaya kadir midir?

3. Şer kimdendir?

4. Zulmü yaratan kimdir?

5. Bir kimse Allahın kendisine rızık olarak vermediği bir şeyi yiyebilir mi? Hayır derseniz, haram yiyenlere bunu rızık olarak Allahın verdiğini mi söylüyorsunuz?

6. Son peygamber hür irademiz yok dedi inanmazsan kader hadislerine bak Allah zorla günah işletiyor gördün mü?

7. İmandan dolayı kim övgüyü hak ediyor? Allah mı yoksa mümin kul mu? Allah derseniz, diğerlerine iman vermedi öyle mi?


Cevaplar:

1. Günahlar Allah’ın iradesi ile meydana gelirler. Allah’ın dilediği olur dilemediği olmaz. Allah günahı dilemeseydi cehennemi yaratmaz, insanı günaha teşvik eden şeytanı yaratmaz ve günahı seven nefsi insana vermezdi. Ancak Allah insanı nefis ve şeytanın şerrine karşı uyarmakta, hayır ve şer olan şeyleri insanlara haber vermektedir. Şerden sakındırmakta, hayra teşvik etmektedir. Allah hayırdan razı olduğunu ve hayrı işleyenleri cennetle mükâfatlandıracağını, şerden razı olmadığını ve şerri bilerek işleyenleri de cehennem ile cezalandıracağını haber vermiştir. Kur’ân-ı kerimde buyurur: “Şayet küfrederseniz şüphesiz Allah’ın size ihtiyacı yoktur. Bununla beraber Allah kullarının küfrüne ve isyanına razı olmaz. Şayet şükrederseniz ondan razı olur. Dönüşünüz Allah’adır ve o size yaptıklarınızı soracaktır.” (Zümer, 39:7) Kul nefsinin aldatması ve şeytanın iğvası ile şerri diler ve ister Allah da razı olmadığı halde kulun isteğine o şerri yaratmakla cevap verir ve kul şerri iradesi ile zorlanmadan istediği ve Allah’ın razı olmadığı bir fiili işleyerek isyan ettiği için cezayı hak eder ve cezasını çeker. İsteyen kul, yaratan Allah’tır. Şerri yaratmak şer değildir. Şerre sebep olmak şerdir. Allah’ın yaratması umum neticelere bakar. Umum neticeler sonuçta hayra sebep olsa bile cüz’i olarak birey açısından şer olur. Yani Allah cehennemi yaratmıştır. Cehennemin yaratılmasında yüce Allah’ın takdir ettiği pek çok hayırlar vardır. En azından cehennem olmazsa cennet olmaz. Soğuk olmazsa sıcağın olmayacağı ve kıymetinin bilinmeyeceği gibi.. Allah açısından kulun cennete gitmesi ile cehenneme gitmesi arasında fark yoktur. İkisi de Allah’ın mülküdür ve ikisinde de çalışacak insanların bulunması gerekir. Nitekim ikisinde de Allah’ın görevli melekleri vardır. Meleklerin cennette olması veya cehennemde olması Allah açısından eşittir. Oradaki melekler de Allah’ın bu takdirine razı ve memnundurlar. Ancak kul açısından cennette olmak ile cehennemde olmak fark eder. Elbette her insan cennete gitmek arzu eder. Öyle ise cennete gitmenin şartları ne ise onu yapması lazımdır. Bu devletin okul açmasına benzer. Devlet okulu açar ve öğrencilere okulda eğitim verir. Başarılı olan gelecek hayatını rahat ve konforlu geçirir, yüksek makamlara çıkar. O insan mutlu olur. Çalışmayan tembeller ise amelelik yapmak veya suç işleyerek hapse girmek durumunda kalabilir. Bu birey açısından istenmeyen ve kötü bir durumdur, ama devlet açısından fark etmez. Devletin hapishanesi vardır ve orası da adam ister. Devletin görevi hak edene hakkını vermek ve haksızı cezalandırmaktır. Başbakanlıkta çalışan ile hapishanede çalışan arasında devlet açısından fark yoktur. Birey zindana girmek istemiyorsa suç işlememelidir. Devletin çalışanları mükâfatlandırması nasıl isteği ile oluyorsa suçluları cezalandırması da iradesi iledir. Bunun için mahkemeler kurar, hâkim ve savcılar görevlendirir ve ceza kanunları yapar. Bunlar elbette irade ile olur. Tesadüfî olmaz. Ancak tembellik ve suç işlemek hiç kimse tarafından istenmez ve devlet de buna razı olmaz. Ancak işlenen suçları da görmezlikten gelemez. Dolayısıyla günahlar Allah’ın dilemesi ile olur. Şeytanın dilemesi ile olmaz. Kul günahı ister, Allah da yaratır, kul da Allah’ın razı olmadığı ve yapmasını yasakladığı bir fiile teşebbüs ederek kötülüğe sebep olduğu için sonucuna ve cezasına katlanır.


2. Allah’ın yapamayacağını bildiği şeyi yapması ve yapmayacağını bildiği şeyi yapmaması gibi düşünceler safsatadır. Bu aklın safsata dediği akıl ve mantıkla bağdaşmayan ve gerçekle ilgisi olmayan şeydir. Safsata hiçbir şey değildir. Bu sıfırın değeri yoktur öyle ise 1000 rakamının değeri birdir. Sonsuzluktan daha büyük bir şey olmaz mı, falan gibi safsata önermelere denmektedir. Gerçekte ise Allah her şeye kadirdir.

3. Şer kula zarar veren şeye denir. Kula zarar veren şey Allah’a zarar vermez, dolayısıyla kul hakkında şer olan bir şey Allah hakkında şerdir diye hükmedilemez. Ayrıca şer izafidir. Yani görecelidir. Acıkmak, hasta olmak bir kısım insanlar için şer ve zarar olsa da lokantacı ve doktor ile eczacı için fayda sağlayan bir şeydir. Bütün bunların üzerinde bulunan Allah için ise ikisi de fark etmez, eşittir. Bunun için hayrı da şerri de yaratan Allah’tır. Allah bununla hikmetini işletmekte kudretini ve iradesini göstermekte, insanın aciz ve muhtaç bir varlık olduğunu insana hissettirmektedir.

4. Hakkı olmadığı şeyi yapmaya ve başkasının hakkına tecavüz etmeye zulüm denir. Allah “Mâlikü’l-Mülk” olduğu için zulümden münezzehtir. Allah âdildir. İnsanların haksızlık yapmasını yani zulmü yasaklayan Allah’tır. Bunun için insan Allah’ın bu yasağına uymadığı ve başkasının hukukunu çiğnediği için zulme sebep olmaktadır. Allah’ın yaratması bakımından zulüm olmaz, insanın haksızlık yapması açısından bu yaptığı işe zulüm denir. Yani zulüm insanın kesbidir. Diğer günahlar da böyledir. Yaratma bakımından Allah günahı yarattı denemez çünkü günah bağımsız objektif bir varlık değil, sübjektiftir. Mesela ekmek Allah’ın yarattığı bir nimettir. Bu nimet hak edene helal, hakkı olmadığı halde başkasının ekmeğini yemek ise haramdır. Haramlık helallik insanın kesbidir. Allah helal yiyenden razı olur, haram yiyenden razı olmaz ve onu ahirette cezalandırır.

5. Hiç kimse Allah’ın rızık olarak yaratmadığı ve yazmadığı bir şeyi yiyemez. Allah rızkı yaratır ve helal yenmesini, yani hak ederek yenmesini emreder. Allah rızık olarak bütün nimetleri yaratır. Sonra insan bu rızkı fiili ve kesbi ile kendisine helal ve haram eder. Hakkı olanı yerse bu helaldir, hakkı olmadığı halde yerse bu haram olur. Nimetin kendisine helal ve haram denemez. Dolayısıyla helallik ve haramlık insanın kesbidir. Yaratılmaya dahil değildir. Allah bir kısım rızkı helal bir kısmını haram olarak yaratmamıştır. Ancak içki, kan, domuz eti, lâşe gibi şeyleri yemeyi yasaklamıştır. Bu onların haram olarak yaratıldığı için değildir. Yaratılış bakımından Allah’ın nimetleridir. Ancak Allah hikmeti gereği bir kısım yiyecekleri yasaklamıştır ve bu yasağa uymayanlar diğer yasağa uymayanlar gibi ceza görürler.

6. Peygamberimizin (asv) “insanın hürriyeti yoktur” şeklinde bir ifadesi asla yoktur. Bu peygamberimize iftiradır. Ancak kader ile ilgili hadisleri vardır. Kaderi anlayamayanlar ve insanı kaderin mahkûmu görenler peygamberimizin hadislerini kendi anlayışlarına göre yorumlayarak bu sonucu çıkarmakta ve peygamberimize iftira etmektedirler. Peygamberimiz (asv) onlar için “Kaderiyeciler bu ümmetin Mecusileridir” (Ebu Davut, Sünnet, 17) buyurarak ümmetini uyarmıştır.

7. İman ve küfür birer sıfattır. İman mü’minin vasfı ve sıfatıdır, küfür ise inkâr edenlerin sıfatıdır. Sıfatlar ise insanın kesbine göre değişir. Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde mü’minlerin sıfatları ile kâfirlerin sıfatlarını bize haber vermiştir. Bu vasıfları kim kendi hür iradesi ve kesbi ile kazanırsa o övgüyü hak eder. Kimde su-i ihtiyarı ve iktisabı ile kâfirlere ait vasıfları kazanırsa o da yerilmeyi hak eder. Kulun kesbi lehine, iktisabı da aleyhinedir. (Bakara, 2:286) Şu kadarı var ki iman bir vasıf olduğu gibi, imanlı insanda bulunan yalancılık, iftira, haset, kin gibi kötü vasıflar da bulunabilir. Bu vasıflar insanı imandan mahrum etmez, günaha sokar. Aynı şekilde kâfirde de çalışkanlık, sevgi, şefkat, merhamet, doğruluk ve adalet gibi vasıfları ve kazanımları olabilir bu da ona imanlı olma vasfını kazandırmaz. İman ve küfür ahlak ile ilgili değil, inanma ve kalben tasdik etme ile ilgilidir. Allah mü’mine cenneti, kâfire de cehennemi vaat etmiş ve onu iman etmek ile küfrü tercih etmek arasında hür ve serbest bırakmıştır. “Dileyen iman etsin, dileyen sonucuna katlanarak küfrü tercih etsin” (Kehf, 18:29) buyurmuştur.

_________________


Elif gibi yalnızım,
Ne esrem var, ne ötrem.
Ne beni durduran bir cezmim,
Ne de bana ben katan bir şeddem var.
Ne elimi tutan bir harf,
Ne anlam katan bir harekem...
Kalakaldım sayfalar ortasında.
Bir okuyan bekledim,
Bir hıfzeden belki...
Gölgesini istedim bir dostun med gibi…
Sızım elif sızısı...


En son @bdulKadir tarafından Perş. Ekim 29, 2009 5:08 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 3 kere değiştirildi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://kutluforum.bedavaforum.biz
@bdulKadir
Adminstratör


Mesaj Sayısı: 6237
Rep Gücü: 10014019
Rep Puanı: 97
Kayıt tarihi: 17/03/09
Yaş: 51
Nerden: İzmir

MesajKonu: Geri: KADERLE İLGİLİ AKLA TAKILAN SORULAR VE CEVAPLAR   Çarş. Ekim 21, 2009 4:49 pm

KADER İLE İLGİLİ SORULAR-

Sorular:
1. Allah cisim mi yani şekli var mı? Yok derseniz deliliniz nedir? Kimseye benzemeyen bir cisimdir denemez mi?
2. Kötülük Allahın kaza ve kaderiyle midir?
3. Bütün olaylar kader midir?
4. Kader ile dua bağdaşır mı? Olaylar önceden belli olduğuna göre neden dua edilsin ki
5. Çocukları depremde öldüren kim? Demek ki kötülükte ondan geliyor öyle mi?
6. Allah ne yapacağını sen yapmadan önce mi dilemişti?
7. Kâfirlik kader mi?
8. Allah bizim hareketlerimizi ezelde mi takdir etti?
9. Allah bizim ne yapacağımızı önceden biliyorsa hiç böyle imtihan olur mu? Sonucu önceden belli olan şey için sınav yapılıyor denebilir mi? Denemezse; Allah bizim yapacaklarımızı önceden biliyor ya, (yani ne olacağı belli) o halde böyle sınav olur mu?
10. Düşüncemizi Allah mı yaratıyor? Evet diyorsan Allaha sövme düşüncesini de mi Allah yaratıyor?
11. Allah kullarını haram ile rızıklandırır mı?
12. Allah ezelde müminleri ve kâfirleri bilir mi?
13. Allah kötülük yapan mıdır?


Cevaplar:
1. Allah’ın “İhlâs Suresinde” (Bu Surenin diğer bir adı Tevhit Suresidir) açıklanan altı zatî sıfatı vardır. Bunlar: Vücut, Kıdem, Beka, Vahdaniyet, Muhalefetün-Lil Havadis ve Kıyam bi-Nefsihî” sıfatlarıdır. Allah’ın zatına hastır. Bu sıfatlar Allah hakkında vacip ve varlıklar hakkında muhaldir. Allah’ın vücudu zatîdir. Varlıkların vücudu ise arızîdir. Yani varlığı Allah’ın yaratmasına ve devamı da sebeplere bağlıdır. Allah ise “Vacibu’l-Vücuttur.” Varlığı aklen vacip ve yokluğu aklen muhaldir. Vacip olan mümkün olana, sebeplere muhtaç olan olmayana asla benzemez. Bunun için Allah Muhalefetün lil-havadistir. Allah’ın zati sıfatları biri birini ispat eder ve tümü birden biri birini gerektirir. Biri olmasa diğerleri de olmaz. Vücudu vacip olan elbette ezelidir ve ebedidir. Birdir ve hiçbir şeye benzemez. Allah’a cisimdir, ruhtur denemez. Zira bunlar Allah’ın yarattığı varlıklardır. Bunun delili şudur ki, insan aklı ve hayali ancak gördüğü ve bildiği şeye bir şekil verebilir. Görmediği ve bilmediği bir şeye şekil verirse gördüğüne kıyas ederek verir. Bu durumda Allah’a cisim diyen onu mutlaka bildiği bir cisim ile kıyaslayacaktır. Bu ise tamamen yanlıştır. Kaldı ki insan görmediği ve mahiyetini bilemediği için kendi aklına ve ruhuna bir şekil verememekte ve onları bir cisim olarak hayal edememektedir. Nasıl Allah’a bir şekil verebilir? Verirse bu ne derece doğru olur? Kimseye benzemeyen bir cisim demek zihnin ve aklın safsatasıdır.

2. Kötülük şer demektir. Şer ise insanın nefsine ve şeytana uyması ile iradesini kötüye kullanmasından meydana gelen ferdî bir kazanımdır. Buna insanın kesbi denir. Şerri yaratmak şer değil, şerri kesp etmek şerdir. Allah yarattığı her şeyde binlerce hayır ve fayda murat etmiştir. Kötü niyetli insan onu kendisi ve başkası hakkında şerre çevirmiştir. Bunu yapan kötü niyetinin cezasını çekecektir. Allah yağmuru mahlûkata nimet olsun diye yağdırır, insan tedbirsiz davranarak bunu kendisi hakkında şerre çevirir. Dere yatağına evinin yapar, sel de evini alır gider. Burada kul Allah’ı suçlayamaz. Allah benim hakkımda şer diledi denemez. Ancak Allah’ın hayır için yağdırdığı yağmuru tedbirsizlik ile şerre çeviren suçlanır. Cezasın o çeker. Nefsü’l-emirde ve hakikatte şer yoktur. Şer bildiğimiz şeylerin arka planında büyük hayırlar gizlidir. Bunun için hayır esas şer izafidir. Yani göreceli ve geçicidir. Bunu böyle takdir eden Allah olduğu için her şey kaderdir; Allah’ın takdiri iledir.

3. Bütün olaylar Allah’ın kaderi iledir. Allah’ın ilmi ve iradesi dışında hiçbir şey olamaz. Allah her şeyi hayrı netice verecek şekilde yaratmıştır. Ancak hayra giden yolda pek çok sıkıntılar ve zararlar bulunabilir. Bu zararlara “Ehven-i şer” denir. Bu zararlardan etkilenenler Allah’ı suçlayamazlar. Hem şer ve zararların arkasında çok büyük hayırlar gizlenmiştir. Cahil insan bunu bilemediği için kaderi suçlar.

4. Kader dua ile değişebilir. İnsan kaderi değiştiremez ancak kaderi yazan Allah değiştirir. Çünkü kuralı koyan kaldırır, kurala uymak durumunda olanlar kural koyamaz ve kaldıramazlar. Biz geleceğe ait kaderi bilemediğimiz için duamız ve sadakamız ve hayırlarımız ile kaderimizin nasıl değiştiğini bilemeyiz. Biz peygambere inanır ve “Sadaka belayı def eder, dua kaderi değiştirir” hadisine dayanarak dua eder ve sadaka veririz. “İyilik ve hayır ömrü uzatır” hadisine inanarak iyilik ve hayır için çalışırız. Allah fail-i muhtardır, ana kitap onun katındadır. Dilediğini siler ve değiştirir, dilediğini sabit tutar. (Ra’d, 13:39) Bu Allah’ın irade ve ilminin gereğidir.

5. Depremi veren, depremde çocukları öldüren ve ölümü yaratan Allah’tır. Ancak ölüm insan için en büyük nimettir. Ölüm bir son, bir felâket ve yokluk değildir. Cennete ve ebedi saadete gitmektir. Bu bir kötülük değildir ki Allah kötülük yapmış olsun. Allah deprem ile pek çok haram malı sadaka hükmüne getirir, depremde zayi olan malları sadaka yapar, ölenler felakete uğradığı için onların mü’min ise günahlarını affeder ve cehennemden kurtararak cennetine alır. Göçük altında kalan mü’minler şehit olurlar, malları sadaka olur. Bu kötülük müdür? Onlar hakkında en büyük hayır ve mükâfattır. Ancak buna inanmayan, ölümü felaket, depremi Allah’ın zulmü ve Allah’ı da merhametsiz olarak tanıyan müşrikler ve tabiatı depremin yaratıcısı olarak gören kâfirler için felaket ve kötülüktür. Onlar da bunu kendi inançsızlıkları ve Allah’a iftira etmeleri ile kendi kendilerine verdikleri hükümdür. Allah da bu inançsızlıklarına ve küfürlerine ceza olarak bunu onlara hissettirir.

6. Allah her şeyi insanların hayrı için dilemiştir. Yaptığımız her şeyi yapmadan ve biz irade ve teşebbüs etmeden önce bilir ve dilerse insanın isteği doğrultusunda yaratır, isterse hikmeti gereği yaratmaz. İnsan da isteğini elde edemez.

7. Kâfirlik bir hükümdür. Bir varlık değildir. Bu hüküm Allah’ı ve nimetlerini inkâr eden kendi inkârı ile kesbeder. Bu kulun irade ve ihtiyarını kötüye kullanması sonucu kendi kazanımıdır.

8. Allah bizim hareketlerimizi ezelde bilmektedir. Bildiği gibi takdir etmiştir. Ancak bu bizi zorlamamaktadır. Nasıl davranacaksak öyle bilir. Bizi davranışlarımızı yapmaya sevk eden Allah’ın bilmesi ve kaderi değil, nefsimiz, şeytanımız ve kötü arkadaşlarımız ve yanlış düşüncelerimizdir. Biz nasıl ki çocuğumuzun arkadaşlarına ve düşüncelerine, hal ve hareketlerine bakarak ne yapacağını ve nasıl davranacağını biliriz ve ona nasihat ederiz. İyi olmasını isteriz ama onun bizi dinlemeyeceğini de biliriz. Sonra ne halin varsa gör diye bırakırız. Allah da öyle yapar.

9. Bir öğretmen öğrencilerinin karakterlerini çok iyi bilir ve onu her yönü ile tanırsa onun hakkında kararını verir. Bundan adam olmaz der. Öğrenci çalışmayı bırakarak öğretmen bana adam olmaz dedi. Ben de onun için yaramaz ve tembel oldum diyemez. Öğretmen sınava başlamadan falan öğrencinin notu şu, filanın notu bu olacak diye önceden haber verir de sonuçta öğretmenin dediği aynı notları öğrenci alırsa öğretmen benim notumu önceden bildiği için ben zayıf aldım diyebilir mi? Biz öğretmenler bunu hap yaparız ve haklı çıkarız. Neden? Öğrencinin durumunu ve karakterini biliriz ve çok iyi tanırız da ondan. Neden her şeyi bilen Allah bizim amelimizi önceden bilmesin?

10. Her şeyi yaratan Allah düşüncelerimizi de bizim irademiz istikametinde yaratır. Düşüncelerimize de biz yön veririz. Yaratılan her şeyde olduğu gibi insan iradesinin tercih hakkı olduğu her yerde aynı hüküm caridir. Hal böyle olunca biz nasıl düşünmek ister, irademizi nasıl kullanırsak Allah da ona göre sonuçlarını yaratır. Hayır ise insanı mükafatlandırır, şer ise düşüncelerinden dolayı cezalandırmaz. Düşünce sonuçta imana ınkılap etmemiş ise genellikle şeytanın telkini ve nefsin isteği doğrultusunda şekillenir. Fiiliyata geçmediği sürece günah olmazlar. Peygamberimiz (asv) buyurdu: “Kul hayrı düşünür yapmazsa ona bir sevap verilir. Yaparsa on sevap verilir. Şerri düşünür yapmazsa Allah ona bir sevap verir. Çünkü o kötü fiili düşündü ama işlemedi vazgeçti. Bunun mükâfatını alır. Şerri düşünür ve yaparsa Allah ona bir günah yazar.” Böylece günahlarımız birer birer artarken sevaplarımız onar onar artar. Neden? Bu allah’ın insana olan rahmet ve şefkatindendir.

11. Allah kullarını temiz gıdalarla rızıklandırır. Bu rızık helal ve haram değildir. Rızıktır. Bunu helal ve haram hale getiren insandır. Elma Allah’ın nimetidir. Kişi bunu hak ederse helal olur. Hak etmediği halde yerse Allah’ın “nimetlerimi hak ederek kendiniz helal kılın ve helal yiyin” emrine aykırı davrandığı için Allah’ın o nimetini kendi hakkında kendi irade ve fiili ile harama çevirmiş ve cezayı hak etmiş olur.

12. Allah mü’minleri ve kâfirleri bilir. Bilmezse o zaman Allah olamaz. İlim Allah’ın ezelî sıfatıdır. Nitekim ezelî kelâmı olan Kur’ân-ı Kerimde “Firavundan da Hz. Musa’dan” da haber vermiştir.

13. Zatında kötü yaratılan bir şey yoktur. Allah’ın yarattığı her şey iyi ve güzeldir. Kötülük insanın iradî fiillerindendir ve insanın iradesini kötüye kullanmasından kaynaklanan kazanımı ve iktisabı olduğu için Allah’a kötülük yapandır denemez.

_________________


Elif gibi yalnızım,
Ne esrem var, ne ötrem.
Ne beni durduran bir cezmim,
Ne de bana ben katan bir şeddem var.
Ne elimi tutan bir harf,
Ne anlam katan bir harekem...
Kalakaldım sayfalar ortasında.
Bir okuyan bekledim,
Bir hıfzeden belki...
Gölgesini istedim bir dostun med gibi…
Sızım elif sızısı...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://kutluforum.bedavaforum.biz
@bdulKadir
Adminstratör


Mesaj Sayısı: 6237
Rep Gücü: 10014019
Rep Puanı: 97
Kayıt tarihi: 17/03/09
Yaş: 51
Nerden: İzmir

MesajKonu: Geri: KADERLE İLGİLİ AKLA TAKILAN SORULAR VE CEVAPLAR   Çarş. Ekim 21, 2009 4:52 pm

Sual: Kader değişebilir mi?
CEVAP
Kaderin değişebilen ve değişmeyen kısımları vardir. İmam-i Gazâlî hazretleri buyurdu ki: (Kaza-i muallak, Levh-i mahfûzda yazılıdır. Eğer o kimse, iyi amel yapıp, duası kabul olursa, o kaza değişir.) Üç hadis-i şerif meali şöyledir: (Kader, tedbir ile sakınmakla değişmez. Fakat kabul olan dua, o belâ gelirken insani korur.) [Taberânî] (Kaza-i muallâkı hiçbir şey değiştirmez. Yalnız dua değiştirir ve ömrü, yalnız ihsan, iyilik artırır.) [Hâkim] (Sıla-i rahim ömrü uzatır.) [Taberani] Duanın belâyı def etmesi de, kaza ve kaderdendir. Yani, o kimsenin dua etmesi de, takdir edilmiş ise, dua eder, kabul olunca, belayı önler. (Ecel-i kaza)yi da, iyilik etmek geciktirir. Fakat (Ecel-i müsemma) değişmez. Ecel-i kaza, bir kimse, eğer iyi iş yapar yahut sadaka verir, hac ederse ömrü 60 yıl, bunları yapmazsa 40 yıl diye takdir edilmesi gibidir. Vakit tamam olunca, eceli bir an gecikmez. Birinin üç gün ömrü kalmış iken akrabasını, Allah rızası için ziyaret etmesi ile ömrü 30 yıl uzar. 30 yıl ömrü olan kimse de, akrabasını terk ettiği için, ömrü 3 güne iner. Araf suresinin (Ecel bir an gecikmez ve vaktinden önce gelmez) mealindeki 34. ayet-i kerimesi ecel-i müsemmayı göstermektedir. Ecel gelince gecikmez. Fakat ecel gelmeden önce, sadaka ile dua ile salih amel ile ömür uzar. Fatır suresindeki, (Herkesin ömrü ve ömürlerin kısalması hep yazılıdır) mealindeki 11. ayet-i kerimesi bunu göstermektedir.

*****************
Nasibin çıkmaması



Sual: Hiçbir ahlaki ve bedeni bir kusurum olmadığı halde, yaşım otuzu geçmesine rağmen evlenemeyen bir kızım. Çevremdekiler, (evde kaldı) diye dedikodu ediyorlar. Bunda benim suçum olmadığı halde, bu da kaderden midir?


CEVAP


Cebriyye denilen bid’at fırkası, kaderi suçlar. Mutezile fırkası da, kaderin rolünü inkâr eder. Her şey takdir iledir. Kaderin, iyisi, kötüsü, tatlısı, acısı, hep Allahü teâlâdandır. Kader, Allahü teâlânın, olacak şeyleri ezelde bilmesidir. Kaza, kaderde bulunan şeyleri, zamanı gelince yaratmasıdır.

Evlenmek, nasibi çıkmak veya çıkmamak da takdire bağlıdır. Allahü teâlâ, takdirine göre sebepler yaratmaktadır. Mesela bir kız dua eder, (Ya Rabbi, evlenmek hakkımda hayırlı ise, evlenmeyi bana nasip eyle) der. Duası kabul olursa evlenir. Evlenmek için tedbir almak ve sebeplere yapışmak lazımdır. Mesela kötü birisi ile evlenip de suçu kadere yüklemek doğru değildir.



Tedbir alıp sebeplere yapıştıktan sonra evlenemedim diye kendini sıkıntılara sokmak çok yanlış olur. (Nasibuke, yusibuke) buyurmuşlardır. (Nasipse, kavuşursun) demektir. Yine, (Nasipse gelir Hint’ten, Yemen’den, nasip değilse, ne gelir elden) demişlerdir.



Sıkıntılı şeylerden kurtulmak için, rahat ibadet edebilmek ve haramlardan kaçmak için, sabrederek dua etmek gerekir. Peygamber efendimiz, (Müminin silahı duadır) buyurdu. (I. Ebiddünya)


Kur’an-i kerimde de mealen, (Ey iman edenler, Allah’tan sabır ve namazla yardım isteyiniz) buyruluyor. (Bekara 153)



Görüldüğü gibi, sabrın, namaz ve duanın önemi çok büyüktür. İnsana sıkıntı bazı şeylerde ısrar etmesinden ileri gelir. Tedbir almalı, fakat tedbire de güvenmemeli. Çünkü tedbir, takdiri bozamaz. Takdire boyun eğmek ve ona inanmak farzdır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:


(Kadere rıza göstermek mutlu olmaya, rızasızlık ise mutsuzluğa alamettir.) [Tirmizi]



Muhammed Masum hazretleri buyuruyor ki:


İnsana gelen elemler, takdir-i ilahi ile gelmektedir. Razı olmak gerekir. İbadetlere devam, elemlere, hastalıklara sabredebilmelidir. Allahü teâlânın kereminden afiyet beklemelidir! Mahluklardan bir şey beklememeli, her şeyin Hak teâlâdan geldiğini bilmelidir! Dertlerden, elemlerden kurtulmak için dua ve istiğfar etmelidir! Onun takdiri, iradesi olmadıkça, kimse kimseye zarar veremez. Bununla beraber, sebeplere yapışmak, Peygamberlerin yoludur. Sebeplerin tesirini de Allahü teâlâdan talep etmelidir! (C.1, m.72)

*************
Sual: İntihar eden eceli ile ölmez diyorlar. Doğru mu?
CEVAP
Yanlıştır. Şeyhülislam Ahmed bin Süleyman bin Kemal paşa buyuruyor ki:

(Ra'd suresindeki, (Allahü teâlâ, dilediğini siler. Dilediğini değiştirmez. Ümm-ül-kitab, Ondadır) mealindeki ayette, levh-i mahfuz bildirilmektedir. Ümm-i kitab, ezelî olan kelam-ı İlahinin ismidir. Melekler, bunu anlayamaz. Zamanlı değildir. Allahü teâlâdan başka, kimse bilmez. Hiç yok olmaz. Levh-i mahfuzda değişiklik olur. İnsanın, işine göre, ömrü ve rızkı değişir. İyiler kötü, kötüler iyi olarak değiştirilebilir. Böylece biri ölümüne yakın, iyi işler yapıp, son nefeste iman ile gider. Bir başkası kötü amel işler, imansız gider. Bunun için, Resulullah her zaman, (Allahümme, ya mukallibelkulub, sebbit kalbi, ala dinik) duâsını okurdu. Hadis-i kudside, (İnsanların kalbi Rahmanın kudretindedir. Kalbleri, dilediği gibi çevirir) buyurulmuştur. Yani, Celal ve Cemal sıfatları ile, kötüye ve iyiye çevirir. Levh-i mahfuza, kıyamete kadar gelecek insanların iyileri, said olarak, kötüleri de, şaki olarak yazıldı.

Kader değişmez. Kaza, kadere uygun olarak meydana gelir. Kaza, her gün çok değişip, sonunda kadere uygun olunca, yaratılır. Kaza-i muallak şeklinde yaratılacağı yazılmış olan bir şey, kulun iyi ameli ile değişip yaratılmaz. İmam-ı Gazali hazretleri, (Kaza-i muallak, Levh-i mahfuzda yazılıdır. Eğer o kimse, iyi amel yapıp, duâsı kabul olursa, o kaza değişir) buyurdu.

Hadis-i şerifte, (Kader, tedbir ile, sakınmakla değişmez. Fakat kabul olan duâ, o belâ gelirken korur) buyuruldu. Duânın belâyı önlemesi de, kaza ve kaderdendir. Kalkan, oka siper olduğu gibi duâ da, Allahü teâlânın merhametinin gelmesine sebeptir. Bir hadis-i şerifte, (Kaza-i mu'allakı, hiçbir şey değiştiremez. Yalnız duâ değiştirir ve ömrü, yalnız, ihsan, iyilik arttırır) buyuruldu.

Allahü teâlânın takdirinin, yani kaderin, Levh-i mahfuzda yazılması kazadır. Bir kimseye takdir edilen belâ, kaza-i mu'allak ise, yani, o kimsenin duâ etmesi de, takdir edilmiş ise, duâ eder, kabul olunca, belâyı önler. (Ecel-i kaza)’yı da, iyilik etmek geciktirir. Fakat, (Ecel-i müsemma) değişmez. Ecel-i kazaya bir misal verelim: Bir kimse, eğer iyi iş yapar, yahut sadaka verir, hac ederse ömrü 60 yıl, bunları yapmazsa 40 yıl takdir edilmişse, vakit tamam olunca, eceli bir an gecikmez. Birinin 3 gün ömrü kalmış iken akrabasını, Allah rızası için ziyaret etmesi ile, ömrü 30 yıla uzar. 30 yıl ömrü olan da, akrabasını terkettiği için, ömrü 3 güne iner.

Takdir, ezelde Levh-i mahfuzda yazılmıştır. Yani, Levh-i mahfuzda olacak değişiklikler ve ömürlerin artması ve kısalması da, ezelde yazılmıştır ki, buna kaza-i muallak denir.( Lübab-üt-te'vil)

Allahü teâlânın kaderi [ezeldeki ilmi] nasıl ise, Levh-i mahfuzdaki değişiklikler, ona uygun olur.

Hz. Ömer yaralanınca, Ka'bül-ahbar, “Ömer daha yaşamak isteseydi, duâ ederdi. Çünkü onun duâsı elbette kabul olur” buyurdu. İşitenler şaşırıp, “ (Ecel, bir an gecikmez ve vaktinden önce gelmez) mealindeki âyet-i kerimeye ne dersin” denilince, buyurdu ki: “Evet, ecel hazır olunca, gecikmez. Fakat, ecel hasıl olmadan önce, sadaka ile, duâ ile, iyi amel ile, ömür uzar. Fatır suresinde, (Herkesin ömrü ve ömürlerin kısalması yazılıdır) buyuruluyor.”) [Levh-il-mahfuz ve Ümm-ül-kitab]

Emali'deki, (Öldürülen kişinin eceli, o anda, ömrü ortadan kesilmiş değildir) ifadesini Ahmed Asım efendi, burayı (Öldürülen kimsenin [ve intihar edenin] o anda eceli gelmiştir. Ömrü ortadan kesilmemiştir. Herkesin eceli bir tanedir.) şeklinde açıklamaktadır. Öldürülen kimse, eceli geldiği için ölür. Fakat, bunu öldüren de, cezasını görür. İntihar eden de eceli geldiği için ölür. Herkes, eceli gelince ölür. A'raf suresi 34. ayetinde mealen, (Ecelleri gelince, onu azıcık ileri-geri alamazlar) buyuruldu. Kişi doğmadan önce, ne kadar yaşayacağı takdir edilmiştir. Kişi, nerede ölür, tevbe ile mi ve tövbesiz mi, hangi hastalıktan, iman ile mi, imansız mı gider, hepsi levh-i mahfuza yazılmıştır. (Miftahülcenne)

************
Soru: Katil öldürmeseydi maktül yine ölecek miydi?



Cevap:

Kader konusunda merak edilen bir soru da; bir cinayet hadisesinde, eğer katil öldürmeyecek olsaydı, maktulün yaşayıp yaşamayacağı meselesidir. Acaba katil öldürmeseydi, maktul başka bir sebepten dolayı yine ölecek miydi? Yoksa yaşamaya devam mı edecekti? Sorumuzun cevabına geçmeden önce, cevapta kullanacağımız “sebep” ve “netice” kavramlarının manasını öğrenelim; Bir cinayette katil sebeptir. Zira bu hadise onun müdahalesi ile vukua gelmiştir. Maktul yani öldürülen kişi ise neticedir. Zira katilin fiilinden o etkilenmiştir. Demek sebep dediğimizde katili, netice dediğimizde ise; maktulu anlayacağız. Şimdi geldik sorumuzun cevabına: Cenab-ı Hak bu alemde, her neticeyi bir sebebe bağlamıştır. Mesela, bir çocuk neticedir. Sebep ise; anne ve babasıdır. Cenab-ı Hak, o çocuğun yaratılmasını, o anne ve babadan takdir etmiştir.

Buna; “Kader’in sebep ile neticeye aynı anda taalluku” denilir. Bu sırrı bilmeyen bir kısım insanlar, sebep ile netice için ayrı birer Kader olduğunu zannettiklerinden, yani anne-baba ile çocuğu ayrı ayrı nazara aldıklarından dolayı, bunun neticesi olarak; “madem ki, onun Kader’inde dünyaya gelmek yazılmıştır, anne-baba olmasa da dünyaya gelecektir” gibi yanlış bir hükme ulaşmışlardır. Diğer bir kısım ise, sebeplere, hakiki tesir verdiklerinden, “anne babası olmasaydı, O çocuk dünyaya gelmezdi” demişlerdir. Halbuki bu konudaki en doğru söz şudur: “Kader, sebep ile neticeye beraber baktığından, sebebin yokluğu farzedildiğinde, netice için söylenebilecek bir söz yoktur. Yani eğer anne-babası olmasaydı, çocuk dünyaya gelir miydi? sorusuna Ehl-i sünnet âlimleri: “ne olacağı bizce meçhuldür, bu konuda bir fikir yürütülemez” şeklinde cevap vermektedirler. Zira ortada bir gerçek vardır ki, o da; çocuğun, anne babasından meydana gelmiş olmasıdır. Anne babanın yokluğu farzedildiğinde, çocuğun dünyaya gelip gelmeyeceğine ne ile hüküm edilecektir. Dolayısıyla, Cenab-ı Hakkın, o çocuğu başka bir anne-babadan gönderip, göndermeyeceği hakkında bir tahmin yürütülemez.

Yada, birisi Erzurum'dan, diğeri İstanbul'dan gelen iki kişinin Ankara'da buluştuklarını farzedelim. Bunlardan birisi şöyle dese; “Buraya gelmeseydik, görüşemezdik”, diğeri ise şöyle dese; “Kaderde görüşmemiz yazılmış, buraya gelmeseydik yine görüşürdük.” Bu sözlerden ikisi de yanlıştır. Çünkü Cenab-ı Hakk’ın ilmi ve Kader yazısı, malum olan onların buluşmalarına tabidir. Eğer malum olan; bu iki kişinin Ankara'ya gitmeleri, yok farzedildiğinde, başka bir yerde buluşup, buluşmayacakları konusunda hiçbir şey söylenemez. Şimdi geldik sorumuza; acaba katil öldürmeseydi, maktul yine ölecek miydi? Yoksa yaşayacak mıydı? Böyle bir sorunun sorulabilmesi için; Allah’ın sebep ile neticeyi aynı anda ezeli ilmi ile bilmemesini farzetmek gerekir. Yani Allah, katilin falan şahsı öldüreceğini ezeli ilmi ile bilemedi ve maktule bir ömür takdir etti, daha sonra katil, maktulü daha takdir edilen ecelin sonuna ulaşmadan yakaladı ve öldürdü. Sanki onu öldürmeseydi, o daha yaşayacaktı. Bu ise mümkün değildir. Zira Allah'ın ezeli ilmi, sebep ile neticeyi aynı anda kuşatır. Allah ezelde, katilin falan şahsı öldüreceğini bildiği için, falan şahsa o kadar bir ömür tayin etmiştir. Eğer katil o kişiyi öldürmeyecek olsaydı, belki Allah o kişiyi, o saatte başka bir sebepten öldürebilirdi yada ona daha fazla bir ömür takdir edebilirdi. Demek sorumuzun altında, Allah'ın ezeli ilminin katil ve maktule aynı anda taallukunun düşünülememesi, sanki Allah'ın maktule ömür takdir ederken, katilinden habersiz olması gibi bir hezeyan yatmaktadır. Demek ki bu sorunun altında yatan cehalet; ilmin maluma tabi olması kaidesi ile, Allah'ın ezeliyet sıfatını bilmemektir. Eğer ilahi takdirin sebep ile neticeyi aynı anda dikkate alarak yazıldığı bilinseydi, bu soru sorulmazdı. Şimdi bu soruya verilecek tek cevabı bir kere daha tekrar ederek bu meseleyi tamamlayalım: Allah'ın ezeli ilmi, sebep olan katili ve netice olan maktulu aynı anda kuşatmıştır. Allah katilin, iradesini kullanarak maktulü öldüreceğini bildiği için, maktule o kadar bir ömür takdir etmiştir. Eğer katil öldürmeyecek olsaydı, maktule ne olacağı sadece Allah'ın bilebileceği bir iştir. Belki Allah ona daha uzun bir ömür takdir ederdi, belki de başka bir sebeple canını alırdı.

_________________


Elif gibi yalnızım,
Ne esrem var, ne ötrem.
Ne beni durduran bir cezmim,
Ne de bana ben katan bir şeddem var.
Ne elimi tutan bir harf,
Ne anlam katan bir harekem...
Kalakaldım sayfalar ortasında.
Bir okuyan bekledim,
Bir hıfzeden belki...
Gölgesini istedim bir dostun med gibi…
Sızım elif sızısı...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://kutluforum.bedavaforum.biz
@bdulKadir
Adminstratör


Mesaj Sayısı: 6237
Rep Gücü: 10014019
Rep Puanı: 97
Kayıt tarihi: 17/03/09
Yaş: 51
Nerden: İzmir

MesajKonu: Geri: KADERLE İLGİLİ AKLA TAKILAN SORULAR VE CEVAPLAR   Çarş. Ekim 21, 2009 4:58 pm

Kader değişir mi?

Sual: Dua ile kader değişir mi? (ALLAH yazdıysa bozsun) deyimindeki mana nedir? Dua etmeyi dilemek de kaderden mi? Kaderin ömrü nereye kadardır? Ezeli mi, yoksa ebedi mi? Kaderin de bir kaderi var mı?
CEVAP
Önce kaza ve kader ile çeşitlerini bilmek gerekir.
Kader, ALLAHü teâlânın, olacak şeyleri ezelde bilmesidir. Kaza, kaderde bulunan şeyleri, zamanı gelince yaratmasıdır. Yani kader, maaş bordrosu gibidir. Kaza ise, bu maaşın dağıtılmasıdır. ALLAHü teâlâ, herkesin ne yapacağını, nerede nasıl öleceğini bilir. Buna, kader, kısmet, baht, nasip, talih, yazgı, alınyazısı deniyor. Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(ALLAH, onların işlediklerini ve işleyeceklerini bilir.) [Bekara 255]

Bir film tekrar tekrar gösterilse, bunu önceden seyretmiş birisi, ikinci, üçüncü defa seyrederken, (Baş rolde oynayan oyuncu, attan düşüp ölecek) dese, o dediği için mi filmdeki oyuncu ölüyor, yoksa, söyleyen daha önce seyrettiği için mi biliyor?

Takvimlere, bir yıl içinde güneşin ne zaman doğup, ne zaman batacağı, hesaplanarak yazılıyor. Güneş, takvimde bildirilen saatlerde doğup batar. Güneş, takvime öyle yazıldı diye bilinen saatlerde doğup batmaz. Takvime yazılması, güneşin doğmasına ve batmasına tesir etmez. ALLAHü teâlâ da insanların başlarına ne geleceğini bildiği için, bunları levh-i mahfuza yazmıştır. Bir âyet meali şöyledir:
(ALLAH her canlının durduğu yeri ve sonunda bırakılacağı mekânı bilir. Hepsi açık bir kitapta [levh-i mahfuzda]dır.) [Hud 6]

Kaderin değişeni de, değişmeyeni de vardır. Mesela değişmeyen ecele, ecel-i müsemma denir. Bir âyet-i kerime meali şöyledir:
(Ecel bir an gecikmez ve vaktinden önce de gelmez.) [Araf 34]

İnsanın işine göre, ömrü ve rızkı değişebilir. Kur�an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(ALLAH, dilediğini siler, dilediğini değiştirmez. Ümm-ül-kitab [levh-i mahfuz] Ondadır.) [Ra�d 39]

Ümm-ül kitap, ezeli olan kelam-ı İlahinin yazılı olduğu kitaptır. Melekler, bunu anlayamaz. Zamanlı değildir. ALLAH�tan başka, kimse bilmez. Hiç yok olmaz. Levh-i mahfuzda değişiklik olur. Bunu melekler görür. İnsanın, işine göre, ömrü ve rızkı değişir. İyiler kötü, kötüler iyi olarak değiştirilebilir. Bir başka âyet meali de şöyledir:
(Herkesin ömrü ve ömürlerin kısalması elbette kitapta yazılıdır.) [Fatır 11]

Değişebilen kaza kadere kaza-i muallak denir. Bir kimse, iyi amel yapıp duası kabul olursa, o kaza değişebilir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Kaza-i muallakı hiçbir şey değiştirmez. Yalnız dua değiştirir.) [Hakim]

(Kader, tedbirle, sakınmakla değişmez. Ama kabul olan dua, bela gelirken korur.) [Taberani]

(Sıla-i rahm ömrü uzatır.) [Taberani]

Kaderin levh-i mahfuzda yazılması kazadır. Bir kimseye takdir edilen bela, kaza-i muallak ise, o kimsenin dua etmesi de takdir edilmişse, dua eder, kabul olunca belayı önler. Duanın belayı önlemesi de kaza ve kaderdendir. Şemsiye yağmura siper olduğu gibi, dua da belaya siper olur.

Ecel-i müsemma değişmez ama; Ecel-i kaza değişebilir. Bir örnek: İki kişi, Hazret-i Davud�a birbirini şikayet etti. Azrail aleyhisselam gelip, (Bu iki kişiden birinin eceline bir hafta kaldı. İkincisinin ömrü de, bir hafta önce bitmişti; ama ölmedi) dedi. Hazret-i Davud, hayret edip sebebini sorunca cevaben dedi ki:
(İkincisinin bir akrabası vardı. Buna dargın idi. Bu gidip onun gönlünü aldı. Bunun için ALLAHü teâlâ, bunun ömrünü 20 yıl uzattı.) [Levh-i Mahfuz ve Ümm-ül-kitab risalesi]******************
RE: Dua Kaderi Değiştirir mi?
Dua-kader tartışmalarıyla ilgili kuşatıcı bir yaklaşım: "Dua geleceğimizi değiştirir. Geleceğin değişmesi kader bilgisinin değişmesi anlamına gelmez."
Dua kaderi değiştirir mi?


Kader Allahın bilgisidir, ezelidir, zaman ve mekân dışıdır. Kader bilgisi evren doğmadan da, kıyamette de sonsuzlukta da aynen var olacak. Kaderden kastımız, evrenin yaradılışından cennet cehennem yolculuğuna kadar tüm zaman-mekân akışını içeren olacaklar bilgisidir.
Kaderi anlamadan bu soru sorulamaz. Kader, yani Allahın bilgisi değişmez. Allah sonradan düşünmemiş, sonradan algılamamış, sonradan öğrenmemiştir. Tüm sonradanlıklar eksiklikten doğar ki, Allahın bilgisi, kudreti, iradesi mutlaktır. Allahın zamansız-mekânsız zatı için öncelik, sonralık imkânsızdır. Allah sadece tecellisiyle önceden ve sonradandır, zatıyla değil. Zatının önceliği sonralığı imkânsız olanın bilgisinin önceliği sonralığı da imkânsızdır.

Böyle düşününce, yeni bir soru geliyor. Kader bilgisi değişmeyecekse, geleceğim de değişmeyeceğine göre neden çalışayım veya benim suçum ne? Bu soru da bir mantık oyunudur.

Ne değişmeyecek? Siz Allahın bilgisini mi biliyorsunuz? Yani kötü bir gelecek yaşayacağınızı biliyor da, bunu mu değiştiremeyeceğinizi varsayıyorsunuz? Bilmediğiniz-bilemeyeceğiniz bir geleceği değiştirmekten nasıl söz edebilirsiniz?

Tamam da, Allah önceden biliyor ya, belli yar30; O hayalen ve mantıken bildiğimiz belli olan şeyr30;

Bu sözde de sorun var: Allahr17;ın bir şeyi önceden bilmesinden söz edilemez; çünkü O evvel-ahir, zahir-batın olarak tecellisiyle tüm âlemi kuşatan, zatıyla zaman-mekân dışı bir varlıktır. O ne önceden bilir, ne de sonradan, o uzay-zamanın dışından bilir. Sorunumuz, uzay-zamana kilitli mantığımızın bu durumu anlayamaması, ısrarla Allahr17;ı zamanın içine çekip önceye, sonraya kaydırmaya çalışmasıdır. Balık suyu anlamaz, evrenin sadece varlığına tanıklık eden, yokluğunu ancak küçük yok oluşlarla kıyaslayarak ve hayalen tahmin edebilir.

Mantığın anlamadığı bu durumu açıklamak için küçük bir ışık sunacağım r11;ki detaylı tartışmasını Sonsuzluk Yolculuğu kitabımda yaptım: Allah öyle bir kudrettir ki, O bir şey irade ederse, sadece r0;ol der ve hemen olur.r1; Bu açıdan aslında tüm evreni irade etmiş, evren de olmuştur. Hem de tüm evren ve birden ve zamansızlığın içerisinde yaşanan zaman formundar30; Bu ol deyip olması, Allahın varlığına göredir; bize göre ise r0;o bir anda olanr1; hala olup gidiyor, çünkü aslı bir an olan şey dev bir uzay-zaman akışıdır.

Bunu da anlatabilmek için küçük bir mantık paylaşacağım: Allah öyle bir kudrettir ki, zamansızlık içinde bir anın uzay-zamanını yaratır ve o bir anlık uzay-zamanın içerisine milyarlarca yıl sığdırır; o yılların bir köşesine de farklı uzay-zamanlar yerleştirir. Nihai balonun zamanı bir an, içindeki ise milyarlarca yıldır. Bir anlık dış balon söndüğünde, içinde aynı anda milyarlarca yıl yaşamış balon da ömrünü tamamlamış, onunla birlikte sönmüştür.

Zaman sanıldığı gibi evren ötesi bir sabite dayandırılabilecek bir ölçü değildir. Bir evren düzeyindeki göz açıp kapama süresinde, öteki evrende binlerce yıl yaşanabilir. Bu farklılığa yol açan, mekânın en derindeki tekrarlanma-değişim hızıdır. Zaman algısı da, zaten olay kesitlerinin bilinçte algılanma yoğunluğuna göre oluşur. Bu evrende zamanı belirleyen, maddeyi oluşturan ışığın hızıdır ve bu hız değiştiğinde bilimsel zamanlar değişir; farkındalık değiştiğinde de algılanan zamanlar değişir. Mekân yoksa zaman da yok olur. Mekânsız bir varlığın bir saniyesinden söz edilemez.

Ruhu anladıkça, farklı zamanların tek bir bilincin şimdi zamanında nasıl toplanabildiğini daha net hissedebiliyoruz. Ruh sayesinde insan asırlar öncesinin gerçeğini asırlar sonrasının hayaliyle, şu andaki mekândaki verileri, dünyanın pek çok mekânındaki verileriyle tek bir idrakte birleştirebiliyor. Hepsini şu andaki bilinçte yaşayabiliyor. Ruh madde zindanında hapsolduğu halde geçmiş geleceği bu kadar yaklaştırabiliyorsa, bir de mutlak bağımsızlığını hayal edin.

Bu kadarcık bilgi yetmeyecek biliyorum.. Belirttiğim kitaba başvurabilirsiniz. Şunu söyleyeceğim bu bağlamda: Kaderin bu muhteşem derinliğini anlamadan kaderden söz etmek, kaderle ilgili tartışmalar yapmak insanı mantıklı ve ikna edici bir sonuca ulaştırmaz.

Dönelim soruyar30; İşte bir anın içindeki bu uzun serüvenli uzay-zamandaki insanın geleceğinde duasının büyük rolü vardır. Allahın ezeliyetten bildiği, sizin yarın, ötekinin bin yıl sonra ne isteyeceğidir. Bu açıdan duanın kaderi değiştirmesi değil, duanın ilahi kabul üzerinden kaderi biçimlendirmesi demek anlamlıdır. Peygamberimiz (asm) duanın geçmişe ve geleceğe etkileri olduğunu söylerken bu anlamı ifade etmiştir. Geçmişteki günahlarınızın affedilmesine, bu yolla da kötü geçmişin yol açacağı gelecekteki musibetlerin temizlenmesine vesile olması yani..

Buradaki değişme de, bu aşaması itibariyle ezeli kader değildir. Şu kast ediliyor: Kader Allahın olacaklara dair bilgisidir, ama bu olacaklar serüveni kuralsız, ilkesiz, şartsız seçilmemiştir. Bunlara, kaderi, yani nihai ilahi seçimi-iradeyi biçimlendiren ilahi ilkeler diyelimr30; Peygamberimiz (asm) ve Kuran bunları açıklıyor.. Şükürsüz fakirleşir, anne-babaya isyan edenin bereketi, ömrü azalır vs. İlahi ilkeler açısından, geçmişte yaptıklarımız, gelecekte başımıza gelmesi gereken bir dizi alternatifler oluşturur. Biz bugünü değiştirdikçe gelecekteki alternatifleri de bize emrettiği ilkelerine göre Allah değiştirir. Her insan geçmişinden etkilenen alternatiflerle dolu bir gelecek bilgisiyle yaşamayı sürdürüyor. Bu sistemi Ruhsal Zekâ kitabımın son bölümünde açıkladım.

Adam zinaya dört nala gidiyor. Bir ay sonra düşecek ve o gün de bir kazada ölecek diyelim. Yaptıkları ilahi ilkelere vurulunca, geçmişi yüzünden bu geleceğe layık olmuş. Bu aşamadaki bilgi yazılıdır, akış düzeni açısından kayıtlarda mevcuttur. Bunları ilahi izinle rüyalarda vs görmek mümkündür. Muhtemeldir ki melekler de bu aşamadaki bilgiye muttalidir. Ancak bunlar yazılıp silinir, değişir, yenilenir.

Aynı kişi, bugün çok içten tevbe etti, işte bunu yapacağını, nurani genişlikle de olsa zamanın içinde yaşayan melekler bilemez, bugün veya şu an insanın iradesiyle ne yapacağını sadece mutlak zatıyla mahlûk âlemin ötesinde olan Allah bilebilir. Kuantum fiziği açısından, zamanın içindeki bir varlığın bir saniye sonrasını tahmin dışında bir yolla bilmesi imkânsızdır.

Dolaysıyla kişinin başına şunların bunların geleceği yazılarda belli olsa da, onlar geldiğinde ne yapmayı seçeceğini zatıyla zaman-mekân dışı olan Allahtan başkası bilemez. Nihayet tevbesi kabul edildi ise, gelecekte layık olduğu o yazılı durum ortadan kalkar, ilkeler açısından önünde yeni alternatifler konumlanır; adeta geleceği yeniden yazılır.

Kader dediğimiz nihai, ezeli bilgi ise bu sürecin tamamını kapsar. Başına gelmeye hazırlananları da, onlardan değişecek olanları da.. Dua edeceğini de, tevbe edeceğini de vs.. Allah ezeliyetten bilir.

Sonuç olarak kader yani Allahın bilgisi değişemez, çünkü sınırsızdır; çünkü zaman-mekân türünden değildir; zaman-mekânda olan olmayan, olacak olmayacak, değişecek değişmeyecek her şeyi kapsar.

Şüphesiz bu sürecin her adımı insanın iradesine bağlanmamıştır. Yığınlarca olay insan iradesiyle ilgisiz gerçekleşir; hayata, ilahi izne bağlanan binlerce irade, zaman, mekân vs dâhil olur.

Ancak, burada herkes kendi iradesini bilir. Zaten herkes de sadece kendi iradesiyle seçtiğinin şimdi veya gelecekteki doğrudan veya dolaylı sonuçlarından sorumludur. Belki bu yazı geçmişteki meraklarınızın kabulü nedeniyle karşınıza çıkarıldı. Ama, şimdi bu cümleleri kesinlikle özgür iradenizle okudunuz. Neyi isteyerek, neyi istemeyerek yaşadığınızı, neye yaptıklarınızın, neye başka şeylerin yol açtığını kolaylıkla ayırt edebilirsiniz. Kaderi iyi anlamadan insan özgürlüğünü kader ekseninde mantığa vurmak her düşüneni doğru kavrayışa sürüklemeyecektir.

Öyleyse doğru ifade şudur: Dua geleceğimizi değiştirir. Geleceğin değişmesi kader bilgisinin değişmesi anlamına gelmez. Zira kader=geçmiş-gelecek değildir; zaman-mekân üstü ezeli bilgidir. Dua ederek veya tutum değiştirerek gelecekteki belirlenmiş tehlikeden korunmuşsak, bu da kaderde mevcuttur.
*******************
Bizler, kader çizgimizin sadece yaşadığımız kısımını biliyoruz. Bundan sonrasını bilmiyoruz, ötesini göremiyoruz. Ancak Yüce Rabbimiz: "Bana dua edin; dualarınıza karşılık vereyim" [Ğâfir, 60.] buyuruyor.

Dua, henüz elimizde olmayan bir nimete ulaşmak veya içinde bulunduğumuz bir sıkıntıdan kurtulmak için yapılır. Yani, bizler dua ile mevcut halimizin değişmesini veya iyi halimizin devamını istiyoruz demektir. Bu konuda Efendimiz [s.a.v] şöyle buyurmuştur:



"Kaderi ancak dua engeller. Ömrü ancak iyilikler artırır. Kul işlediği günahlar yüzünden rızkından mahrum olur."( Hakim, Müstedrek, l, 394; ibnu Hıbban, Sahih, No: 872.)

"Dua, başa gelen sıkıntıyı gidermede ve henüz başa gelmeyeni engellemede sahibine fayda verir." (Tirmizi, No: 3548; Hakim, Müstedrek, l, 498.)

"Şüphesiz sadaka Rabbin gazabını söndürür ve kötü ölümü engeller."( Tirmizi, Zekat, 28; ibnu Hıbban, Sahih, No: 3309.)

"Rızkının genişlemesini, ömrünün uzamasını isteyen kimse, akraba hukukunu korusun."( Buhari, Edeb, 12; Müsiim, Birr, 20-22; Ebu Davud, Zekat, 46.)

Şartlarına uyan her dua muhakkak kula fayda verir. Duada samimiyet, iman, kalb uyanıklığı, helal lokma ve usanmadan devam şarttır. Her şey ilahi irade, izin ve kudrete bağlıdır. Ancak bazı hükümler ve sonuçlar bir takım sebeplere bağlandığı için, o sebeplere yapışan kimse, o sebebe bağlanan ve takdir edilen sonuçlara varır. Kul, bütün sebeplere yapıştığı halde, istediği ve beklediği sonucu alamaz ise, bu, duanın ve çalışmanın faydasız olduğunu göstermez. Belki, her istediği muhakkak olan tek varlığın sadece Allahu Teala olduğunu gösterir. Şu ayet-i kerimede öğretilen ilmi ve inceliği iyi anlayalım:

"Rasülüm de ki: Ben, Allah'ın dilediğinden başka kendime her hangi bir fayda ve zarar verecek güce sahip değilim."( A'raf/188.)

Büyük arif İbnu Ata (k.s) "Hikem" adlı eserinde der ki: "Himmetler ne kadar büyük ve hızlı olursa olsun kader sınırlarını geçemez."

Bir çeşit kader vardır ki onun gerçekleşmesi Allah tarafından kesin hükme bağlanmıştır. Bu hükmü verilen şeyin gerçekleşmesi kaçınılmazdır. Onu dua ve himmet değiştirmez. Buna "kazâ-i mutlak" denir. Yani, kesin hükme bağlanmış olması kesinleşmiş kaza demektir. Rızık, evlilik ve ecel gibi.

Bir çeşit kader vardır ki, onun gerçekleşmesi bazı sebeplere bağlanmıştır. Buna "kazâ-i muallak" denir. Yani sonucu bazı sebeplere bağlanmış kaza demektir. İşte dua, himmet ve sadaka bu kısımda fayda verir. Allahu Teala, bir hikmeti icabı o sonucu bu sebebe bağlamıştır. Kul, neyin neye sebep yapıldığını bilmediği için, sadaka, dua, tevbe, istiğfar, zikir, ibadet, taat gibi hayırlı sonuç verecek bütün sebeplere sarılmalıdır. Bunun muhakkak faydasını görecektir.

Büyük veli Mevlana Halid Bağdadi (k.s), kendisinden neslinin devamı için dua ve himmet isteyen Akka valisi Abdullah Paşa'ya şu cevabı göndermiştir:

"Biz kendimizi himmet ehli görmüyoruz. Ancak, öyle olsa bile, istenilen şeyin kaza-i muallak (meydana gelmesi sebeplere bağlanan bir kader) olduğu anlaşılmadan himmet kullanılmaz. Kesin olan kazayı (kaza-i mübremi) değil veliler, peygamberlerin himmeti bile değiştiremez. Onun sonucuna rıza gösterip Allahu Teala'ya teslim olmak gerekir. Şunu belirtelim ki, velileri inkardan sakınmak vacip olduğu gibi; onlar hakkında akideyi bozacak inanışlara gitmekten sakınmak da vaciptir. Bu aşırı ve tehlikeli inanışlar, daha çok velilere güzel zan ve aşırı muhabbet besleyen kimselerde olmaktadır. Unutmayın ki, şeytan hile ve düzen sahibidir; insanı helake götürecek her yolu dener."( Mektubat-ı Mevlana Halid, 7. Mektub.)

alıntıdır.

***********
Özetle İmam-ı Mübin: Kader demektir. Yaratılmış olan maddi ve canlı her şeyin, nasıl yaratılacakları ve nasıl sonuçlanacakları ve en son nihai durumlarının bile nasıl olacaklarının tasarlanıp hazırlandığı bir yaratılış programdır.
Hatta mana alimleri yaratılmış olan her şeyin bir ruh halinin yaratılarak yaşatıldığı ve sonrada Cenab-ı Hak tarafından kabz edildiğinden bahsederler. Nitekim Kur'anı Kerim bu konuyu desteklemektedir.
Hani Rabbin, Adem oğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış ve onları kendi nefislerine karşı şahidler kılmıştı: "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" (demişti de) onlar: "Evet (Rabbimizsin), şahid olduk" demişlerdi. (Bu,) Kıyamet günü: "Biz bundan habersizdik" dememeniz içindir. ([Linkleri görebilmek için üye olmalısınız. Üye olmak için tıklayınız...] / 172)
Ya da: "Bizden önce ancak atalarımız şirk koşmuştu, biz ise onlardan sonra gelme bir kuşağız; işleri batıl olanların yaptıklarından dolayı bizi helak mi edeceksin?" dememeniz için. ([Linkleri görebilmek için üye olmalısınız. Üye olmak için tıklayınız...] / 173)
Mana alimlerinin bahsettikleri birinci yaratılış, bir simülasyona benzetilebilir; hatta geleceken verilen haberler işte bu yaşanmış olan ruhani hayattan bu simülasyondan bilinmektedir. Cenab-ı Hak bu ruhani hayatta olup bitenleri taktir ettiği için KADER olmuştur. Ve Kaderin diğer bir adı da İmam-ı Mübin'dir.

Kitabı Mübin:
İşte Cenab-ı Hak tarafından ezelden takdir edilmiş olan Kaderin hayata geçirilmiş haline denir. Yani gözümüzle ve diğer duyularımızla algıladığımız her şey Kitab-ı Mübindir.

Kaza: İmam-ı Mübinin Kitab-ı Mübine dönüşme anına ve haline denir. Yani kaderin uygulanmasıdır.
Ve sadaka kaderi değiştirbelecek tek sebeptir.

Bakınız: 26. Söz 232. sayfa
-------------------
Üçüncü Mebhas
Kadere imân, imânın erkânındandır. Yani, "Her şey Cenâb-ı Hakkın takdiriyledir." Kadere delâil-i katiye o kadar çoktur ki, had ve hesâba gelmez. Biz, basit ve zâhir bir tarz ile, şu rükn-ü imâniyeyi, ne derece kuvvetli ve geniş olduğunu, bir Mukaddeme ile göstereceğiz.
Mukaddeme: Her şey vücudundan evvel ve vücudundan sonra yazıldığını gibi pek çok âyât-ı Kur’âniye tasrih ediyor ve şu kâinat denilen, kudretin kur’ân-ı kebîrinin âyâtı dahi şu hükm-ü Kur’ânîyi nizam ve mîzan ve intizam ve tasvir ve tezyin ve imtiyaz gibi âyât-ı tekviniyesiyle tasdik ediyor.
Evet, şu kâinat kitâbının manzum mektubâtı ve mevzun âyâtı şehâdet eder ki, Her şey yazılıdır. Ammâ, vücudundan evvel Her şey mukadder ve yazılı olduğuna delil, bütün mebâdi ve çekirdekler ve mekàdîr ve sûretler birer şâhiddir. Zîrâ, her bir tohum ve çekirdekler, kâf nûn tezgâhından çıkan birer latîf sandukçadır ki, kaderle tersîm edilen bir fihristecik ona tevdî edilmiştir ki; Kudret, o kaderin hendesesine göre zerrâtı istihdam edip, o tohumcuklar üstünde koca mucizât-ı kudreti binâ ediyor. Demek, bütün ağacın başına gelecek, bütün vâkıatı ile, çekirdeğinde yazılı hükmündedir. Zîrâ tohumlar maddeten basittir, birbirinin aynıdır, maddeten bir şey yoktur.
Hem her şeyin miktar-ı muntazaması, kaderi vâzıhan gösterir. Evet, hangi zîhayata bakılsa, görünüyor ki, gayet hikmetli ve sanatlı bir kalıptan çıkmış gibi bir miktar, bir şekil var ki; o miktarı, o sûreti, o şekli almak ya hârika ve nihayet derecede eğri büğrü maddî bir kalıp bulunmalı, veyahut kaderden gelen mevzun, ilmî bir kalıb-ı mânevî ile kudret-i ezeliye o sûreti, o şekli biçip giydiriyor. Meselâ, sen şu ağaca, şu hayvana dikkat ile bak ki, câmid, sağır, kör, şuursuz, birbirinin misli olan zerreler, onun neşv ü nemâsında hareket eder. Bâzı eğri büğrü hududlarda, meyve
Yaş ve kuru ne varsa apaçık bir kitapta yazılmıştır. (En’âm Sûresi: 59.)
ve faydaların yerini tanır, görür, bilir gibi durur, tevakkuf eder. Sonra, başka bir yerde, büyük bir gàyeyi tâkip eder gibi yolunu değiştirir. Demek kaderden gelen miktar-ı mânevînin ve o miktarın emr-i mânevîsiyle zerreler hareket ederler.
Mâdem, maddî ve görünecek eşyada bu derece kaderin tecelliyâtı var; elbette, eşyanın mürûr-u zamanla giydikleri sûretler ve ettikleri harekât ile hâsıl olan vaziyetler dahi, bir intizam-ı kadere tâbidir. Evet, bir çekirdekte hem bedihî olarak, irâde ve evâmir-i tekviniyenin ünvânı olan Kitâb-ı Mübîn’den haber veren ve işaret eden, hem nazarî olarak emir ve ilm-i İlâhînin bir ünvânı olan İmâm-ı Mübîn’den haber veren ve remzeden iki kader tecellîsi var.
Bedihî kader ise, o çekirdeğin tazammun ettiği ağacın maddî keyfiyât ve vaziyetleri ve heyetleridir ki, sonra göz ile görünecek.
Nazarî ise, o çekirdekte ondan halk olunacak ağacın müddet-i hayatındaki geçireceği tavırlar, vaziyetler, şekiller, hareketler, tesbihâtlardır ki, tarihçe-i hayat nâmiyle tâbir edilen vakit bevakit değişen tavırlar, vaziyetler, şekiller, fiiller, o ağacın dalları, yaprakları gibi intizamlı birer kaderî miktarı vardır.
Mâdem en âdi ve basit eşyada, böyle, kaderin tecellîsi var. Elbette, umum eşyanın vücudundan evvel yazılı olduğunu ifade eder ve az bir dikkatle anlaşılır.
Şimdi, vücudundan sonra her şeyin sergüzeşt-i hayatı yazıldığına delil ise, âlemde Kitâb-ı Mübîn ve İmâm-ı Mübîn’den haber veren bütün meyveler ve Levh-i Mahfuz’dan haber veren ve işaret eden insandaki bütün kuvve-i hâfızalar birer şâhiddir, birer emâredir.
Evet, her bir meyve, bütün ağacın mukadderât-ı hayatı onun kalbi hükmünde olan çekirdeğinde yazılıyor. İnsanın sergüzeşt-i hayatıyla beraber, kısmen âlemin hâdisât-ı mâziyesi, kuvve-i hâfızasında öyle bir sûrette yazılıyor ki, güyâ hardal küçüklüğünde bu kuvvecikte, dest-i kudret, kalem-i kaderiyle insanın sahife-i a’mâlinden küçük bir senet istinsâh ederek, insanın eline verip, dimâğının cebine koymuş. Tâ, muhasebe vaktinde, onunla hatırlatsın; hem, tâ mutmaîn olsun. Ki, bu fenâ ve zevâl herc ü mercinde bekà için pek çok aynalar var ki, Kadîr-i Hakîm, zâillerin hüviyetlerini onlarda tersîm edip, ibkà ediyor. Hem, bekà için pek çok levhalar var ki, Hafîz-i Alîm, fânîlerin mânâlarını onlarda yazıyor.
Elhâsıl: Mâdem en basit ve en aşağı derece-i hayat olan nebâtât hayatı bu derece kaderin nizâmına tâbidir; elbette, en yüksek derece-i hayat olan hayat-ı insaniye, bütün teferruâtıyla, kaderin mikyâsıyla çizilmiştir ve kalemiyle yazılıyor. Evet, nasıl katreler buluttan haber verir, reşhalar su menbaını gösterir, senetler, cüzdanlar, bir defter-i kebîrin vücuduna işaret ederler; öyle de, şu meşhudumuz olan, zîhayatlardaki intizam-ı maddî olan bedihî kader ve intizam-ı mânevî ve hayatî olan nazarî kaderin reşhaları, katreleri, senetleri, cüzdanları hükmünde olan meyveler, nutfeler, tohumlar, çekirdekler, sûretler, şekiller, bilbedâhe Kitâb-ı Mübîn denilen irâde ve evâmir-i tekviniyenin defterini ve İmâm-ı Mübîn denilen ilm-i İlâhînin bir divânı olan Levh-i Mahfuz’u gösterir.

Aslında olayı şöyle izah edelim :

Tam olarak kader değişmez yani Lehvi Mahfuzda yazılı olan kader kitabı değişmez. Ama levhi mahv ve isbatta değişiklikler olabilir. Zirâ Levh-î Mahv ve ispatta olan mukadderât belli şartlara bağlı olarak gelmektedir. O şartların gerçekleşip gerçekleşmemesi, mukadderâtı etkiler. Mesela; gelecek bir musibet, kişinin davranışlarına bağlanabilir. Şunu yapar ise veya şunu yapmaz ise şeklinde bir şart olabilir. İşte o şartın tahakkuk edip etmemesine bağlı olarak mukadderât ya gerçekleşir veya gerçekleşmez. Ancak Levh-i Mahfuz da ise nihâi sonuç bellidir. Değişiklik mümkün değildir.

Kaderin Değişmeyeceği Hakikatını Sadakanın Ömrü Uzatması ve Belaları Def Etmesi İle Nasıl İzah Edeceğiz? Kaderin değişmeyeceğini kabul ettiğimizde, bu seferde şöyle bir mesele ortaya çıkıyor: Peygamber Efendimiz (sav), sadaka verenin ömrünün uzayacağını, sadakanın belayı def edeceğini ve akraba ziyaretinin rızık ta artmaya ve berekete sebep olacağını hadisleriyle bizlere bildirmiştirBu hadisleri de tek başına mütalaa ettiğimizde sanki şöyle bir netice çıkıyor:
Mesela, ALLAH kuluna 60 senelik bir ömür takdir etti, ve kulunun bu kadar yaşayacağını ezeli ilmi ile biliyor Ancak bu kul sadaka verdi ve ALLAHın takdirinden fazla olarak 70 sene yaşadı
Yada ALLAH ona bir musibetin geleceğini ezeli ilmi ile biliyordu, ancak o kişi bir sadaka verdi ve bu sadaka o musibetin gelmesini önledi Netice de sanki ALLAH'ın bilgisine ters bir durum ortaya çıktı ALLAH onun öleceğini veya ona musibetin geleceğini bilirken, ölüm ve musibet ona gelmedi, yani kaderi değişmiş oldu
O halde bu iki meselenin; yani kaderin değişmeyeceği, çünkü kaderin ALLAH'ın nihayetsiz ilminin bir unvanı olduğu ve ALLAH'ın ilminde artma ve eksilme söz konusu olamayacağı meselesiyle, sadakanın ömrü uzatması, belaları defetmesi gibi kaderde değişiklik olabileceğini ifade eden hadisleri bir arada mütalaa etmemiz gerekiyor
Bu kısa izahtan sonra, şimdi "kader değişir mi? sorumuzun cevabına geldik:
ALLAH'ın iki farklı kader defteri vardır Bunlardan bir tanesi: "levh-i mahvı isbat"tır, diğeri ise "levh-i mahvı âzam"dır
Levh-i mahvı ispat denilen kader defteri; Cenab-ı Hakkın yazar-bozar bir tahtasıdır Bu defterde yazılan her şey bazı şartlara bağlanmıştır ki, bu şartlar yerine getirilmezse, yazı kaza edilmez ve değişir
Mesela levh-i mahvı isbat defterinde; falan kulun 60 sene yaşayacağı yazılmıştır Ancak bu yazı, kulun sadaka verme şartına bağlanmıştır Eğer o kul sadaka verirse, bu kadar yaşar, vermezse, daha az yaşar
Yada ispat levhasında ki yazı şöyledir: falanca kul, kalp ameliyatı olursa 70 sene yaşayacak, olmazsa 60 sene yaşayacakBu kul, hangi şartı yerine getirirse, o şartın neticesi kaza edilip, diğer yazı silinmektedir
İşte sadakanın ömrü uzatması, belayı önlemesi gibi değişiklikler kaderin bu defterinde olmaktadır ALLAH o kuluna bu defterde bir bela yazmış ve bu belanın gelmesini sadaka vermemesi şartına bağlamıştır O kul sadaka verdiğinde, belanın şartı meydana gelmediğinden yazı silinir ve musibetin gelmesi o kul hakkında kaza edilmez
Nitekim Ra'd suresinin, 39. ayetinde ALLAH şöyle buyurmuştur:
"ALLAH dilediği şeyi mahveder, dilediğini sabit kılar Kitabın aslı olan levh-i mahfuz onun katındadır" Bu ayette belirtilen "ALLAH'ın dilediği şeyi mahvetmesi" yani; yaratmaması ile yapılan değişiklik, bu levhada olmaktadır Demek bu ayet bize değişen kader levhası olan "levh-i mahvı ispattan" haber vermektedir
Kaderin bu levhasında değişiklik olurken ve bu defterde ki yazıların meydana gelmesi bazı şartlara bağlanmışken, kaderin diğer defteri olan "levh-i mahvı azamda" ise hiçbir değişiklik olmamaktadır
Yani misalimizdeki kulun, sadaka verip vermeyeceği, kalp ameliyatı olup olmayacağı, akraba ziyareti yapıp yapmayacağı gibi hususlar, ALLAH'ın ezeli ilmi ile bilindiğinden dolayı ALLAH değişmeyecek en son neticeyi bu levhaya yazmıştır Bu levha ALLAH'ın nihayetsiz ilminin bir tecelligâhıdır
Ancak burada ilmin mâlûma tabi olması kaidesini ve ALLAH'ın zaman ve mekandan münezzeh olduğunu ifade eden ezeliyet sıfatını unutmamak gerekir Yani ALLAH'ın bu bilgisi, bizi bir işe zorlamamakta, bilakis biz irademizle neyi yapacaksak ALLAH onu bilmektedir.

Konuya ilişkin meseley Risale-i Nurun Lemalar adlı kitabının 16. Lemasının 106 ve 107. sayfalarında tam açıklama getirilmiştir.


16. LEMA

1- (Sadakaya işaret eden Hadis)

Aziz, sıddık kardeşlerim Hoca Sabri (r.h.), Hafız Ali (r.h.), Mes’ud (r.h.), Mustafa’lar (r.h.), Hüsrev (r.h.), Refet (r.h.), Bekir Bey (r.h.), Rüştü (r.h.), Lütfi’ler (r.h.), Hafız Ahmed (r.h.), Şeyh Mustafa (r.h.), vesaire...
Sizlere, meraklı ve medar-ı sual olmuş dört küçük meseleyi, malûmat kabilinden muhtasar bir surette beyan etmekliğe, kalbimde bir hatıra hissettim.
Kardeşlerimizden Çaprazzâde
BİRİNCİSİ Abdullah Efendi gibi bazı adamlar, ehl-i keşiften rivayeten, bu geçen Ramazan’da Ehl-i Sünnet ve Cemaat için bir ferec, bir fütuhat olacağını haber verdikleri halde, zuhur etmedi. Böyle ehl-i velâyet ve keşif neden hilâf-ı vâki haber veriyorlar? Benden sordular. Ben de, birden, sünuhat kabilinden olarak verdiğim cevabın muhtasarı şudur:
Hadis-i şerifte vârit olmuştur ki, "Bazen belâ nâzil oluyor; gelirken karşısına sadaka çıkar, geri çevirir." Şu hadisin sırrı gösteriyor ki, mukadderat, bazı şerâitle vukua gelirken geri kalır. Demek, ehl-i keşfin muttali olduğu mukadderat mutlak olmadığını, belki bazı şerâitle mukayyet bulunduğunu ve o şerâitin vuku bulmamasıyla o hadise de vukua gelmiyor. Fakat o hadise, ecel-i muallâk gibi, Levh-i Ezelînin bir nevi defteri hükmünde olan Levh-i Mahv-İspatta mukadder olarak yazılmıştır. Gayet nadir olarak Levh-i Ezelîye kadar keşif çıkar. Ekseri oraya çıkamıyor.
İşte bu sırra binaen, geçen Ramazan-ı Şerifte ve Kurban Bayramında ve daha başka vakitlerde, istihraca binaen veya keşfiyat nevinden verilen haberler, muallâk oldukları şerâiti bulamadıkları için vukua gelmemişler ve haber verenleri tekzip etmiyorlar. Çünkü mukadder imiş, fakat şartı gelmeden o da vukua gelmemiş.
1 Onun adıyla. Hiçbir şey yoktur ki Onu hamd ile tesbih etmesin. Selâm, ALLAH’ın rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.

1- el-Hâkim, el-Müstedrek, 1:492.


Evet, Ramazan-ı Şerifte bid’aların ref’ine Ehl-i Sünnet ve Cemaatin ekseriyetle hâlis duası bir şart ve bir sebeb-i mühim idi. Maalesef camilere Ramazan-ı Şerifte bid’alar girdiğinden, duaların kabulüne sed çekip ferec gelmedi. Nasıl ki, sabık hadisin sırrıyla, sadaka belâyı ref’ eder; ekseriyetin hâlis duası dahi ferec-i umumîyi cezb eder. Kuvve-i cazibe vücuda gelmediğinden, fütuhat da verilmedi.
İKİNCİ MERAKLI SUAL
Bu iki ay zarfında heyecanlı bir vaziyet-i siyasiye karşısında bana, hem alâkadar olduğum çok kardeşlerime kavî bir ihtimalle ferah verecek bir teşebbüs etmek lâzımken, o vaziyete hiç ehemmiyet vermeyerek, bilâkis, beni tazyik eden ehl-i dünyanın lehinde olarak bir fikirde bulundum. Bazı zatlar hayret içinde hayrette kaldılar. Dediler ki: "Sana işkence eden bu mübtedi’ ve kısmen münafık baştaki insanların takip ettikleri siyaseti nasıl görüyorsun ki ilişmiyorsun?" Verdiğim cevabın muhtasarı şudur ki:
Bu zamanda ehl-i İslâmın en mühim tehlikesi, fen ve felsefeden gelen bir dalâletle kalblerin bozulması ve imanın zedelenmesidir. Bunun çare-i yegânesi nurdur, nur göstermektir ki, kalbler ıslah olsun, imanlar kurtulsun. Eğer siyaset topuzuyla hareket edilse, galebe çalınsa, o kâfirler münafık derecesine iner. Münafık, kâfirden daha fenadır. Demek, topuz böyle bir zamanda kalbi ıslah etmez. O vakit küfür kalbe girer, saklanır, nifaka inkılâp eder. Hem nur, hem topuz-ikisini, bu zamanda benim gibi bir âciz yapamaz. Onun için, bütün kuvvetimle nura sarılmaya mecbur olduğumdan, siyaset topuzu ne şekilde olursa olsun bakmamak lâzım geliyor.
Amma maddî cihadın muktezası ise, o vazife şimdilik bizde değildir. Evet, ehline göre kâfirin veya mürtedin tecavüzatına sed çekmek için topuz lâzımdır. Fakat iki elimiz var. Eğer yüz elimiz de olsa, ancak nura kâfi gelir. Topuzu tutacak elimiz yok.
ÜÇÜNCÜ MERAKLI SUAL
Bu yakında İngiliz ve İtalya gibi ecnebîlerin bu hükümete ilişmesiyle, eskiden beri bu vatandaki hükümetin hakikî nokta-i istinadı ve kuvve-i mâneviyesinin membaı olan hamiyet-i İslâmiyeyi tehyiç etmekle şeâir-i İslâmiyenin bir derece ihyâsına ve bid’aların bir derece def’ine medar olacağı halde, neden şiddetle harp aleyhinde çıktın ve bu meselenin âsâyişle halledilmesini dua ettin ve şiddetli bir surette mübtedi’lerin hükümetleri lehinde taraftar çıktın? Bu ise, dolayısıyla bid’alara tarafgirliktir.
Elcevap: Biz ferec ve ferah ve sürur ve fütuhat isteriz-fakat kâfirlerin kılıcıyla değil! Kâfirlerin kılıçları başlarını yesin; kılıçlarından gelen fayda bize lâzım değil. Zaten o mütemerrid ecnebîlerdir ki, münafıkları ehl-i imana musallat ettiler ve zındıkları yetiştirdiler.
Hem harp belâsı ise, hizmet-i Kur’âniyemize mühim bir zarardır. Bizim en fedakâr ve en kıymettar kardeşlerimizin ekserisi kırk beşten aşağı olduğundan, harp vasıtasıyla vazife-i kudsiye-i Kur’âniyeyi bırakıp askere gitmeye mecbur olacaktılar. Benim param olsa, hüsn-ü rızamla, böyle kıymettar kardeşlerimin herbirisini askerlikten kurtarmak için, bedel-i nakdiye bin lira kadar da olsa verirdim. Böyle yüzer kıymettar kardeşlerimizin hizmet-i Kur’âniye-i Nuriyeyi bırakıp maddî cihad topuzuna el atmakta, yüz bin lira kendi zararımızı hissediyordum. Hattâ Zekâi’nin bu iki sene askerliği, belki bin lira kadar mânevî faydasını kaybettirdi.
Her neyse... Kadîr-i Külli Şey, bir dakikada, bulutlarla dolmuş cevv-i havayı süpürüp temizleyerek semânın berrak yüzünde ziyadar güneşi gösterdiği gibi, bu zulümatlı ve rahmetsiz bulutları da izale edip hakaik-i şeriatı güneş gibi gösterir ve ucuz ve dağdağasız verebilir. Onun rahmetinden bekleriz ki, bize pahalı satmasın. Baştakilerin başlarına akıl ve kalblerine iman versin, yeter. O vakit kendi kendine iş düzelir.
DÖRDÜNCÜ MERAKLI SUAL
Diyorlar ki: "Madem sizin elinizdeki nurdur, topuz değildir. Nura karşı muaraza edilmez ve nurdan kaçılmaz ve nurun izharından zarar gelmez. Neden arkadaşlarınıza ihtiyatı tavsiye ediyorsunuz, çok nurlu risaleleri halklara gösterilmesini men ediyorsunuz?"
Bu suale karşı cevabın muhtasar meâli şudur ki:
Baştaki başların çoğu sarhoş, okumaz. Okusa da anlamaz, yanlış mânâ verip ilişir. İlişmemesi için, aklı başına gelinceye kadar göstermemek lâzım geliyor. Hem çok vicdansız insanlar var ki, garaz veya tamah veyahut havf cihetiyle nuru inkâr eder veya gözünü kapar. Onun için, kardeşlerime de tavsiye ediyorum ki, ihtiyat etsinler, nâehillerin eline hakikatleri vermesinler. Hem ehl-i dünyanın evhâmını tahrik edecek işlerde bulunmasınlar.

_________________


Elif gibi yalnızım,
Ne esrem var, ne ötrem.
Ne beni durduran bir cezmim,
Ne de bana ben katan bir şeddem var.
Ne elimi tutan bir harf,
Ne anlam katan bir harekem...
Kalakaldım sayfalar ortasında.
Bir okuyan bekledim,
Bir hıfzeden belki...
Gölgesini istedim bir dostun med gibi…
Sızım elif sızısı...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://kutluforum.bedavaforum.biz
 

KADERLE İLGİLİ AKLA TAKILAN SORULAR VE CEVAPLAR

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
KUTLU FORUM ::  :: -