KUTLU FORUM

Bilgi ve Paylaşım Platformuna Hoş Geldiniz
 
AnasayfaKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Leyla Hanım ve şeref hanım**** mevlana muhibbi iki kadın şair

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
@bdulKadir
Adminstratör


Mesaj Sayısı: 5445
Rep Gücü: 10012187
Rep Puanı: 97
Kayıt tarihi: 17/03/09
Yaş: 49
Nerden: İzmir

MesajKonu: Leyla Hanım ve şeref hanım**** mevlana muhibbi iki kadın şair   Ptsi Kas. 09, 2009 11:52 pm




Leyla Saz / Yağmur
-

Saraylı Halk Kadını
Leyla Hanım daha çok klasik Türk müziği alanında ünlenmiş olup, Dilhayat Kalfa (1710? - 1780)'dan sonra ikinci kadın bestekarımız sayılır. Soyadı kanununun çıkmasından sonra "Saz" soyadını alacak olan Leyla Hanım, 1850 yılında İstanbul'da dünyaya gelir. Babası, II. Mahmud ve Abdülmecid dönemlerinde sarayın doktorluğunu yapmış ve "Harem-i Hümayun Hususi Tabibliği"ne getirilmiş olan Hekim İsmail Paşa (1812-1871)'dır. Sultan Abdülmecid'in tahsilini tamamlaması için Avrupa'ya gönderdiği İsmail Paşa, daha sonra padişahın "has nedim"liğine kabul edilir. Böylece Osmanlı yüksek aristokrasisine dahil olan Leyla Hanım, Sultan Abdülmecid'den Vahdeddin'e kadar bütün padişahların dönemini yaşar.

Ancak Abdülmecid sarayında geçen çocukluk dönemi yetişmesinde büyük rol oynayacaktır. Leyla Hanım, ölümünden kısa bir süre önce yapılan röportajda gözlerini adeta Sultan Abdülmecid'in sarayında açtığını söyler. Sanki ilk duyduğu sesler annesinin ninnisinden sonra sarayın duvarlarında yankılanan saz ve sözlerdir. Nitekim bu çevre onu şiire götürecek ve ilk şiirini ondört yaşında iken yazacaktır. Bu sırada Abdülmecid sarayı Tanzimat'tan sonra Osmanlı sosyal hayatında ve sanat dünyasında "Batı zevki"nin yerleştiği bir dönemi yaşamaktadır. Sarayın harem ve selamlık dairelerine piyano girmiş, Avrupa'dan getirilen öğretmenler, hanedan üyelerine ve saray mensublarına müzik dersleri vermeye başlamıştır. Leyla Hanım ilk piyano dersini burada Sultan kızlarının piyano hocası olan Madmazel Romano'dan alacak, ancak saraya gelen Türk musikisi üstadlarından yararlanmayı hiçbir zaman ihmal etmeyecektir. Bir dergide Leyla Hanım'ın besteciliği üzerine çıkmış olan yazı onun özellikle Bestekar Medeni Aziz Efendi'den ve Nikoğos Ağa' dan etkilendiğini ancak eserlerinde Batı müziği terbiyesinin içten içe sezilebileceğini ifade eder.

Leyla Hanım babasının beş yıl süren Girit Valiliği esnasında sarayda almış olduğu sanat terbiyesini geliştirir. Bu yıllarda şair tabiatının ilk meyvelerini vermeye başladığını, bir taraftan yazarken, diğer taraftan okuduğunu ve daima müzikle ilgilendiğini görüyoruz. Yine röportajdan öğrendiğimize göre artık "bütün eslaf divanlarını tekrar tekrar ve seve seve okumaya" başlamıştır. Girit'te ayrıca, Kirya Konsoksaki adında Atina Üniversitesi'nde görev yapmış bir Rum hanımdan Fransızca ve Yunanca öğrenir. Babasının Aydın'a vali olarak tayin edilmesinden sonra Leyla Hanım orada edebiyata olan yakınlığı ile tanınan Sırrı Paşa'yla evlenecektir. Böylece 19 yaşlarında Sırrı Paşa'yla beraber tekrar İstanbul'a döner. 25 yıllık evlilik hayatını eşinin mutasarrıf (vali) ve vali (umumi vali) bulunduğu ülkelerde ve bazen İstanbul'da geçirir. Evlilikle beraber kişiliği belirginleşmiş olan Leyla Hanım'ın saraya mensup diğer kadınlara pek benzemediğini görüyoruz. Saraydan yetişmiş olmasına rağmen halk arasına karışmayı ve onlarla kaynaşmayı çok sevmektedir. Leyla Hanım bu konudaki tutumunu hatıralarının "Sultan Aziz Devrinde Bir Bayramım" bölümünde şöyle anlatır:

"...Eşimle o devrin vali kızı, vali eşi debdebesiyle çok gezdim. Fakat kendimi çevremden yüksek mevkide görmekten hüzün duyuyor ve utanıyordum. Alışamadım."

Bir Çağın Nağmeleri
1895'ten sonraki hayatını eşinin ölümünden sonra İstanbul'da geçiren Leyla Hanım müzik bilgisini günden güne ilerletir. Artık beste vermeye başlar. Evi, tanınmış müzisyenlerin toplandığı bir sanat mahfili haline gelir. Son devrin biricik kadın bestekarı olarak, çoğunun güftesi kendisine ait olan iki yüz kadar şarkıya imza atar. Bu, kendisinin bestekarlık alanında ne kadar verimli olduğunu gösteren bir yekundur. Şarkılardan kırk beşi bugüne ulaşmış olup Mustafa Rona, Yirminci Yüzyıl Türk Musikisi adlı eserinde güftelerini vermektedir. Genel olarak iyi bir melodi ve ritim duygusunun ürünü, duyarlı bir kadın kalbinin temiz, içten lirizminin ifadesi olan bu eserler, ona toplum içinde layık olduğu ilgi ve alakayı kısa zamanda kazandırır. Ancak eserleri konser salonlarında pek duyulmaz. Bunun nedeni üslubundaki yüksek ve herkese açık olmayan, alabildiğine ince ve derin bir zevktir. Leyla Hanım'ın Osmanlı müzik dünyasında geçen yılları henüz zevkleri tam gölgelenmemiş bir eski dünyanın nağmelerini taşımaktadır. Yine aynı röportajda bunu bir daüssıla duygusuyla anlatır.

"Bebekle Emirgan arasında yüzlerce sandal ve içlerinde ipeklere bürünmüş kızlar... O dönemin meşhur hanendesi Nedim'in billur sesi Boğaz kıyılarını yalayarak sularda titremekte... Mehtab safalarına renk katan, Deli Fuat Paşa'nın piyano ve saz takımlarını yüklediği Boğaz 'ı çın çın öttüren mavnalar..."

Leyla Hanım, bu guruba meyletmiş dünyanın içinde eser vermeye devam eder, bunlardan biri özellikle Kurtuluş Savaşı sonrasında ünlenecek olan "Yaslı gittim şen geldim /Aç koynunu ben geldim." marşıdır. Yine ******'ün sevdiği şarkıların başında gelen ve her fasılda birkaç kez tekrarlattığı "Mani oluyor halimi takrire hicabım" dizesiyle başlayan şarkı ona aittir. Leyla Hanım’ın şarkıları Cumhuriyet döneminde Ankara ve İstanbul radyolarında birçok defa seslendirilir. Ankara Radyosu sanatçılarından Semahat Ergökmen otuz yıllık sahne hayatında Leyla Hanım'ın repertuarını, üslubunu bozmadan icra etmiştir. Çoğu hüzzam makamında olan bu eserlerden birkaçının ilk beyitleri şöyledir:

Hasretinle sine-çak garib ü mükedderim
Göksu yollarında kaldı hazinane gözlerim
(Hİcazkar- Yürüksemai)

Çeşm-i fettanın yamandır pek yaman
Tir-i müjganın da gayet can-sitan
(Karcığar)

Yürü ey bi-vefa hercayi güzel
Gönlüm o sevdadan vaz geldi geçti
(Karcığar)

Kadın Dünyasının Resmi
Leyla Hanım'ın şairliğine geçmeden önce ona dünya çapında bir önem kazandıran hatıralarından söz etmemiz gerekiyor. Bu hatıralar, saray çevresi, harem ve 19. yüzyıldaki Osmanlı kadın hayatı konusunda, gözleme dayanan tek kaynaktır. İlk bölümü 20 Ocak 1921 günü Vakit gazetesinde yayınlanmaya başlayan hatıraların ikinci bölümü 25 Nisan 1921 tarihinde İleri gazetesindeki kısımla sürmüş, ancak İstanbul'un işgal altında olduğu ve sefaletle boğuştuğu o günlerde hemen layık olduğu tepkiyi bulamamıştır. Daha sonra oğlu Yusuf Razi tarafından Fransızca'ya çevrilen ve 1922'de Paris'te Souvenirs de Leyla Hanoum Sur le Serai Imperial adıyla basılan eser gördüğü ilgi üzerine kısa sürede Almanca ve Çekçe'ye çevrilmiştir. Osmanlı sarayının "harem"i üzerindeki esrar perdesini kaldıran Leyla Hanım'ın kitabı, bu konuda yerli ve yabancı araştırmacıların uzun yıllar ilk kaynakları arasında yer alır. Şehzadelerden, Sultan hanımları ve kızlarından, cariyelerden, haremağalarından, köle tüccarlarından isimler vererek, gündelik olayların çerçevesi içinde sözeden hatıralar haremin nasıl döşendiğinden, özel eğlencelere kadar hiçbir ayrıntıyı ihmal etmeden akıcı ve zevkli biçimde anlatmaktadır. Hatıralarını 70 yaşında kaleme alan Leyla Hanım'ın hafızasına hayran olmamak gerçekten zordur. Eserinde Osmanlı sosyal hayatını ele alan ve özelde "kadın dünyası"nı resmeden Leyla Hanım bu hatıraların gelecek kuşaklar için taşıdığı önemin farkındadır. "Geçen Yüzyılda Kadın Hayatı" adını taşıyan hatıra kesitinin "Düğünler" bölümünde şöyle der:

"Düğünlerimizdeki merasim hakkında izahat vermekten maksadım, şimdiki İstanbul gençlerimizin çoğunun bilmedikleri ve büyük bir ihtimalle görmeyecekleri ve taşralılarımızın bile görmedikleri bu adetlerimizi bildirmektir."

Eski İstanbul'un gezi yerlerini, kadınların buralardan nasıl yararlandıklarını, kadın giysilerini, kadın-erkek ilişkilerini, evlerin döşeme biçimlerini, insan hayatıyla ilgili tüm araç ve gereçleri, zengin folklor malzemesini eserine koyan Leyla Hanım bir dönemin belleği olmuştur. Kadın dünyası üzerindeki hassasiyeti, müzik alanındaki biricik konumu ve şiirdeki başarısı onu "temsiliyet" durumuna getirmiştir. Bu temsiliyette onun saraylı olup halk içinde yaşamasının, yüksek kültürle diğer kültürler arasında aracı konumunda olmasının büyük payı vardır.

Küllerinden Doğan Şiirler
Leyla Hanım her ne kadar güfte ve bestelerini gözlerden ve gönüllerden uzak tutmamış olsa da, yazmış olduğu şiirlerin kitap olarak yayınlanmasına bir türlü izin vermez. Yukarıda söylediğimiz gibi küçük yaşlarından beri şiir söyleyen bu ince ve hassas kadın, yakınlarının ve dostlarının bu konudaki ısrarlarına kulak asmamıştır. Ama edebiyat dünyasından kişilerin -her nasılsa- ellerine geçen birkaç gazeli 1880 yılında Hazine-i Evrak dergisinin sayfaları arasında boy gösterir. Şiirleri tek şiir kitabı olan "Solmuş Çiçekler"in 1928 yılında yayınlanmasına kadar bir sır perdesinin ardında kalmıştır. Bir gün, Bostancı'da oturmakta olduğu köşkü, notaları ve şiirleriyle beraber yanar, kül olur. Bu olaydan sonra oğlu Yusuf Razi onun şiirlerini toplamaya karar verişini şöyle anlatmaktadır:

"Bostancı'daki köşkü yandığı gün; ne kadar yazıları notaları varsa hepsi birden mahvolunca, bunların neşrine muvafakat etmediğine nadim oldu, çünkü insan eserlerini muasırlarının nazar-ı tenkidine arz edilmeye layık addetmese bile büsbütün mahvolmasına razı olamıyor. "

Böylece kararını veren Leyla Hanım çocuklarında ve dostlarında bulunan şiirlerini toplar, ayrıca hafızasında yer alanları tekrar kaleme alır. Böylece "bir yangının külü savrulur" ateşin ve zamanın elinden kurtulan şiirlerden bir kitap doğar. Solmuş Çiçekler'in giriş kısmına Tanzimat şiirinin "Şair-i A'zam"ı Abdülhak Hamid takdirlerini belirten bir "takriz" yazacaktır. Bu takrizde Hamid, önceden Leyla Hanım'ın Divan geleneğine uyarak yazdığı bir kısım şiirlerini gördüğünü, sonraları ise onun biçim ve içerik açısından yeni olan şiirler yazdığını söyler. Bu ikinci kısım şiirlerinde bir edebi gençlik (şebab-ı edebi) hissettiğini ve bunların günden güne kıymet kazanacağını sözlerine ekler. Solmuş Çiçekler'deki şiirleri, edebiyata ilgi duyan tüm genç kadınların okuması gerektiğini belirterek sözlerini bitirir. Hamid'in bu şiirleri özellikle kadın okurlara tavsiye etmesi işlenilen konular açısından olduğu gibi, Leyla Hanım'ın kadınlara mahsus üslubu için de doğrudur.

Leyla Hanım yukarıda anmış olduğumuz Cumhuriyet gazetesindeki röportajında bütün şiirlerini ayrı ayrı sevdiğini içlerinden özel olarak bir tanesini tercih edemeyeceğini söyler. Çünkü "kalemi eliyle değil, kalbiyle" tutmuştur şiir yazarken. Bir başkasına teknik olarak güzel görünmeyecek bir tek mısranın bile onun için çok büyük kıymeti vardır. Buradan şiirlerinin, his dünyasının samimi yankıları olduğu, şiirlerini yazarken lafızdan çok manaya önem verdiği çıkarabilir. Bu tespit her ne kadar Divan tarzında yazdığı şiirler için tam doğru olmasa da diğer şiirleri için büyük ölçüde açıklayıcı ve toparlayıcıdır. Yine röportajdan şiir ve müzik arasındaki ilişkiye oldukça önem verdiğini anlıyoruz Leyla Hanım'ın, Yetiştiği dönemi kastederek "Bizim zamanımızda"der, "şiir denilince ardından besteler ve sazlar akla gelirdi. Mısralarını bir ince sazın dilinde canlandıramayan şair dünyanın en bedbahtı sayardı kendisini." Bu sözler Leyla Hanım'ın müzisyenliği şairliği arasındaki ilişkiyi daha açık görmemize yardımcı olmaktadır. O, güfte olarak yazdığı şiirleri besteliyor ve geleneğin öne çıkardığı şiir-müzik bütünlüğünü sürdürüyordu. Nitekim hemen hepsi itibariyle "aruz"un kullanıldığı Solmuş Çiçekler'deki şiirlerin çoğu "şarkı" olarak yazılmışlardır.Bu arada Leyla Hanım'ın, döneminin diğer şairleriyle olan ilişkilerini "nazire" olarak yazdığı gazel ve şarkılardan izleyebilmekteyiz. Bu anlamda Servet-i Fünun döneminin "şimşek edalı" şairi Süleyman Nazif’e bir "nazire" yazmış olduğunu ve Nazif’in onun bir gazeline "tahmis" yaptığını görüyoruz. Leyla Hanım, Nazif in "başka" redifli gazeline yaptığı nazirenin son beytinde:

Beni peyrevliğe teşvik eden olmaz Leyla
O sühansaz-ı Nazif 'in kaleminden başka
(Leyla, beni kendisini izlemeye teşvik eden olmaz
O güzel söz söyleyen Nazif 'in kaleminden başka)

demektedir. Demek Leyla Hanım, Nazif'in üslubunu kendi his ve zevkine yakın bulmaktadır. Nazif'in Namık Kemal'in sosyal konulara değinen yeni epik tarzdaki havasını Servet-i Fünun döneminde sürdürmüş olduğunu hatırlarsak. Leyla Hanım'ın Nazif’in şiirlerini belki içerik olarak değil ama hisli ve heyecanlı üslubundan dolayı beğendiğini düşünebiliriz. Bu, kalemini daima kalbiyle tuttuğunu söyleyen Leyla Hanım'ın anlayışına daha uygundur. Süleyman Nazif’in tahmisine gelince, Nazif:

Beyanın nefh-ı ruh etmekde ey hallak-ı mahiyyet
Nazif elsin mi tasrihe cesaret var mıdır hacet
Seninle iftihar eyler bugün bir ırk bir millet
Bilirler mefhar-ı nisvan-ı İslam olduğun elbet

(Ey manalar ortaya çıkaran sözün adeta ruh üflemekte
Nazif açıklamaya cesaret etsin mi buna hacet var mı
Seninle bugün bir ırk ve bir millet övünür
Bilirler İslam kadınlarının övüncü olduğunu)

diyerek duygularını belirtmektedir. Nazif’in Leyla Hanım'ın sözünü etmiş olduğumuz "temsiliyet" yönü üzerinde durduğunu görüyoruz. Bu temsiliyet şiir vadisinde kendini gösterdiği zaman Nazif biraz mübalağaya kaçarak "ruh üflemek" gibi bir özelliğin altını çizmektedir. Bütün bunlardan sonra Leyla Hanım'ın şiir vadisinde döneminin şairleri tarafından kabul gördüğünü, şiirlerinin his dünyasının yapmacıksız ifadeleri olduğunu ve şiirinin müzik yeteneğiyle içice yürüdüğünü söyleyebiliriz. Her ne kadar bestekarlığı şairliğine üstün olsa da birazdan göreceğimiz gibi o kendine has bir şiir dünyası kurabilmiştir. Bu şiir dünyasına Solmuş Çiçekler adını verse de biz bugün onların özen gösterildiğinde taptaze açtığını görebiliyoruz.

şiir
Yaramazlık edeni yok sevecek
Bunu bil uslu otur sen a bebek
Uslu durdukça seni hepsi sever
Sevilen uslu çocuk helvayı yer
Sana düşmez yaramazlık artık
Görmeyim üstünü yırtık pırtık
Gel cicim gel yanıma şöyle otur
Bir masal bir havacık söyle otur
Ne o? Lazım mı bağırmak öyle
İşte ben dinliyorum sen söyle

Şarkı
Aksetti cana vech-i münirin
Kim görse böyle olmaz esirin
Hulk-i meleksin var mı nazirin
Nakarat
Kim görse ey meh olmaz esirin
Ettikçe nazik nazik tekellüm
Subh-i saadet ile tebessüm
Hüsn-i zerafet ile tecessüm
Kim görse ey meh olmaz esirin
Parlayan yüzün cana yansıdı
Kim böyle görse olmaz esirin
Yaratılışın melek var mı benzerin

Nakarat
Kim görse ayyüzlü olmaz esirin
Nazik nazik konuştukça
Mutluluk sabahı gibi güldükçe
Zarif güzellikle göründükçe
Kim görse ayyüzlü olmaz esirin)

Şiir
Sevayi kutnu alaca giyerdik
Beğenmezdik tiril çürük basmayı
Hevenk hevenk çengellere asmayı
Yufka helva yalancı dolma yerdik
Evimizde pekmez vardı bal vardı
Yurdumuzda altın vardı mal vardı

Korsa diye diküp bize odunu
Kim kıyardı vücuduna beline
O zamanda geçse bile eline
Allah vermesün kim giyerdi onu
Anın nesini beğendiniz acep
Odundan bir kukla kesildiniz hep

Yağmur dergisi

****************************


Kadın Şairlerimizden Leyla Hanım

Tarihte yazılı eser veren kadınların yaşadığı dönem olarak Fatih devri olan 15. yy. başlangıçtır. Dönemin belli kalıplar içindeki sosyal yaşantısına rağmen kadınların şöhret sahibi olmalarında, Fatih'in kültür ve sanata, sanatçılara büyük önem vermesi erkek sanatçıların yanısıra yetenekli kadınların da kendilerini gösterebilmelerine imkan tanımıştır. Kadın sanatçılarımızın verdikleri eserlerden ilk yazılı eserler şiir dalındadır. Divan edebiyatının kurallarına sadık kalarak şiirlerini terennüm etmişlerdir. Eski dönem kadın şairlerimizden bir kısmı çevresinden destek görürken bazıları da yakın akraba engeline takılmış, bu sıkıntılar içinde eserlerini meydana getirmişlerdir. Bu şairlerimiz genellikle kültürlü bir çevrede yetişmiş, mevki bakımından iyi konumda olan erkeklerin kızları yahut eşleridirler.
Leyla Hanımın babası Moralı Zade Hamid Efendi bir kazaskerdir. Dayısı Keçecizade İzzet Molla'dır. Devrin ünlü şairleirnden ve kendisi de bir şair olan dayısından özel ders alarak yetişmiştir. Çocuk yaşta babasını kaybeden şaire aynı dönemde evlendirilmiş fakat kocasının daha ilk geceden gözüne çarpan kabalıklarına dayanamayarak bir hafta içinde boşanmıştır.
Saray kadınları ile yakın arkadaşlığı olduğu bilinir. İyi bir eğitim alarak yetişmiş oldukça kültürlü bir kadındır. Hazır cevap ve nüktedan kişiliği ile tanınan Leyla Hanım dönemine göre bir kadın için oldukça serbest deyişler söylemiştir.Kadın duygularını rahatlıkla işlemesi bakımından Mihri ile bu konuda benzerlik gösterir. Fakat onun kadar serbest bir yaşam ve ifade içinde olmadığı görülür. Dili sade ve akıcıdır. Kültürel çevreden ve yazmaktan hiç uzaklaşmamıştır. Mevlevi tarikatına mensuptur. Bir Divan’ı vardır. 1847 yılında ölmüştür.

Pür âteşim açdırma sakın ağzımı zinhâr

mısraıyla başlayan

Zâlim beni söyletme derûnumda neler var

nakaratlı şarkısı çok ünlüdür.

Galata Mevlevi hanesi kabristanında defnedilmiştir.
Eserlerinden örnekler:

GAZEL

Yârin âşıkları ile ülfeti pek güçtür güç
O peri vahşidir unsiyyeti pek güçtür güç

Sakın aldanma gönül vâ'd-i visâl-i yâre
Sonra derd ü elem ü mihneti pek güçtür güç

Beni âfv eyle eğer meclise girdiyse rakip
Çekemem doğrusu bu sıkleti pek güçtür güç

Ders-i aşkı açalım dersini vaiz kapasın
Zâhidin bârid olur sohbeti pek güçtür güç

Sohbeti yâr ile de pekçe uzatma Leylâ
O peri vahşidir ünsiyyeti pek güçtür güç


GAZEL

Her seherde Kâbei kûyında estikçe nesim
Âşıka zülfi siyahından gelir anber şemim
Naveki müjgânı gönder sinei mecruhuma
Kûşei gamda dili mahzunuma olsun nedim
Kalim bu aşk ile yanmaktan ey meh ruzüşeb
Yok bana derdü elemden başka bir yârı kadîm
Şiddeti düzahla korkutma beni gel zahida
Aşkıma nisbet benim bir şey midir narı cahim
Kûşei cennet dahi olsa safayab olmayız
Aşk ile olduk hele külhan bucağında mukim
Zulmu çok ettin bugün Leylâ'ye ey şahı cihan
Ruzi mahşerde seninle eylesin bahsi azîm


kûy: yol, semt
nesim: hoşa giden latif esen rüzgar
anber: güzel koku
şem: mum, ışık
Naveki müjgânı: kirpikten ok
sinei mecruh: yaralı sine
meh:yüz
ruz:gün
şeb: gece
narı cahim: cehennem ateşi


GAZEL
Hayâli ârızın bağı gönülde gülizarımdır
Açıldı dağlar kim sînede evvem beharımdır
Güli ümmidim açılmaz açıldı soldu hep güller
Bu gülşende figandan bihaber ancak nigârımdır
Hikâyettir sana şerhi derunumdan değil şevka
Senin aşkınla yanmak tabemahşer iftiharımdır
Neden küstün bilir hep cürmün inkâr eylemez âşık
Sebep bu infiale naleî bî ihtiyarımdır
Salın ey nahli nâzım gel nolur bir kerre serv âsa
Sarayındır bu gönlüm ande eşkim cuyibarımdır
Emanet eyledim bir tahfecik ol şahı hubane
Gönül derler anın adına Leylâ yadigârımdır


nigâr: güzel yüzlü sevgili
şerhi derun: iç, kalb açıklaması
şekva: şikayet
cürm: suç, kabahat
nalei bi ihtiyar:irade dışı inleme, figan
eşk. gözyaşı, dem
cuybar: akarsu, dere
tahfe: mekan, mevzi
hub: hoş, güzel, iyi

Araştırma
Meryem Zarifoğlu
mzarifoglu@mynet.com

Meryem Şahin

******0o0******************

Leyla Hanım
Sudur'dan Moralı Zâde Hâmid Efendi'nin kızı ve Keçecizâde İzzet Molla’nın yeğeni. Çocuk denecek yaşta babasını kaybetti, aynı dönemde evlendirildi, bir hafta içinde ayrıldı. Dönemin ünlü şairleri ve dayısı olan Keçecizade İzzet Molla'dan özel ders adı. Saray kadınlarıyla yakın ilişkisi olduğu bilinen, iyi eğitimli ve çok kültürlü bir şair. Hazır cevaplığı ve şakacılığı ile de tanınır. Mevlevî tarikatına katıldı. Mihrî Hatun kadar olmasa da kadın duygularını dile getirmesi ve döneminin koşullarında bir kadın için serbest sayılabilecek söyleyişiyle dikkat çeker. Edebî bir çevrede yaşadığı için verimli bir şair. Şiir dili açık ve sade. Bir Divanı var. 1848'de yaşamını yitirdi. Galata Mevlevihanesi kabristanında toprağa verildi. Pür âteşim açdırma sakın ağzımı zinhâr, mısrasıyla başlayan, Zâlim beni söyletme derûnumda neler var, nakaratlı şarkısı çok ünlü.


**********************************************************************

mevlana muhibbi iki kadın şair: leyla ve şeref hanım



Hz. Mevlânâ, sadece şiir söyleyen değil hakkında Yunus Emre gibi şiirler de söylenen bir sufî şairdir. Özellikle, Divan edebiyatında pekçok şair, birer Mevlânâ muhibbi ve müntesibi olarak onunla ilgili şiirler yazmışlardır. Bu durum, zamanla Mevlevilik etkisinde şiir yazma şekline de dönüştüğü izin Türk edebiyatı içerisinde bir “Mevlevî edebiyatı” doğmuştur.
Bu edebiyat, özellikle XIII. asırdan itibaren çok gelişmiş, Ahmet Fakih, Şeyyad Hamza, Yunus Emre, Sultan Veled ve Âşık Paşa’yla başlayan bu gelenek, daha sonra, Nef’i, Nabi, Neşati, Şeyh Galib, Yenişehirli Avni, Esrar Dede, Keçecizâde İzzet Molla, Enderunlu Vasıf, Akif ve Pertev Paşa gibi isimlerle Tanzimat sonrasına kadar devam etmiştir. Cumhuriyet devrinde de Yahya Kemal, Nazım Hikmet, Hasan Ali Yücel, Halide Nusret Zorlutuna gibi şairler, Mevleviliği konu alan yahut Mevlânâ övgüsü ve sevgisini dile getiren şiirler yazmışlardır. Günümüz şairleri arasında da bu tür şiir yazan şairler vardır. Fazıl Hüsnü Dağlarca, Arif Nihat Asya, Bekir Sıtkı Erdoğan, Yavuz Bülent Bakiler, Feyzi Halıcı bunlardan bir kaçıdır. Yabancı edebiyatlarda da bu tür şiirler yazılmıştır. Alman şairi Hanns Meinke, yine Alman doğu bilimcisi Annemaria Schımmel, İranlı şair Sadık Sermed, Kanadalı James George akla ilk gelen isimlerdir.
Mevlânâ konulu şiir yazanlar arasında hanım şairler de bulunmaktadır. Bunlar arasında dikkatimizi hemen çeken iki şair, Leyla ve Şeref Hanım’dır. Edebiyat çevrelerinde daha çok “pür âteşim açdırma sakın ağzımı zinhâr/Zâlim beni söyletme derûnumda neler var” mısralarıyla başlayan şarkısıyla da tanınan Leylâ Hanım, İstanbul’da doğmuştur. Doğum tarihi bilinmemektedir. Şairliğinde en büyük tesir, Mevlevi tarikatına mensup dayısı, şair Keçecizâde İzzet Molla’dır. Onu kendisine şiirde üstad kabul eden Leyla Hanım’ın şairliğe yönelmesinde aile çevresinin de tesiri olduğu muhakkaktır. Zira münevver bir aile ortamında yetişmiştir. Edebiyat tarihçileri onun “derviş ruhlu, hür fikirli ve olgun bir kadın” olduğunu belirtirler.
Çok kısa süren bir evliliğinin ardından eşinden ayrılıp kendini tamamen edebiyata veren Leyla Hanım, tam anlamıyla bir Mevlânâ muhibbidir. Ama, onun Mevlânâ ile ilgili şiirlerinin temelinde sadece mücerret bir Mevlânâ sevgisi yatmaz. Söylendiğine göre o, Mevlevilik tarikatına intisap etmiş, 1848 yılında vefat edince de, bu intisabından dolayı Galata Mevlevihânesi bahçesine defnedilmiştir.
Leyla Hanım’ın bir Mevlânâ müntesibi olarak yine bir Mevlevi şair olan Şeyh Galib’e de hususi bir alakası vardır. Bu yüzden şiirlerinde Şeyh Galib’in etkisi oldukça fazladır. Onu adeta kendisine şiir vadisinde, dayısı İzzet Molla’dan sonra ikinci üstat olarak kabul etmiş, onun çizgisinde şiirler yazmıştır.
Leyla Hanım’ın şiirlerinde de diğer divan şairlerinde olduğu gibi asıl tema aşktır. Bu duygu işlenirken aşkın beşeri boyutuyla birlikte ilahi boyutu da ele alınmış, bu çerçevede bir çok gazelinin sonunda ismen Mevlânâ da anılmıştır. Ayrıca Mevlânâ ile ilgili müstakil şiirleri de vardır.
Şeref Hanım ise (1809-1861) Mevlana muhibbi bir başka kadın şairimizdir. O da Leyla Hanım gibi kültürlü bir aile ortamında yetişmiştir. Babası hem müderris hem de şair bir insandır. O da Leylâ Hanım gibi bir sadece bir Mevlânâ muhibbi değil aynı zamanda Mevlevilik müntesibidir. Kimi kaynaklara göre Kadirilikle de münasebeti vardır.
Leyla ve Şeref Hanım’ın Mevlânâ sevgisi ve bu sevgi çerçevesinde şiirler yazma şeklindeki ortak noktalarını, kişiliklerinde ve kısmen hayatlarında da görmek mümkündür. Şeref Hanım da Leyla Hanım gibi derviş ruhlu, olgun bir kadındır. Onun şiirlerinde de Mevlânâ sevgisi önemli bir yer tutar. Divanında Mevlana ve Mevlevi büyükleri için yazılmış şiirleri vardır. Yine her ikisi de hem divan geleneğinden hem de Mevlânâ muhabbetinden dolayı divanlarında tevhid, münacat ve naat türü şiirlere çokça yer vermişlerdir.
Şeref Hanım, Leyla Hanım’ın aksine ömür boyu evli kalmış fakat bir çocuk sahibi olamamıştır. O da ölümünden sonra Yenikapı Mevlevîhânesi bahçesine defnedilmiştir.
Şairlik noktasından bakıldığında ise her iki şairin de asıl önemleri yaşadıkları asrın bilinen ilk kadın şairleri olmalarıdır. Her ikisi de divan sahibidirler. Leyla Hanım, gazel ve şarkılarıyla devrinde epey bir ilgi uyandırmıştır. Dini ve tasavvufi şiirlerinde de çok başarılıdır. Ayrıca Farsça şiirler söyleyebilecek kadar da bu dile hâkimdir. Yine dayısı ve Hocası İzzet Molla’nın bazı beyitlerini tazmin bir gazelini tahmis etmesi, Bağdatlı Ruhi’nin terkib-i bendine nazire yazması gibi özellikleri de vardır.
Şeref Hanım ise vezne hâkimiyeti, kusursuz söyleyişi, duygu ve hayal inceliği bakımından Leyla Hanım’dan daha üstün bir şairdir. Kuvvetli nazım tekniği, sade dili, mahalli söyleyişlere yer vermesi yönüyle dikkat çekmiştir. Şiirlerinin çoğu dini ve tasavvufi temalıdır. Özellikle Kerbela konulu şiirlerinde ve naatlarında çok başarılıdır. Bir başka ortak yönleri ise ikisinin de hayatları boyunca geçim sıkıntısı çekmeleridir. Ama, bir kez daha söylemek gerekirse; onların müşterekleri ne olursa olsun, en önemli ortak özellikleri Mevlevi ilk kadın şairlerden olmalarıdır. Divan şiirine çok büyük bir yenilik getirdikleri söylenemese de bu yönleriyle edebiyatımızda özel bir yerde durmaktadırlar.


MUHAMMES

Genc-i esrâr-ı nihândır Hazret-i Monlâ-yı Rûm
Cism-i dervîşâne cândır Hazret-i Monlâ-yı Rûm
Şemsveş dehre ayândır Hazret-i Monlâ-yı Rûm
Reh-nümâ-yı sâlikândır Hazret-i Monlâ-yı Rûm
Şem’i bezm-i âşıkaandır Hazret-i Monlâ-yı Rûm

Etmiş ol hünkârı Mevlâ cümle şâhânın şehi
Dergeh-i vâlâsına meansûb olan çıkmaz tehî
Şems ü Mevlânâ değil mi âlemin mihr ü mehi
Rûşenâyî-bahş-dildir hâk-i râh-ı dergehî
Dest-gîr-i bî-kesândır Hazret-i Monlâ-yı Rûm
------------
Deff ü neyle bendegânı durmayıp devrân eder
Devr-i aşkın görse kâfirler dahı îmân eder
Hemçü bülbül Gülşen-i aşkında ney efgân eder
Şemm-i bûy-ı feyzi ta’tîr-i meşâm-ı cân eder
Nefha-bahşâ-yı cihândır Hazret-i Monlâ-yı Rûm

LEYLA HANIM


GAZEL
Mahzûn-ı dilem şâd et yâ Hazret-i Mevlânâ
Vîrâneyim âbâd et yâ Hazret-i Mevlânâ

Ömrüm güzer etmekde hep râh-ı mecâzîde
Bir başka yol icâd et yâ Hazret-i Mevlânâ

Küh-sâr-ı tecellîde vecd ile kemâlâtım
Reşk-âver-i Fenhâd et yâ Hazret-i Mevlânâ

Ahvâl perîşândır dünyâda vü ukbâda
Allâh için imdâd et yâ Hazret-i Mevlânâ

Ümmîd budur ancak son demde Şeref-zâra
Allâh adın evrâd et yâ Hazret-i Mevlânâ

ŞEREF HANIM

_________________


Elif gibi yalnızım,
Ne esrem var, ne ötrem.
Ne beni durduran bir cezmim,
Ne de bana ben katan bir şeddem var.
Ne elimi tutan bir harf,
Ne anlam katan bir harekem...
Kalakaldım sayfalar ortasında.
Bir okuyan bekledim,
Bir hıfzeden belki...
Gölgesini istedim bir dostun med gibi…
Sızım elif sızısı...


En son @bdulKadir tarafından Salı Kas. 10, 2009 7:04 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 2 kere değiştirildi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://kutluforum.bedavaforum.biz
@bdulKadir
Adminstratör


Mesaj Sayısı: 5445
Rep Gücü: 10012187
Rep Puanı: 97
Kayıt tarihi: 17/03/09
Yaş: 49
Nerden: İzmir

MesajKonu: Geri: Leyla Hanım ve şeref hanım**** mevlana muhibbi iki kadın şair   Salı Kas. 10, 2009 12:09 am

resat nuri guntekinin calikusu adli eserinde geçer

"pür atesim, açtirma benim agzimi zinhar,
zalim beni söyletme derûnumda neler var!
bilmez miyim ettiklerini, eyleme inkar,
zalim beni söyletme, derûnumda neler var!"

ikinci kıtası da şöyledir:

"sen sineme hep başka çiçekler takıyordun
uftâdene hep böyle uzaktan bakıyordun
dûçar olalı hicrine her daim yakıyordun
zalim beni söyletme derûnumda neler var"




sözleri leyla hanım'a, bestesi celal bıçakçı'ya ait aksak usullü, hicaz bir şarkıdır. şarkının adı, pür ateşim, açtırma benim ağzımı zinhar'dır.
(kays el mecnun, 25.05.2005 18:08 ~ 18:10)

_________________


Elif gibi yalnızım,
Ne esrem var, ne ötrem.
Ne beni durduran bir cezmim,
Ne de bana ben katan bir şeddem var.
Ne elimi tutan bir harf,
Ne anlam katan bir harekem...
Kalakaldım sayfalar ortasında.
Bir okuyan bekledim,
Bir hıfzeden belki...
Gölgesini istedim bir dostun med gibi…
Sızım elif sızısı...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://kutluforum.bedavaforum.biz
 

Leyla Hanım ve şeref hanım**** mevlana muhibbi iki kadın şair

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

 Similar topics

-
» Mevlana Celaleddin Rumi'den..
» Leyla Tuğutlu
» LEYLA MI KAYS MI- GÖNÜLDEKİ MECNUN..?
» Kabir azabı çeken kadın
» Kocası Öldüğü İçin, Birden Fazla Erkekle Evlenen Kadın, Ahirette Hangi Kocasına Eş Olur ?

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
KUTLU FORUM :: KÜLTÜR DÜNYASI :: Hayatı ve Eserleri-Kim kimdir?-