KUTLU FORUM

Bilgi ve Paylaşım Platformuna Hoş Geldiniz
 
AnasayfaKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Vefa ..vefa..vefa....Vefa İnsanlarından Vefa

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
@bdulKadir
Adminstratör
avatar

Mesaj Sayısı : 6380
Rep Gücü : 10014422
Rep Puanı : 97
Kayıt tarihi : 17/03/09
Yaş : 54
Nerden : İzmir

MesajKonu: Vefa ..vefa..vefa....Vefa İnsanlarından Vefa   Çarş. Ara. 16, 2009 4:47 am

Vefa


Vefa, dost ikliminde yetişen güllerdendir. Onu düşmanlık atmosferinde görmek nâdiratdan ve hatta mümkün değildir. Vefa, duyguda, düşüncede, tasavvurda aynı şeyleri paylaşanların etrafında üfül üfül eser durur. Kinler, nefretler, kıskançlıklar ise onu bir lâhza iflah etmez öldürür. Evet o, sevginin, mürüvvetin bağrında boy atar, gelişir, düşmanlık ikliminde ise bir anda söner gider.
Vefayı; insanın, gönlüyle bütünleşmesi şeklinde tarif edenler de olmuştur. Eksik olsa bile yerindedir. Doğrusu, kalbî ve ruhî hayatı olmayanlarda vefadan bahsetmek bir hayli zordur. Konuşurken doğru beyanda bulunma, verdiği sözlerde, ettiği yeminlerde vefalı olma gönül hayatına bağlıdır. Kendini yalan ve aldatmadan kurtaramayan; her an verdiği söz ve yeminlere muhalif hareket eden ve bir türlü yüklendiği mesûliyetlerin ağırlığını hissetmeyen iki yüzlü ve müraî tiplerin gönül hayatları olabileceğine ihtimâl vermek, sadece bir aldanmışlıktır. Böylelerinden vefa beklemek ise bütün bütün gaflet ve safderûnluk ifâdesidir.
Evet, vefasıza güvenen er geç iki büklüm olur. Onunla uzun yollara çıkan yolda kalır. Onu rehber ve rehnümâ (yol gösterici) tanıyanların gözü, daima hicranla dolar.

"Vefa umarken ondan
Doldu gözüm hicrandan
Kaldım yaya dermandan.."

Fert, vefa duygusuyla itimada şâyân olur, yükselir. Yuva, vefa duygusu üzerine kurulmuş ise devam eder ve canlı kalır. Millet bu yüce duygu ile faziletlere erer. Devlet, kendi teb'asına karşı ancak bu duygu ile itibarını korur. Vefa düşüncesini yitirmiş bir ülkede, ne olgun fertten ne emniyet vadeden yuvadan, ne de istikrarlı ve güvenilir devletten bahsetmek mümkündür. Böyle bir ülkede fertler birbirlerine karşı kuşkulu; yuva kendi içinde huzursuz, devlet teb'aya karşı uğursuzlardan uğursuz ve her şey birbirine karşı yabancıdır, tıpkı câmitler gibi. Üst üste ve iç içe olsalar bile...
Vefa, fertlerin birbiriyle kaynaşıp bütünleşmesini temin eder. Vefa sayesinde cüzler küll olur; ayrı ayrı parçalar bir araya gelerek vahdete ulaşır. Vefa duygusu varıp sonsuzluğa erince, ötelerden gelen tayflar, kitlelerin yolunu aydınlatır ve toplumun önünü kesen bütün tıkanıklıkları açar. Elverir ki o toplum, vefa duygusuyla olgunlaşmış ve onun kenetleyici kollarına kendini teslim etmiş olsun.
Bir düşünceye gönül mü verdin; bir ideâle mi bağlandın; varıp biriyle dostluk mu kurdun, gel! Diriğ etmeden ver canını o uğurda, servetin yağma olup gitsin. Fakat vefalı ol! Zira Hakk katında da halk katında da en çok itibar gören "vefa" ve vefalılardır.
"Bana Hak'tan nida geldi;
Gel ey âşık ki mahremsin,
Bura mahrem makamıdır;
Seni ehl-i vefa gördüm." Nesimî
Âdem Nebi (as), yüzüne kapanan kapıları gönlünde taşıdığı sırlı vefa anahtarıyla teker teker açtı ve "gufran" çeşmelerine ulaştı. Aynı hâdisede azgınlaşan iblis ise göz göre göre gitti kendini vefasızlık gayyasına atarak boğuldu.
Tufan peygamberi de asırlarca süren ızdıraplı, fakat vefalı bir hayat yaşadı. Yıllar yılı bütün tembih ve ikazlarının, cemaatinin büyük bir kesiminde tesir icra etmemesi, onu, bağlı bulunduğu kapıya karşı vefa hissinden döndüremedi. Ondaki bu vefa düşüncesiydi ki yerlerin ve göklerin hışımla insanlığın üzerine yürüdüğü hengâmda, ona bir necât gemisi oldu.
Hakk'ın dostu ve nebiler babası, Nemrut'un ateşini göğüslerken ne kadar vefalıydı! Onun gökleri velveleye veren"hasbî hasbî!" şeklindeki vefa solukları, öteler ötesinden coşup gelen rahmet esintileriyle birleşince, cehennem gibi ateşlerin bağrı "berd-ü selâm"a [1] döndü.
Kudsîler ordusunun Öncüsü, gelmiş ve geleceklerin en birincisi, kimseye müyesser olmayan semâlar ötesi seyahata, ruhundaki vefa duygusu sayesinde muvaffak oldu. Evet, o bu sayede meleklerin varıp ulaşamadığı iklimlere ulaştı ve hiçbir fânînin eremediği devletlere erdi. Sonra da gözlerin kamaştığı ve gönüllerin hayrette kalıp kendinden geçtiği o mutlular âlemini, ümmetine olan vefa duygusuyla terk edip arkadaşlarının yanına döndü. Hâdiselerle pençeleşecek, karşısına çıkan bâdireleri göğüsleyecek, onları da o yüce iklimlere yükseltecekti... Dost ve arkadaşlarına karşı vefa duygusuydu O'na cennetleri ve hûrileri unutturan. Onlara karşı bir vefa sözüydü O'nu, başı semâvî ihtişamlara ulaştığı bir zamanda, bütün mânevî payeleri bir tarafa bırakarak, bu ızdıraplı ve elemli dünyaya yeniden onların yanına döndüren!..
Bütün yükselenlerin hasenât defterleri, vefa ile kapanıp vefa ile mühürlendi. Bütün yolda kalmışların çirkinlikler meşheri kitapları ise vefasızlık damgasını yedi, onunla damgalandı. Evet, üzerlerine aldıkları mükellefiyetleri, iki adım öteye götürmeden vefasızlık edip bir kenara çekilenler, zillet ve hakaret damgasını yiyerek aşağıların aşağısına itildiler. Mukaddes yük ve yolculuğa çeyrek gün bile tahammül gösteremeyip yan çizenler ise o gün bu gün doğru yolu kaybetmiş sapıklar gürûhu hâline geldiler. Nihayet dönüp dolaşıp mukaddes çile nöbeti bize gelince, en sağlam vefa yeminleriyle yürüyüp bu koca mesûliyetin altına girdik. Coşkun ve heyecanlı, azimli ve kararlı idik. Heyhât... Beklenmedik bir dev önümüzü kesti ve bozduk ettiğimiz bütün o yeminleri. Ve sonra, yeniden, her taraf çölleşmeye başladı. Bütün civanmertlikler eriyip yağ gibi gitti. Güllerin yerini dikenler aldı. Aylar güneşler peşi peşine batarken, ortalığı kasvet dolu bulutlar bastı. Bağ çöktü, bağban öldü; "petekler söndü, ballar kalmadı." Ve artık, insan nedretine maruz kalan bu devrin talihsizleri, kalbinde zerre kadar emanet ve vefa hissi bulunmayan ölü ruhlara, destan tutup yahşi çekmeye başladı. "Ne akıllı, ne centilmen!" diye alkışlamadıkları ham ervâh kalmadı ve işte, bu devreye ait milletin yüreğinden yükselen son inilti ve son inkisar.
Vefaya susamış neslimizin vefa düşüncesinin korunması dileğiyle...

"Vefa yok, ahde hürmet hiç... Emânet lafz-ı bî medlûl;
Yalan râyiç, hiyânet, mültezem her yerde, hak meçhûl!
Ne tüyler ürperir, yâ Rab! Ne korkunç inkılâb olmuş:
Ne din kalmış, ne îman, din harâb îman serâb olmuş." M.A.

Bu devrede, etrafı yalan ve mübâlağanın esiri bir sürü kara kura bastı. her gün birkaç defa yeminini bozan; her defasında ettiği ahd u peymandan dönen ve ebediyyen vefa duygusundan mahrum bir sürü kara kura!.. Lânet ediyor onlara yer ve yerdekiler, lânet okuyor onlara semâ ve semâdakiler.
Nereden çıktı bu kadar "cinsi bozuk, ahlâkı fenâ!" Hangi hâin bunlara bağrını açıp dâyelik yaptı!.. Hangi talihsiz bunları sînesinde büyüttü ve hangi uğursuz ağızlar bunlara buyurun çekti!..
Ah vefa, nerde kaldın! Bıktık şu her gün birkaç defa yemini bozup ahdinden dönenlerden. Her sözü mübâlağa, her davranışı sun'î nâmertlerden ve vefa duygusundan mahrum uğursuz gönüllerden!.. Ve nerdesiniz! Ey bir vefa düşüncesiyle sözleştiği yerde günlerce kıpırdamadan bekleyen vefalı dostlar!.. Nerdesiniz ruhuyla bütünleşmiş vefa timsali er oğlu erler!.. Nerdesiniz bir vefa uğruna harap olup, turâb olup gidenler ve çok bereketli bir devrin ak alınlı insanları!.. Kalkın; girin ruhlarımıza. Kamçılayın hayâllerimizi ve boşaltın vefa adına ne taşıyorsanız hepsini sînelerimize!.. Mertliği, yiğitliği, vefayı bütün bütün unutmuş sînelerimize. Bizleri bu yeniden diriliş yolunda Hızır çeşmesine ulaştırın! Gelin, gelin de şurada burada dolaşıp duran şu üç-beş vefalı insanı, ümitsizlik ve inkisardan kurtarın!..

Sızıntı, Eylül 1982, Cilt 4, Sayı 44
[1] Berd-ü selâm: Serin ve Emniyetli


**********************************************************************************
VEFA
Ferd, vefa duygusuyla itimada şayan olur ve yükselir. Yuva, vefa duygusu üzerine kurulmuş ise, devam eder ve canlı kalır. Millet bu yüce duygu ile faziletlere erer. Devlet kendi teb'asına karşı ancak bu duygu ile itibarını korur. Vefa düşüncesini yitirmiş bir ülkede, ne olgun fertten, ne emniyet va'deden yuvadan, ne de istikrarlı ve güvenilir bir devletten bahsetmek mümkün değildir. Vefanın olmadığı bir ülkede, fertler birbirlerine karşı kuşkulu, yuva kendi içinde huzursuz, devlet teb'aya karşı uğursuzlardan uğursuz ve her şey birbirine karşı yabancıdır, tıpkı camidler gibi.. Üst üste ve iç içe olsalar bile...


***

Bıktık şu her gün birkaç defa yeminini bozup ahdinden dönenlerden. Her sözü mübalâğa, her davranışı sun'î muâmelelerden ve vefa duygusundan mahrum uğursuz gönüllerden!.. Ve nerdesiniz! Ey bir vefa düşüncesiyle sözleştiği yerde günlerce kıpırdamadan bekleyen vefalı dostlar!.. Nerdesiniz ruhuyla bütünleşmiş vefa timsâli eroğlu erler!.. Nerdesiniz bir vefa uğruna harap olup, turâb olup gidenler ve çok bereketli bir devrin ak alınlı insanları!.. Kalkın; girin ruhlarımıza! Kamçılayın hayâllerimizi ve boşaltın vefa adına ruhlarınızda ne taşıyorsanız, hepsini sinelerimize! Mertliği, yiğitliği, vefayı bütün bütün unutmuş sinelerimize.. boşaltın da bizleri bu yeniden diriliş yolunda Hızır çeşmesine ulaştırın!


********************************************************************************

http://video.google.com/videoplay?docid=1789199257592815390#

Fethullah Gülen - Tebliğ ve Hakka Vefa -
http://www.youtube.com/watch?v=ih0eoIpvr5I



*****************************************
Sesli dinlemek İçin
Vefanın bizim bahçemizde açan bir gül olduğu ifade ediliyor ve aramızda mücerred manada vefadan sıkça bahsediliyor. Vefanın hayatımızdaki müşahhas tezahürleri nelerdir; bir mü'min neye ve kimlere karşı nasıl ve ne ölçüde vefa göstermelidir?

Vefa, dost ikliminde yetişen güllerdendir; o, sevginin ve mürüvvetin bağrında boy atar gelişir. (00.50)
Kur'an-ı Kerim, Hazreti İbrahim'i (aleyhisselam) bir vefa abidesi olarak anlatmaktadır (Necm, 53/37); bütün Peygamberlerdeki güzel hususiyetler Rasûl-ü Ekrem Efendimiz'de de mevcuttur. (03.00)
Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, ümmetine en başta Allah'a ve O'nun dinine karşı vefalı olmayı talim buyurmuştur; bu vefayı, hayatının her anında da bizzat ortaya koymuştur. Ezcümle; daha Mekke'de az sayıda insanın iman ettiği bir sırada, Nasıbin (Nusaybin) cinlerinden bir grup gelip kendisinden Kur'an dinledikten ve dinin bazı esaslarını öğrenip iman ettikten sonra, onlardan biat almış; akabinde, "Demek ki benim öbür tarafa göçme zamanım geldi. Ben ins ü cinne peygamber olarak gönderildim; Mekke'de bu işi götürecek insanlar var, bugün cinlerden de iman edenler oldu; artık vazifem bitti!" manasına gelecek sözler söylemiştir. Âdeta, bize "Vazifesiz burada durmanın âlemi yok!" demiştir. (05.05)
İnsanlığın İftihar Tablosu'nun vefasını sadece Mirac hadisesinde dahi görmek mümkündür: Abdulkuddüs Hazretleri diyor ki: "Hazreti Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) Mirac'da gökler ötesi âlemlere gitti, Sidretu'l-Müntehâya ulaştı, Cenâb-ı Allah'la konuştu. Fakat, Cennetin câzibedar güzellikleri O'nun başını döndüremedi, bakışlarını bulandıramadı. Döndü, ümmetinin arasına geri geldi. Allah'a yemin ederim, eğer ben oralara gitseydim, o mertebelere ulaşsaydım, geriye dönmezdim!." (10.30)
Bazı fıtratlarda öyle derin bir vefa duygusu vardır ki, kullandıkları eşyaları bile vefa dairesinin dışında mütalaa edemezler. Hazreti Üstad, Ankara mahkemesi esnasında, beraat kararı ile çam dağındaki ağacının kesilmesi arasında bir seçim yapması söz konusu edilince, "Beraat kararını istemem, yeter ki ağacıma dokunmasınlar!.." demiştir. (12.00)
Hazreti Sâdık u Masdûk'un "Ashabımla arama girmeyin!.." deyişindeki vefa emareleri... (15.05)
Hazreti Üstad'ın talebelerine karşı vefasını gösteren bir hali... (16.00)
Ebu Heysem, Allah Rasûlü Tebük'e giderken geri kalmıştı. Bu geri kalış ve bu gecikme, onun vicdanını öyle baskı altına aldı ve öyle rahatsız etti ki, duramadı ve hemen atına binip yola koyuldu. At yorulunca da semeri yüklendi ve yola yaya olarak devam etti. O esnâda Allah Rasûlü, bir su başında ashabıyla beraber oturuyordu. Medine canibinden bir toz bulutunun yükseldiğini görünce, "Keşke Ebû Heysem olsan" dedi. Biraz sonra da Ebu Heysem göründü; pür-telaş geliyordu. Allah Rasûlü, onun gelişinden çok memnun olmuş ve kendisini candan tebrik etmişti. Ebu Heysem ise, kendisini Allah Rasûlü'nün kucağına atarak "Yâ Rasûlallah, nerede ise helak oluyordum" demişti. (19.41)
İçinde yaşadığımız şartlara göre vefa tezahürleri... (24.54)
Hocaefendi'nin bir vefa borcu olarak ilk fırsatta ziyaret etmek istediği insanlardan bazıları... ve bazı dostlarının vefatından önceki son telefon konuşmaları... (26.30)


********
http://tr.fgulen.com/component/option,com_docman/task,cat_view/gid,161/Itemid,16/
vefa dosyasını
indir

*********************************
http://www.herkul.org/bamteli/index.php?article_id=6138
VEFA
Soru: Vefanın bizim bahçemizde açan bir gül olduğu ifade ediliyor ve aramızda mücerred manada vefadan sıkça bahsediliyor. Vefanın hayatımızdaki müşahhas tezahürleri nelerdir; bir mü’min neye ve kimlere karşı nasıl ve ne ölçüde vefa göstermelidir?

-Vefa, dost ikliminde yetişen güllerdendir; o, sevginin ve mürüvvetin bağrında boy atar gelişir. (00.50)

-Kur’an-ı Kerim, Hazreti İbrahim’i (aleyhisselam) bir vefa abidesi olarak anlatmaktadır (Necm, 53/37); bütün Peygamberlerdeki güzel hususiyetler Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’de de mevcuttur. (03.00)

-Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, ümmetine en başta Allah’a ve O’nun dinine karşı vefalı olmayı talim buyurmuştur; bu vefayı, hayatının her anında da bizzat ortaya koymuştur. Ezcümle; daha Mekke’de az sayıda insanın iman ettiği bir sırada, Nasıbin (Nusaybin) cinlerinden bir grup gelip kendisinden Kur’an dinledikten ve dinin bazı esaslarını öğrenip iman ettikten sonra, onlardan biat almış; akabinde, “Demek ki benim öbür tarafa göçme zamanım geldi. Ben ins ü cinne peygamber olarak gönderildim; Mekke’de bu işi götürecek insanlar var, bugün cinlerden de iman edenler oldu; artık vazifem bitti!” manasına gelecek sözler söylemiştir. Âdeta, bize “Vazifesiz burada durmanın âlemi yok!” demiştir. (05.05)

-İnsanlığın İftihar Tablosu’nun vefasını sadece Mirac hadisesinde dahi görmek mümkündür: Abdulkuddüs Hazretleri diyor ki: “Hazreti Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) Mirac’da gökler ötesi âlemlere gitti, Sidretu’l-Müntehâya ulaştı, Cenâb-ı Allah’la konuştu. Fakat, Cennetin câzibedar güzellikleri O’nun başını döndüremedi, bakışlarını bulandıramadı. Döndü, ümmetinin arasına geri geldi. Allah’a yemin ederim, eğer ben oralara gitseydim, o mertebelere ulaşsaydım, geriye dönmezdim!.” (10.30)

-Bazı fıtratlarda öyle derin bir vefa duygusu vardır ki, kullandıkları eşyaları bile vefa dairesinin dışında mütalaa edemezler. Hazreti Üstad, Ankara mahkemesi esnasında, beraat kararı ile çam dağındaki ağacının kesilmesi arasında bir seçim yapması söz konusu edilince, “Beraat kararını istemem, yeter ki ağacıma dokunmasınlar!..” demiştir. (12.00)

-Hazreti Sâdık u Masdûk’un “Ashabımla arama girmeyin!..” deyişindeki vefa emareleri... (15.05)

-Hazreti Üstad’ın talebelerine karşı vefasını gösteren bir hali... (16.00)

-Ebu Heysem, Allah Rasûlü Tebük’e giderken geri kalmıştı. Bu geri kalış ve bu gecikme, onun vicdanını öyle baskı altına aldı ve öyle rahatsız etti ki, duramadı ve hemen atına binip yola koyuldu. At yorulunca da semeri yüklendi ve yola yaya olarak devam etti. O esnâda Allah Rasûlü, bir su başında ashabıyla beraber oturuyordu. Medine canibinden bir toz bulutunun yükseldiğini görünce, “Keşke Ebû Heysem olsan” dedi. Biraz sonra da Ebu Heysem göründü; pür-telaş geliyordu. Allah Rasûlü, onun gelişinden çok memnun olmuş ve kendisini candan tebrik etmişti. Ebu Heysem ise, kendisini Allah Rasûlü’nün kucağına atarak “Yâ Rasûlallah, nerede ise helak oluyordum” demişti. (19.41)

-İçinde yaşadığımız şartlara göre vefa tezahürleri... (24.54)

-Hocaefendi’nin bir vefa borcu olarak ilk fırsatta ziyaret etmek istediği insanlardan bazıları... ve bazı dostlarının vefatından önceki son telefon konuşmaları... (26.30)

**********************************************************************************

Gülen'in dünyasında “derin vefa”
İki hafta önce “Fethullah Gülen'e tanıklık etmek” başlığında yazmış ve bitmeyen o yazının devamını da vaat etmiştim. Bu gün de Gülen'e tanıklığı mekan ve eşya üzerinden, bir parça da “duvar okumaları” başlığı ile sürdüreceğim. Bu aslında kesitten bakarak “derin” bir varoluşa tanıklık, parçadan bütüne yolculuk denemesidir.

İnsanın mekânla ilişkisi her zaman dikkat çekicidir. O aynı zamanda insanın fikir ve ruh kimliğini de deşifre eder. Birkaç yıl önce tanık olduğum bir “anı” resmetmeye çalışarak konuyu müşahhas hale getireyim;

Gülen'in küçük bir odası var. Gününün büyük bölümünü burada geçiriyor. Oda kendisinden az daha büyük bir salona açılıyor. Misafirlerini bu salonda ağırlıyor. Sekiz yıldır kullanılan kanepeler yıpranmış ve “değiştirelim” diye ısrar etmişler, o da gönülsüz bir şekilde “olur” demiş.

Aradan aylar geçmiş, Türkiye'de hazırlanan yeni eşyalar tam da biz oradayken geldiler. O, sanki hiç karşılaşmak istemediği bu tablodan kaçar gibi ilgisizdi. Ertesi sabah; “Efendim müsaadeniz olursa salondaki değişikliği bugün yapalım mı” sorusunu “bugün misafirlerimiz var” diyerek kelimenin tam manasıyla savuşturdu.

Bir gün sonra yine olumsuz cevap verdi bu soruya. Üçüncü gün de peşini bırakmayan “değişim” sorusuna isteksiz ve gönülsüz olarak sadece “olur” dedi.

Ortam bir anda hareketlendi, koltuklar yerlerinden sökülüyordu. Gülen de salona açılan küçük odasının kapısına başını dayamış halde olup biteni seyrediyordu. Ben de fırsat bu fırsat dedim, bütün dikkatimi Gülen'in hal ve tavırlarına yoğunlaştırdım, mimiklerindeki değişimin duygu dünyasındaki karşılığını, içinde meydana gelen dalgalanmayı anlamaya çalıştım.

Salondan ilk parça dışarı çıkarılırken, gözleri baktığı yerde daldı kaldı, çehresine derin bir hüzün çöktü, bu “ayrılık anı” pek müşkül geldi ona. Aynı hal sürüp gitti ve o, salondan çıkan her bir eşyanın arkasından, sevdiği, kader birliği yaptığı, uzun gecelerde sırdaş bildiği, gözetip kolladığı dostlarına veda ediyordu.

Çünkü o yaşadığı mekânla bütünleşir, orada her zaman içine açılan bir hayal kapısı bulur, ondan geçerek kendi “küçük ve mahrem dünyasına” yerleşir. Onun bu kadar derinden duyduğu his ve duygular, elbetteki o mekanda geçen pek çok müşahede, hatıra, tevafuk, müzakere, musahabe ve dünya kadar acı-tatlı hadiseden kaynaklanır.

Her veda anı zordur, kalbiyle yaşayanlar için daha da zordur. Kanepeler, koltuklar bir bir gitmiş, eller gelip iki sehpaya dokunmuştu ki, veda bakışları “bunları da mı götüreceksiniz!” sözüyle bölündü.

Değiştirenler kararlıydı, “Efendim, arkadaşlar daha kullanışlı iki sehpa hazırlamışlar” demekle yetindiler.

Gülen, “hiç olmazsa binada bir yerlere koyun da arada bir görelim” talebinde bulundu sessizce.

Yetmedi, kütüphaneye de el attılar, kitapları indirmeye başlamazlar mı…

Belki ki o bu kadar kapsamlı bir değişiklik düşünmüyordu.

Acı dolu ses hayretle bir kere daha kendi haline tercüman oldu; sadece “bunları da mı!...” diyebildi.

Baktı ki çok kararlılar, salondan çıktı, koridorun bitiminde soldaki odaya gitti, salondan çıkan kütüphaneni bir kısmına orada bir yer buldu…

Aşina olduğu, çay bardağını, gözlüklerini, ilaç kutusunu, kalemlerini taşıyan o iki sehpayı sürgünden kurtardı, sadece oda değiştirdiler, kütüphanenin bir bölümü de öyle…

Mekân ve insanın eşyayla münasebeti kişinin ruh rengini, zihin berraklığı, kalp duyarlılığını da ele verir. Hatta dünya görüşünü özetler, ahirete bakışına dair kapılar da açar.

Gülen'in yaşadığı evde, -nasıl olduğunu izahta zorlansam da- bir “derinlik ve ufuk” inşa edildiğini giden herkes görür.

Gülen, mekânı ve içindeki eşyaları cansız, üzerinden zaman geçtikçe yıpranıp eskiyen ve atılıp da yenisiyle değiştirilecek basitlikte görmüyor, mekân ve eşya ile “canlı” bir diyaloga geçiyor.

Eşya anlamlar deryasında dolaşıyor, “vefa” ile de tanışıyor. Orada eşya kullanıldıkça değer kazanıyor, kadim bir dost gibi “hatırlı” hale geliyor. Gülen'in tesir alanında hayat “israf etmeme” ve “iyilik gördüğünü terk etmeme” prensibi üzerine kurulmuş.

Burada eşyaya bağımlılık değil de, eşyaya “nimet” ve “Allah'ın emaneti” nazarıyla bakıp insana olduğu gibi ona da “vefa gösteren” bir “insanlık hali” söz konusu.

Her insan bir mekânın parçasıdır. Oraya hem kendisini yansıtır, hem de orada kendisini bulur. Mekânın içinde yaşanan hayat zamanla mekâna ruh katar. Ruh kazanmış mekânda eşyalar şefiyle bulmuş orkestra ahengiyle oradaki varoluş mücadelesini seslendiren bir senfoniye dönüşürler. Varlığın sırlı dünyasına vakıf insanın nazarında her şey canlıdır, her mekanın bir dili vardır, orada her şey bir yüksek gayeye hizmet eder.

İşte Gülen'in yaşadığı mekân bunun en güzel örneklerinden… Mekânın mimari tarzı, iç ve dış renkleri, tasarımı, eşyaların seçimi, kütüphane, vitrin, halılar, aydınlatma… Ve “duvarların dili” haline gelen tablolar, levhalar, sürekli dönen elektronik çerçeve…

Bu mekânda duvarların bile yükü ağır. Kâh merdiven başında, kâh koridorun, salonun duvarlarında asılı, bir kısmı da slayt olan, kimi hadis, kimi ayet, kimi anonim levhalardan bazıları;

“Buda geçer Ya Hu”

“Gerçek hür, insanların verdiği sıkıntılar kendisini gazaba sevk etmeyen, hakiki yiğit de şahsına yapılan eziyetlerden dolayı asla intikam hissine kapılmayandır.”

“İnsanı Allah'a yaklaştırmayan her nimet onun için bir afettir”

“Sevgiliden söz et aksi halde sus!”

“…Ve insan aldandı”

“Istırap en duru ilham kaynağıdır”

“Sen tohum at git, kim hasat ederse etsin”

“Allah bizi insan eyleye”

Bu levhalar insan psikolojisi açısından da okunabilir, fikir ve ruh enginliği açısından da. Mana peşinde koşanlar için çok şey söylüyor duvarlar.

Gördüğüm gerçek şu ki; burada duvarların yükü bile ağır.

“Başlangıcı zehir, neticesi şeker-şerbet bir şey varsa o da sabırdır.

“Sözün hikmet sükûtun da tefekkür olsun”

“Sakın incitme bir canı, yıkarsın arş-ı rahmanı”

“Yutmadan evvel çiğnemek ne ise, konuşmadan evvel düşünüp taşınmak da odur”

“Garaz insanı kör, sağır ve kalpsiz eder”

“Kalbin gül gibi olmalıdır ki, söz ve davranışlarında ıtır gibi koksun”

Önceki tecrübelerimden de hareketle rahat ifade edebilirim, bu sözler ne kadar derinse, burada gördüğüm insanların hali de aynı oranda bu derinliği yansıtıyor.

Burası sekine ve ruhanîlere açık iklimiyle, gönüllerin zaman ve mekân üstü âlemlere yükselmesinde bir rıhtım, bir liman, bir rampa gibidir.

Devam edelim duvarlarda dolaşmaya;

“Oldum, diyen solmuştur”

“Allah bizi insan eyleye”

“Siyah yılanla birlikte ol, nefisle birlikte olma”

“Erenlerin sohbeti artırır marifeti”

“Başkalarının ayıplarıyla meşgul olan hayat boyu hep ayıp yapar durur”

“Edepten mahrum olan Allah'ın rahmetinden de mahrum olur”

“Akıbetinden endişe etmeyenin akıbetinden endişe edin”

“Bir çeşit başkalaşan her çeşit başkalaşabilir”

“Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilirler”

“Allah'ım, ne olur ruhumun abidesini her zaman dimdik tut”

“Bir insanın imandan nasibi mahlûkata şefkati kadardır”

“Hedefi belli olmayan gemiye hiçbir rüzgâr yardım etmez”

“Ağaç kurumamışsa baharı duyar”

“İstikametin talibi ol, kerametin değil”



Öğrendim ki Gülen, göz alışıp mana kaybolmasın diye levhaları, yerlerini, çerçeveleri sık sık değiştirtiyormuş. Dil aynı olsa da bazen şivenin değişmesinde fayda mülahaza

edilmiş.

İsraf yok, eşya dahi anlam kazanıyor, tükenmiyor, eskimiyor, boyut değiştiriyor.

Eşyaya böyle bakan bir gönül insana nasıl bakar ki?

Vefalı bir dünya orası.

Orada sürekli öze dönüş yaşanıyor. Burası bir durak değil, yolculuğun bütün boyutlarıyla gönüllere aktığı, hayatın hep kıvamında hissedildiği müstesna bir yer.

Burada derin bir aidiyet ve bize ait bir medeniyet duruşu var. Buna “beşinci kat kültürü” demek yerinde olur.

Gülen, yıllar önce kaleme aldığı bir makalede Beşinci Katı anlatırken şöyle diyecektir;

“İnsan eğer bütün bütün kör değilse, bu mekâna uğradığında mutlaka onun yüzüne, gözüne, sözüne, edasına bir ruh, bir mana, bir şiir siner ve ona nice nezih hayal âlemleri kapılarını aralardı. Doğrusu bu mekân hemen her zaman, duyguları besteleyen, düşünceleri besleyen ve ruhları coşturan büyülü bir yerdi. Fakir bazen onu ayakta Mabud'a kıyam eden bir âbid, bazen bir dağın zirvesinde secdeye kapanmış bir mahviyet insanı, bazen de Yaratıcısı'na el açmış yalvaran bir gönül eri gibi tahayyül ederdim…”

Gülen anlatmaya devam ediyor; “Bu kattaki hemen her şey, suyu, havası, yeşili, dekoru ve daha değişik aksesuarıyla Beşinci Kat'ın ruh, mana ve edasına çok yakışan farklı renkte çiçekler gibiydi. Tedâî ettirdikleri şeyler itibariyle, orada cereyan etmiş dünya kadar hadiseyi ve oradan gelip-geçmiş pek çok insanı hatırlatırlardı. Mini müze yüzlerce hatıranın bir diskete sıkıştırılmış resmi veya kodlanmış bir hatıralar albümü gibiydi. Bundan dolayıdır ki, buradaki eşya, zatî değerleri itibariyle değil, şifresi oldukları hatıralar açısından ele alınmalıdır.”

Her şey gibi eşyada insan için bir imtihandır.

Ne diyeyim; çoğumuzun eşyada kaybolduğu, elinin değdiği her şeyi tükettiği, vefayı unuttuğu, nimetleri azaltarak sayılabilir hale getirdiği bir dünyada yaşıyoruz.

Neyse ki önce kendisini israf etmeyen, sonra da elinin değdiği hiçbir şeyi tüketmeyen ve böylelikle ruhunun abidesi her zaman dimdik ayakta duran hayat sahipleri de var…
mEHMED gÜNDEM

****************************


“Vefa nedir? Kimlere vefalı olmamız gerekiyor? Vefasız olmanın bedeli ve günahı var mıdır?”




Vefa, sözlükte sözünde durmak, sözünü yerine getirmek, sözünü tutmak, borcu ödemek, dostluk ve sevginin gerektirdiği davranışlarda devamlı olmak mânâlarına gelir. Müslüman’ın ahlâk güzelliğidir, erdemidir, faziletidir, doğruluğudur, dürüstlüğüdür.


Kur’ân’da birçok âyet insan sıfatıyla bizleri, muhatabımız düşmanımız da olsa vefalı olmaya çağırıyor. Müslüman zararına da olsa verdiği sözü tutan, yaptığı sözleşmelere uyan, imza koyarak taraf olduğu antlaşmalara sadık kalandır.
Kur’ân buyuruyor ki:

“Yüzlerinizi doğudan ve batıdan yana çevirmeniz birr ve takva (Allah katında makbul olan iyilik) değildir. Asıl birr ve takva; Allah’a, ahiret gününe, meleklere, Kitaba ve peygamberlere iman eden; ona olan sevgisine rağmen, malı yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, isteyip-dilenene ve kölelere (özgürlükleri için) veren; namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler ile zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda direnip sabredenlerin bu tutum ve davranışıdır.

İşte bunlar, doğru olanlardır ve müttakî olanlar da bunlardır.1

“Ey iman edenler! Yaptığınız sözleşmeleri titizlikle yerine getirin.”2

“Ahidleştiğiniz zaman, Allah’ın ahdini yerine getirin, pekiştirdikten sonra yeminleri bozmayın; çünkü Allah’ı üzerinize kefil kılmışsınızdır. Şüphesiz, Allah, yapmakta olduklarınızı bilir.3

“Verdiğiniz sözleşmeyi tutunuz. Çünkü verdiğiniz sözlerden sorguya çekileceksiniz.”4

“Kim Allah’a karşı verdiği ahdine vefa gösterirse, artık O da, ona büyük bir ecir verecektir.”5

Peygamber Efendimiz (asm) Müslümanlar arası vefanın nasıl yaşanacağı konusunda buyuruyor ki: “Müslüman Müslüman’ın kardeşidir. Ona hıyanet etmez. Ona yalan söylemez. Ona yardımı terk etmez. Her Müslüman’ın ırzı, malı ve kanı diğer Müslüman’a haramdır.”6

Öyleyse başta Hâlık’ımız, Razık’ımız, Fâtır’ımız olan Cenâb-ı Allah’a vefalı olmamız vazifemizdir, farzdır. Onun Resûlüne (asm) getirdikleri konusunda vefalı olmamız da vazifemizdir ve bu değişik hükümler içerse de farzdan sünnete kadar derecelerle üzerimizdeki yükümlülüklerdir.

Yakınlarımıza, akrabalarımıza, anne ve babamıza, kardeşlerimize, ailemize, eşimize, arkadaşlarımıza da vefalı olmamız gerekir. Ahlâk-ı hamîdemiz bize bunu da emreder. Her bir muhataba karşı vefa konusu değişir şüphesiz. Meselâ tehlike anında, elimizde bir imkân varsa, Müslüman kardeşimizi tehlikeyle baş başa bırakıp gidilmez. Ona yardım etmemiz gerekir. Vefa budur. Akrabalarımızı arayıp sormak, gerekirse yardımcı olmak, dertleriyle ilgilenmek onlara olan vefamızın gereğidir. Kur’ân buna sıla-i rahim diyor ve önemli bir görev olarak üzerimize yüklüyor.

Arkadaşlar arası verdiğimiz sözlere sadık olmamız ve vefalı davranmamız gerekir. Eğer yapılmayacak bir söz ise, söz verip sadakat göstermemek yerine, başlangıçta söz vermememiz daha doğru olur. Atalarımızın “Söz namustur” ifadesini unutmamak, verdiğimiz sözü namus saymak vefalı davranışın gereğidir.

Vefasız olmanın bedeli elbette vardır ve vefa konusuna göre değişir. Allah’ın emirlerine vefalı olmamak bize iki dünyada da kaybettirir. Sünnet-i seniyyeye vefalı olmamak bizi hüsrana uğratır. Arkadaşlarımıza doğru konularda ve dinî hizmetlerde vefalı olmamak bizi şahs-ı manevî havuzundan ve birlik ve beraberlik sevabından alı koyar, en hafif ifadeyle bizi dostsuz bırakır, arkadaşsız bırakır. İhlâsımızı ve sadakatimizi zedeleyebilir. Hizmet şevkimizi kaçırabilir.
Oysa vefalı olmakta konusuna göre büyük sevaplar, feyizler ve dereceler vardır. Her şey bir yana, rahmet vefalı olana gelir, inayet vefalı olana gelir, şefkat vefalı olana gelir. Allah’ın rızası vefalı olandan yanadır.


Dipnotlar:

1- Bakara Suresi: 177.
2- Maide Suresi: 1.
3- Nahl Suresi: 91.
4- İsra Suresi: 34.
5- Fetih Suresi: 10.
6- Riyazu’s-Salihin, 234.


*******************************************************************************
aHDE vEFAYLA iLGİLİ hİKAYE


Hz. Ömer arkadaşlarıyla sohbet ederken, huzura üç genç girerler. Derler ki :
Ey halife, bu aramızdaki arkadaş bizim babamızı öldürdü. Ne gerekiyorsa lütfen yerine getirin.

Bu söz üzerine Hz. Ömer suçlanan gence dönerek :
Söyledikleri doğru mu diye sorar.
Suçlanan genç der ki :
Evet doğru.



Bu söz üzerine Hz Ömer anlat bakalım nasıl oldu diye sorar. Genç anlatmaya başlar:
Ben bulunduğum kasabada hali vakti yerinde olan bir insanım. Ailemle beraber gezmeye çıktık, kader bizi arkadaşların bulunduğu yere getirdi. Affedersiniz hayvanlarımın arasında bir güzel atım var ki dönen bir defa daha bakıyor. Hayvana ne yaptıysam bu arkadaşların bahçesinden meyve koparmasına engel olamadım. Arkadaşların babası içerden hışımla çıktı atıma bir taş attı, atım oracıkta öldü. Nefsime bu durum ağır geldi, ben de bir taş attım, babası
öldü. Kaçmak istedim fakat arkadaşlar beni yakaladı, durum bundan ibaret, dedi. Hz Ömer:
Söyleyecek bir şey yok, bu suçun cezası idam. Madem suçunu da kabul ettin, dedi. Bu sözden sonra delikanlı söz alarak:
Efendim bir özrüm var, diyerek konuşmaya başladı:
Ben memleketinde zengin bir insanım, babam, rahmetli olmadan bana epey bir altın bıraktı. Gelirken kardeşim küçük olduğu için saklamak zorunda kaldım. Şimdi siz bu cezayı infaz ederseniz yetimin hakkını zayi ettiğiniz için Allah(cc) indinde sorumlu olursunuz, bana üç gün izin verirseniz ben emaneti kardeşime teslim eder gelirim, bu üç gün içinde yerime birini bulurum, der.
Hz. Ömer der ki:
Bu topluluğa yabancı birisin, senin yerine kim kalır ki?
Sözün burasında genç adam ortama bir göz atar, der ki:
Bu zat benim yerime kalır. O zat Hz. Peygamber Efendimizin (sav) en iyi arkadaşlarından, daha yaşarken cennetle müjdelenen Amr Ibni As’ dan başkası değildir. Hz. Ömer Amr’a dönerek:
Ey Amr, delikanlıyı duydun, der. O yüce sahabe:
Evet, ben kefilim, der ve genç adam serbest bırakılır. Üçüncü günün sonunda vakit dolmak üzere ama gençten bir haber yoktur. Medine’nin ileri gelenleri Hz. Ömer’e çıkarak gencin gelmeyeceği, dolayısıyla Amr Ibni As’a verilecek idam yerine maktulün diyetini vermeyi teklif ederler, fakat gençler razı olmaz ve babamızın kanı yerde kalsın istemiyoruz derler. Hz. Ömer kendinden beklenen cevabı verir der ki:
Bu kefil babam olsa fark etmez cezayı infaz ederim. Hz Amr Ibni As ise tam bir teslimiyet içerisinde der ki:
Biz de sözümün arkasındayız. Bu arada kalabalıkta bir dalgalanma olur ve insanların arasından genç görünür. Hz. Ömer gence dönerek derki:
Evladım gelmeme gibi önemli bir nedenin vardı neden geldin?
Genç vakurla başını kaldırır ve (günümüz insani için pek de önemli olmayan):
‘AHDE VEFASIZLIK ETTI’ demeyesiniz diye geldim der. Hz. Ömer başını bu defa çevirir ve Amr Ibni As’a der ki:
Ey Amr, sen bu delikanlıyı tanımıyorsun, nasıl oldu onun yerine kefil oldun?. Amr Ibni As Allah kendisinden ebediyyen razı olsun, vakurla kanımızı donduracak bir cevap verir:
Bu kadar insanın içerisinden beni seçti.’İNSANLIK ÖLDÜ ‘dedirtmemek için kabul ettim, der. Sıra gençlere gelir, derler ki:
Biz bu davadan vazgeçiyoruz.
Bu sözün üzerine Hz Ömer:
Biraz evvel babamızın kani yerde kalmasın diyordunuz ne oldu da vazgeçiyorsunuz, der. Gençlerin cevabı da dehşetlidir:
MERHAMETLİ İNSAN KALMADI’ DEMEYESINIZ DİYE

**********************************************************

Peygamberimizin Vefası vE Hz. Hatice` Nin Kıymeti

Bir defasında Allah Rasûlü, Hz. Hatice in kız kardeşi Hâle in, eve girmek için istediğini duymuştu. Sesini ve izin isteme tarzını Hz. Haticeye o kadar çok benzetmişti ki, heyecanla ayağa kalkmış ve,

Aman Allahım! Bu Huveylidin kızı Hâledir! demişti.

O un bu heyecan ve helacanına şahit olan Âişe validemiz ise, kadın fıtratının gereği olarak kıskanıp araya girmiş ve yıllar önce ölüp aralarından ayrılmış birisi için bu kadar ilginin sebebini sormuştu. Bir yönüyle Allahın kendisine, ondan hayırlılarını verdiğini ifade ediyor ve bu kadar ilgiyi biraz fazla buluyordu. Belki de Hatice in kadrini, bizzat Allah Rasûlü in ağzından âleme ilân etmek için . bir zemin hazırlamaydı bu..!

Allah Rasûlü ise, duyduklarından hoşlanmadığını îmâ edecek ve;

O un gibisi var mıydı? diye başladığı cümlelerini,


Allaha yemin olsun ki Allah, Bana ondan daha hayırlısını vermemiştir, insanlar . küfrederken o Bana inandı. İnsanlar Beni yalanlarken o Beni tasdik etti. İnsanlar mahrum ederken malıyla Beni o destekledi. Ve Allah, onun vesilesiyle Beni evlât olarak rızıklandırdı

şeklinde tamamlayacak ve böyle bir çıkışı tasvip etmediğini ifade edip Hz. Hatice in hatırına toz kondurmayacaktı.

Maksat hâsıl olmuştu ya, feraset ve basiret insanı Hz. Âişe validemiz de, hemen affını dileyecek ve daha sonra Hz. Hatice hakkında asla olumsuz bir şey söylememe konusunda söz üstüne söz verecekti. (1)

1 : Taberânî, Mucemul-Kebîr, 23/11; Zehebî, Siyeru Alâmi -Nübelâ, 2/112
Kaynak : Kadınlık Âleminin Sultanı, Hazreti Hatice. Bekir Burak, Rehber Yayınları 4. Baskı, . 2006, sayfa 83


***************************************

PEYGAMBERİMİZİN AHDE VEFASI


Ahde vefa, verdiği sözde durmak, yaptığı anlaşmaya sadık kalmaktır. İnsanın önemli karakterlerinden, kişiliğini oluşturan değerlerden biri de vefalı oluşudur. Yapılan sözleşmeye dikkat etmek, ahde vefanın bir başka çeşididir.

Peygamberimiz verdiği sözde duran, yaptığı anlaşmaya bağlı kalan en büyük insandır. Bu hususta dostunu da, düşmanını da ayırt etmemiştir. Dostuna verdiği bir sözde durup, onu yerine getirdiği gibi, düşmanlarıyla yaptığı anlaşmaya da sadık kalmış, her ne pahasına olursa olsun, aykırı hareket etmemiştir.

Peygamberliğinden önce ticarî hususta bir dostuna verdiği sözü tutmak için üç gün beklediği meşhurdur. O adam unutup gelmediği halde, "Nasıl olsa artık gelmez" diyerek çekip gitmemiştir. Verdiği sözde durmanın en müstesna örneğini vermiştir.

Peygamberimizin vefası aile içinde de açıkça yaşanıyordu. Hz. û‚işe anlatıyor:

"Yaşlı bir kadın Resulullahın ziyaretine gelmişti. Şöyle konuştular:

"Sen kimsin?" "Müzeyne'den Cüsame."

"Sen Hasene misin? Nasılsın, ne haldesin, bizi görmeyeli ne yapıyorsun?"

"Anam babam size feda olsun, iyiyiz." "Kadın çıkınca sordum:

"Ya ResulAllah, bu kadına çok alâka gösterdiniz, sebebi ne idi?"

"Hatice hayâtta iken bize gelir, giderdi. Yâ û‚işe, ahde vefa imandandır."

Peygamberimiz en sıkışık ve en zor şartlar altında bulunsa dahi, verilen sözde durmayı, netice kendisinin aleyhine de olsa hiçbir surette vefasızlık göstermemeyi tavsiye etmiştir.

Bedir Savaşı için hazırlıklar yapılıp İslâm ordusu Medine'den ayrıldığı sırada Huzeyfe el-Yemâni ile babası Huzeyl, Peygamberimizle birlikte çarpışmak üzere yola çıkmışlardı. Müşrikler, baba-oğulu yolda görerek sorguya çektiler:

"Siz herhalde Muhammed'in yanına gitmek istiyorsunuz."

"Evet, bizim bundan başka bir niyetimiz yoktur" dediler.

Bunun üzerine müşrikler, onlardan Medine'ye dönmek, Peygamberimizle birlikte savaşta bulunmamak üzere söz aldılar. Bir müddet sonra Huzeyfe ile babası Bedir'de Peygamberimizin huzuruna gelerek mücahitlerle birlikte savaşmak istediklerini söylediler, müşriklerle aralarında geçen hadiseyi de anlattılar.

Peygamberimiz, onların müşriklere verdikleri sözü öğrenince, insan gücüne o anda çok fazla ihtiyacı olmasına rağmen onlara şöyle dedi:

"Hayır, siz Medine'ye dönün. Onlara verdiğiniz sözü yerine getirin. Biz de müşriklere karşı Allah'tan yardım isteriz. Onun yardımı bize kâfidir."

Müşrik de olsa verilen sözde durmayı daha uygun görmek, ahdini bozmamak, yapılan anlaşmaya bağlı kalmak ancak bir Peygamberin gösterebileceği bir meziyettir.


PEYGAMBERİMİZİN ÖRNEK AHLAKI - Mehmet Paksu

********************************************

VEFANIN NERESİNDEYİZ


Biz Kâinâtın Efendisi’ne gönül vermişiz. Onun getirdiği dine iman edip yoluna girmişiz. Artık biricik rehberimiz o; izinde gidilecek Efendimiz o. Buyruğuna kulak verir, emrini tutmaya çalışırız; yaptığına özenir, yolundan gitmeye alışırız. Huyunu, ahlâkını öğrenir, onun gibi yaşamaya gayret ederiz. Onu rehber bilen İslâm büyüklerinin yolunda gideriz.
Sevgili Efendimiz’in güzel huylarından birinin vefakârlık olduğunu çok iyi biliriz. Vefâ; verilen söze, yapılan anlaşmaya bağlı kalmak demektir.
Allah’a Vefâ
İyi dikilmiş bir elbise vücut güzelliğini daha bir gösterdiği gibi, iyi huylar da ruh güzelliğini ortaya çıkarır. İyi huyların başında ahde vefâ gelir. Verdiği sözü yerine getirmek, yaptığı anlaşmaya sâdık kalmak, bir zamanlar yaşadığı güzel günlerin hatırasına saygı duymak insanın asâletini yansıtır.
Ne yazık ki insanoğlu verdiği sözü çabuk unutur. Unuttuklarımızdan biri de Allah’a verdiğimiz sözdür.
Hani bir zamanlar Hz. Âdem'in belindeydik. Rabbimiz bizi ortaya çıkardı ve hepimize birden:
- "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye sordu. Biz de:
- "Evet Rabbimizsin” diye O’nun kulu olduğumuzu belirttik (A‘râf 7/172; Mâlik, Muvatta', Kader 2; Ebû Dâvûd, Sünnet 16; Tirmizî, Tefsîr Cool. "Kâlû belâ" diye andığımız bu olayı hiç hatırlayanımız var mı?
Allah’a o sözü verenler arasında Peygamber Efendimiz de vardı. Efendimiz, sözüne hep bağlı kaldı. Putperest bir toplumda yetiştiği halde putlara tapmadı. Putlar için verilen ziyafetlere katılmadı. Onlar için kesilen kurban etlerinden ağzına bir lokma koymadı. Peygamber olduktan sonra Allah’a verdiği söze daha çok bağlı kaldı. O’na kulluğunu göstermek için her fırsatta oruç tuttu, namaz kıldı. Bazı geceler ayaklarının şiştiği bile oldu.
İnsanlara Vefâ
Bu sohbetimizde vefanın daha çok birbirimizle ilgili yanı üzerinde duracağız. Güzel geçmişi, hoş hâtıraları unutmamak, o güzellikleri her zaman gönlümüzde yaşatmaktan söz edeceğiz.
Rehberimiz Efendimiz çeşitli zamanlarda vefakârlığın pek güzel örneklerini göstermiştir. Şimdi bunlardan birkaçını hatırlamaya çalışalım.
Hâtıb İbni Ebî Belte‘a adında bir sahâbî vardı. Bedir Gazvesi’ne katılan, Bedr’in diğer arslanlarıyla birlikte Allah tarafından öğülen bir yiğitti. Uhud Gazvesi’ndeki yiğitliği unutulur gibi değildi. O gün Efendimiz’in mübarek dişinin kırıldığını görünce çok öfkelenmiş, bunu yapan kâfiri arayıp bulmuş, kellesini Resûl-i Ekrem’e getirmişti. Allah’ın Resûlü Mısır kralına elçi olarak onu göndermiş, kralın Peygamber Efendimize hediye ettiği Mâriye’yi de o getirmişti.
Mekke fethinden önceydi. Hazreti Peygamber bir savaş hazırlığına başlamıştı. Bu savaşın Mekke’ye olduğunu güvendiği birkaç kişiden başka kimseye söylememişti. Onlardan biri de Hâtıb’tı. Ne yazık ki Hâtıb, asla yapmaması gereken bir iş yaptı. Mekkelilerin ileri gelenlerine bir mektup yazdı. Allah’ın Resûlü’nün “gece karanlığı gibi korkunç, sel gibi bir orduyla onlara doğru gelmekte olduğunu, tek başına da kalsa Allah’ın onu muzaffer kılacağını, bunu ona Allah’ın va’dettiğini” yazdı ve Mekke’ye giden bir kadına verdi.
Allah Teâlâ durumu Peygamberine bildirdi. O da birkaç sahâbisini gönderip Mekke’ye gitmekte olan o kadının elinden mektubu alıp getirtti. Peygamber Efendimiz Hâtıb’ı karşısına aldı ve ona niçin böyle davrandığını sordu. O da bunu kötü bir niyetle yapmadığını, Mekke’deki sahipsiz akrabalarını himâye etmek için bu yola başvurduğunu söyleyerek kendini savundu.
Resûlullah Efendimiz ona inandı, savunmasını kabul etti ve kendisini bağışladı. Fakat Hz. Ömer, bunun bir ihânet olduğunu, Hâtıb’ın öldürülmesi gerektiğini ileri sürdü. Bunun üzerine sevgili Peygamberimiz onun bir Bedir gazisi olduğunu, Allah Teâlâ’nın Bedir’de bulunanları övdüğünü ve onlara “Ey Bedir ehli! Bundan böyle ne yaparsanız yapın, ben sizleri bağışlayacağım” buyurduğunu hatırlattı (Buhârî, Cihâd 141). Âyet-i kerîme karşısında Hz. Ömer bir şey söyleyemedi.
Allah’ın Resûlü bu olayda Hz. Ömer’e de, onun şahsında bize de vefakârlığın ne olduğunu öğretti. İnsan hata yapabilirdi. O hata büyük de olabilirdi. Ama bir zamanlar yapılan iyiliği asla unutmamak gerekirdi. İnsan, Allah’ın cezalandırılmasını istediği bir suçu işlemediği sürece vefakârlık esaslarından faydalanacaktı.
Güzel Günler Unutulur mu?
Efendimiz’in sevgili eşi Hz. Hatice’ye beslediği vefâ duygusu pek emsâlsizdi. Birlikte pek güzel günleri olmuştu. Annemiz hem sevgisiyle hem servetiyle her zaman eşinin arkasında olmuş, onun sevinciyle sevinmiş, derdiyle dertlenmişti. Peygamberimiz aleyhisselâm’ın ondan on beş yaş daha küçük olması aralarında bir problem meydana getirmemişti.
Nebiy-yi Ekrem Efendimiz, Hz. Hatice vefat edipte Hz. Âişe’yle evlendikten sonra bile Hatice annemizi dilinden hiç düşürmemiş, her fırsatta onunla olan güzel günlerini yâdetmişti. O zamanlar Hz. Âişe çok gençti. Bir gün bu övgülerden iyice bunaldı:
- “Sanki yeryüzünde hiç kadın yok da yalnız Hatice var!” diye söylendi “İhtiyarlıktan dolayı ağzında diş kalmamış yaşlı bir koca karının nesini anarsın bilmem ki, Allah onun yerine sana daha gencini, daha hayırlısını vermiştir” diye onu kıskandığını açıkça gösterdi. Bunun üzerine Peygamberimiz Efendimiz Hatice annemize beslediği sevgiyi, hasreti ve o eşsiz vefakârlığını şöyle dile getirdi:
- "Allah bana ondan daha hayırlısını vermemiştir. Herkes benim peygamberliğimi inkâr ederken o bana imân etti. Herkes benim yalancı olduğumu iddia ederken o beni tasdik etti. Kimse bana birşey vermezken o malını mülkünü benim emrime verdi. Üstelik Allah Teâlâ bana ondan çocuklar nasib etti" (Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 117-118). Böyle diyerek geçmişte kalan güzellikleri bir daha yâdetti.

O Günlerin Hatırına
Peygamber Efendimiz Ebû Tâlib amcasının iyiliklerini de hiç unutmadı. Kendisini İslâm düşmanlarına karşı korumak için gösterdiği fedakârlığı her fırsatta andı. Bütün çabalarına rağmen amcası İslâmiyet’i kabul etmedi. Müslüman olmadan ölen kimsenin âhirette başına gelecek felaketleri düşündükçe Allah’ın Resûlü çok huzursuz oldu ve amcasına Müslüman olması için bir daha, bir daha ısrar etti. Fakat bütün gayretleri boşa gitti. Amcası için Allah’tan af dilemek istedi. Ama Allah Teâlâ, iman etmeden ölen kimse için bağışlanma dilenmeyeceğini belirtti (Tevbe 9/113).
Süt emme çağında sütannesiyle, sütbabasıyla ve sütkardeşleriyle geçen güzel günlerini de hiç unutmadı. Her geldiklerinde onlara değerli hediyeler ikram etti. Hatta kendilerini ayakta karşılayıp hırkasını onların altına serdi.
Sadece onlara değil, Huneyn Gazvesi’nde, köylerinde süt emdiği bütün halka, o eski günlerin hatırına büyük bir iyilikte bulundu. Maalesef onlar bu savaşın yapıldığı sekizinci yıla kadar Müslüman olmamışlardı.
Huneyn Savaşı’na giderken o devrin âdetlerine göre, erkekleri cesaretlendirmek ve savaştan kaçmalarını önlemek için kabilenin bütün kadınlarını ve çocuklarını da savaş yapılan yere getirmişlerdi. Çetin bir savaş sonunda Müslümanlara yenildiler. Sonra Resûl-i Ekrem Efendimize geldiler; çocukluk günlerinin hatırına esirleri serbest bırakmasını istediler. Peygamberimiz aleyhisselâm da ashâbının rızâsını alarak ve eşsiz bir vefa örneği göstererek kadın, erkek 6.000 esirin hepsini serbest bıraktı.
Vefakârlık asil insanların özelliğidir. Peygamber ahlâkına sahip kişilerin, kumaşı has olanların yapabileceği bir yiğitliktir. Nebiy-yi Muhterem sallallâhu aleyhi ve sellem’in izinden gidenlerin sahip olması gereken güzel bir huydur. Ne mutlu vefalılar defterinde kaydı olanlara...




M. Yaşar KANDEMİR - ALtınoluk


*****



_________________


Elif gibi yalnızım,
Ne esrem var, ne ötrem.
Ne beni durduran bir cezmim,
Ne de bana ben katan bir şeddem var.
Ne elimi tutan bir harf,
Ne anlam katan bir harekem...
Kalakaldım sayfalar ortasında.
Bir okuyan bekledim,
Bir hıfzeden belki...
Gölgesini istedim bir dostun med gibi…
Sızım elif sızısı...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://kutluforum.bedavaforum.biz
@bdulKadir
Adminstratör
avatar

Mesaj Sayısı : 6380
Rep Gücü : 10014422
Rep Puanı : 97
Kayıt tarihi : 17/03/09
Yaş : 54
Nerden : İzmir

MesajKonu: Geri: Vefa ..vefa..vefa....Vefa İnsanlarından Vefa   Çarş. Ara. 16, 2009 5:01 am


Vefa

Akademi A. Heyeti

Vefa, dost ikliminde yetişen güllerdendir. Onu düşmanlık atmosferinde görmek mümkün değildir. Vefa, duygu, düşünce ve tasavvurda aynı şeyleri paylaşan kişilerin özelliğidir. Kin, nefret ve kıskançlık gibi duygular ise vefanın baş düşmanlarıdır. O, sevgi ve mürüvvetin bağrında boy atar. Vefayı, insanın gönlüyle bütünleşmesi şeklinde tarif edenler de olmuştur. Doğrusu kalbî ve ruhî hayatı olmayanlarda vefadan bahsetmek kolay değildir. Konuşurken doğru söyleme, verdiği sözlerde, ettiği yeminlerde vefalı olma gönül hayatına bağlıdır. Kendini yalan ve aldatmadan kurtaramayan, verdiği söz ve yeminlere aykırı davranan ve yüklendiği sorumluluğun ağırlığını duymayan iki yüzlü ve mürai tiplerin gönül hayatına sahip olabileceklerini düşünmek, kişinin kendini aldatması ile eş değerdir.
Vefa kelimesi sözlüklerde, aldatma ve hıyanetin zıddı olarak, sözünü yerine getirme, sözünde durma, borcunu ödeme; sevgi, bağlılık ve dostlukta sebat; yetme ve yetişme; güzel ve yüce ahlâk anlamlarında kullanılır. Vefalı kişi, üzerindeki hakları eksiksiz ödeyen/yerine getiren ve sadece kendi hakkı olanı alan kişidir.
Hem Kur'ân-ı Kerim, hem Hadis-i Şerifler hem de dünya edebiyatının seçkin eserleri vefa konusunu geniş bir şekilde ele almışlardır. Yüce Allah, kendisinin vefalı olduğunu dile getirdiği gibi; vefayı, başta peygamberler olmak üzere seçkin kişilerin özelliklerinden ve insanlığın temel iyiliklerinden biri olarak zikreder. (Bakara, 2/177)

Öyle ise, ihlâs, sadâkat, gıybet etmeme ve su-i zanda bulunmama gibi niteliklerin yanı sıra vefa da inanan her insanın hayatına hâkim kılmak zorunda olduğu güzel ahlâk prensiplerinden biri ve hayatın her alanında ihtiyaç duyulan temel özelliklerdendir. Fert, vefa duygusuyla güvenirliliğini kazanır ve yükselir. Aile, vefa duygusu üzerine kurulmuş ve bu duygu devam ediyorsa ayakta kalır ve cennet köşelerinden bir köşe olur. Devlet, kendi halkına karşı ancak vefa duygusuyla itibarını korur. Vefa duygusunu yitirmiş bir ülkede ne olgun fertten ne emniyet vadeden aile yuvasından ne de istikrarlı ve güvenilir bir devletten söz etmek mümkündür. Vefanın olmadığı bir ülkede, fertler birbirine karşı kuşkulu, yuva kendi içinde huzursuz, devlet de halkına karşı uğursuz ve her şey bir birine yabancıdır, tıpkı cansızlar gibi... Üst üste ve iç içe olsalar bile... İnsanlık, altında ezildiği sorunlarından kurtulma ve cehenneme dönüşen dünyayı cennete çevirme konusunda ancak diğer toplum ve milletlerle vefa hissi içinde ilişkide bulunursa başarılı olur. Tarih, dostlarını arkadan hançerleyen, yaptıkları antlaşmalara uymayan, tek taraflı çıkarlara dayalı politikalar izleyen millet ve devletlerin siyasal, ekonomik ve kültürel bağımsızlık içinde ve saygın olarak yaşamadıklarını belgelemektedir. Kur'ân-ı Kerim sağduyu sahiplerini de vefalı kişiler olarak nitelendirir: "Ancak sağ duyu sahipleri öğüt alır. Onlar ki, Allah'ın ahdine vefa gösterirler ve antlaşmalarını bozmazlar."(Ra'd, 13/19-20)

Vefa gösterilmesi ve şartlarına uyulması gereken akitler/antlaşmalar/ dostluklar üç çeşittir:

1. Kişinin Rabb'i ile,
2. Kişinin kendisiyle,
3. Kişinin diğer insan ve varlılarla yaptığı akitler/antlaşmalar/dostluklar.

Bunların varlığını ve şartlarını da, ya Kitap ve Sünnetle veya akıl, tecrübe ve araştırma ile bilebiliriz.

Diğer taraftan vefanın tevbe, samimiyet, muhasebe, sadâkat, hakta sebat, hicret, sabır, istikamet vb. dinî kavramlarla da ilişkisi bulunmaktadır. Karşıt olarak da aldatma, hıyanet, nifak, nankörlük vb. kavramlarla iç içedir. Aslında ilk grupta yer alan kavramların hemen hepsinde vefanın, ikinci grubunda ise vefasızlığın değişik tonlarını seyretmek mümkündür. Örneğin, kişinin, bir kısım iç bozulmalardan sonra yeniden asıl duruluğuna dönmesi ve özüyle bütünleşmesi anlamında tevbe etmek bir vefa olduğu gibi, gerçeğin ortaya çıkmasına engel olma, onu örtme, ikili oynama, günümüz moda deyimiyle çifte standart uygulama da hak ve hakikate karşı vefasızlığın ta kendisidir. Kısacası vefalı kişide tevbe, samimiyet, muhasebe, sadâkat, hakta sebat, hicret, sabır ve istikamet aramak veya beklemek mümkün iken, vefasız kişinin er veya geç aldatma, hıyanet ve nifak hastalıklarına bulaşması da beklenebilir. Öyle ise vefa, karşılıklı ilişki ve davranışlarımızda bir ölçü olarak kullanılmaya layık özelliklerin başında gelir.

Kur'ân-ı Kerimde vefa beş anlamda ele alınmıştır:

1. Ahde vefa. "Yetimin malına yaklaşmayın, ancak ergenlik çağına yetişince en güzel bir tarzda (onun malını kullanıp geliştirebilirsiniz). Ahdi de yerine getirin, çünkü (insana) ahdinden sorulacaktır (ahit sorumluluk gerektirir). Ölçtüğünüz zaman ölçüyü tam yapın, doğru teraziyle tartın. Bu daha iyidir, sonucu da daha güzeldir."(İsra, 17/34-35) ayeti vb. bu anlama işaret etmektedir.
2. Va'de vefa.
Söz verme anlamına gelir. "Çünkü o (İsmail) sözünde duran ve tarafımızdan gönderilen bir peygamberdi."(Meryem, 19/54) ayeti buna işaret etmektedir.
3. Nezre vefa.
Nezir, Allah'a ibadet kastıyla ve Allah rızası için mubah bir fiil yapmayı kararlaştırma, adama; adak, adanılan şey, bir kişiye veya kuruluşa sunulan armağan anlamlarına gelir. Bu konuda şu ayeti zikretmek mümkündür: "Adaklarını yerine getirirler ve şerri salgın olan bir günden korkarlar."(İnsan, 76/7)
4. Ölçü ve tartıda vefa
Eksiksiz ölçme ve tartma. "Ölçüyü tam yapın eksiltenlerden olmayın."(Şuara, 26/181) ayeti bu konuya delildir.
5. Akitlere vefa.
Akit,
İki kişi veya taraf arasında bir iş konusunda anlaşmaya varılıp, taahhütte bulunulması, (nikâh akdi gibi).
Bu konuda da şu ayeti vermekle yetiniyoruz: "Ey iman edenler! Yaptığınız akitleri yerine getirin."(Maide, 5/1)
Bundan sonraki satırlarda sırasıyla Peygamberlerin, anne-baba, dost ve arkadaşların ve eşlerin vefasından ayrıca tasavvuf ehlinin vefaya verdiği anlam ve değerden söz etmeye çalışacağız.


Allah'a Vefa


İnsanoğlunu yokluktan varlığa çıkaran, ona en güzel şekli veren, akıl nimetiyle donatan, kendisini, gönderdiği peygamber ve onlara verdiği kitaplar vasıtasıyla tanıtan, kişinin iradesini de hesaba katarak doğru yola ileten Allah, vefa gösterilmesi gerekenler arasında elbette en başta gelir. Allah'a vefasızlık eden kişinin bir başka varlığa vefalı davranması beklenemez. Ancak insanın nefis ve şeytanla mücadelesinde yenik düşebileceğini bilen Allah, onu varlığa adım attığı ilk andan itibaren uyarmış, hak ve hakikate karşı vefasızlık yapmaması için ondan tekitli sözler almıştır. Buna fıtrî sözleşme demek mümkündür. Zira her insanın fıtratına yerleştirilmiş bir gerçektir. Daha sonra görevlendirdiği peygamberleri aracılığıyla, verdikleri bu fıtrat sözünü unutan insanoğluna, sözlerini hatırlatmış, gereğini yapmaları için uyarmıştır. Nitekim Kur'ân'da İsrailoğullarıyla ilgili şöyle bir örnek geçmektedir: "Ey İsrail oğulları, size verdiğim nimetimi hatırlayın, bana verdiğiniz sözü tutun ki, ben de size verdiğim sözü tutayım. Ve sadece benden korkun."(Bakara, 2/40) İsrail oğullarının durması gereken sözlerin ne olabileceği konusunda üç temel görüş ileri sürülmüştür:
1. Gereği yapılmak üzere verilen söz, ayırım yapılmadan Allah'ın bütün emir ve yasaklarına uymaktır. Buna mukabil Allah da onları bağışlar ve onlardan razı olarak cennetine koyar.
2. İkinci görüşe göre şu ayette belirtilen konulardır: "Allah İsrail oğullarından söz almıştı. İçlerinden on iki başkan göndermişti. Allah demişti ki: "Ben sizinle beraberim, eğer namazı kılar, zekâtı verirseniz; elçilerime inanır, onlara yardım eder ve Allah'a güzel borç verirseniz, (Allah için yoksullara sadaka verirseniz, yahut ihtiyacı olanlara Allah için ödünç para verirseniz) elbette sizin günahlarınızı bağışlarım ve sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere sokarım. Bundan sonra sizden kim inkâr ederse, düz yolu sapıtmış olur."(Maide, 5/12) 3.
3. Üçüncü görüşe göre ise, Peygamber Efendimizin peygamber olarak gönderileceğine ve ona inanılması gerektiğine dair alınan sözdür. Nitekim daha önce gönderilen ilahî kitaplarda Peygamber Efendimizin nitelikleri anlatılmış ve kendisine uyulması gerektiği belirtilmiştir. Konu şu ayetlerde izah edilmektedir: İsrail oğullarının inanan kısmı anlatılırken şöyle denilmektedir: "Onlar ki, yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları o Elçiye (Peygamber Efendimiz), o ümmi Peygamber'e uyarlar."(A'raf, 7/157) Buna karşılık Allah onları kölelik ve esaretten kurtaracaktır.
Özel olarak İsrail oğullarından söz eden bu ayet, elbette bütün insanlığa hitap etmekte ve genel hüküm bildirmektedir.
İnsanın karakteristik vefasızlık, nifak ve nankörlük örneklerinden biri de şu ayetlerde dile getirilmiştir: "Onlardan kimi de, 'Eğer Allah lütuf ve kereminden bize verirse elbette sadaka vereceğiz ve salih insanlardan olacağız.' diye Allah'a ant içtiler; fakat Allah kereminden onlara verince, onda cimrilik ettiler ve sözlerinden döndüler. Zaten onlar dönek kişilerdir. Kendisine verdikleri sözden döndüklerinden ve yalan söylediklerinden dolayı, kendisiyle karşılaşacakları güne kadar Allah, onların kalplerine nifak (iki yüzlülük) sokmuştur. Allah'ın, onların sırlarını ve gizli konuşmalarını bildiğini ve gizli şeyleri çok iyi bilen olduğunu hâlâ anlamadılar mı?"(Tevbe, 9/75-78)

Peygamberlerin Vefası


Peygamberler Allah tarafından hak ve hakikati temsil etmek için görevlendirilen mümtaz şahsiyetlerdir. İçinde neşet ettikleri toplumun elinden tutmuş, çokları bu uğurda canlarını seve seve vermişlerdir. Ancak tarih boyunca peygamberler vefasızlığın en acımasızını yaşamışlardır. Yaşanan en çarpıcı vefasızlıklardan biri şu ayetlerde dile getirilmektedir: "Ey Musa! Onlar orada bulundukları sürece biz oraya asla girmeyiz; şu halde sen ve Rabb'in gidin savaşın; biz burada oturuyoruz."dediler. Musa: "Rabb'im! Ben kendimden ve kardeşimden başkasına hakim olamıyorum, bizimle bu yoldan çıkmış toplumun arasını ayır"dedi. (Maide, 5/24-25) Bir tarafta içinde görevlendirildiği toplumun kurtuluşu için gayret gösteren ve çok üzülen bir peygamber, diğer tarafta onu alaya alan, "Git sen ve Rabb'in savaşın!"diyen vefasızlar güruhu...
Bütün peygamberler hem Allah'a, hem insanlığa, hem de bütün varlığa son derece vefalı davranan, sözlerinde duran kişilerdir. Âdeta bu onların temel özelliklerinden biridir. Kur'ân, yeri geldikçe bize o eşsiz vefalılardan söz etmektedir. Örneğin, Hz. Âdem, yüzüne kapanan kapıları gönlünde taşıdığı sırlı vefa anahtarıyla teker teker açtı ve gufran çeşmelerine ulaştı. Aynı olayda azgınlaşan İblis ise, göz göre göre kendisini vefasızlık çukuruna atarak boğuldu. (bak: A'raf, 7/11-30)
Bir koç gibi bıçakla doğranma imtihanını başarı ile geçen Hz. İsmail için şöyle deniyor: "(Resulüm!) Kitapta İsmail'i de an. Gerçekten o sözüne sadıktı, resul ve nebi idi."(Meryem, 19/54) Ciğerparesini bıçakla boğazlama imtihanına tâbi tutulan babası Hz. İbrahim için ise şu ifadeler var: "Yoksa Musa'nın ve ahdine vefa gösteren İbrahim'in sayfalarında yazılı olanlar kendisine haber verilmedi mi?"(Necm, 53/36-37) Peygamber Efendimiz, Hz. İbrahim'in vefalı olarak nitelendirilmesine ayrıca şu davranışını da neden olarak gösteriyor: "O her sabah ve her akşam şöyle derdi: "Göklerde ve yerde, günün sonunda da, öğleye erdiğiniz zaman da hamd ona aittir. Allah ölüden diri çıkarır, diriden ölü çıkarır; yeri ölümünden sonra diriltir. İşte siz de (kabirlerinizden) böyle (diriltilip) çıkarılacaksınız."(Rum, 30/18-19) Hakk'ın dostu ve nebilerin babası Hz. İbrahim, Nemrut'un ateşini göğüslerken de vefasından hiçbir şey kaybetmemişti. Hz. Cebrail'in yardım teklifini geri çevirirken asıl Kudret Sahibine vefasızlık yapacağı kaygısında idi. Bu vefası elbette karşılıksız kalmazdı ve ateş berd u selâm oldu. (Bak: Enbiya, 21/69) Vefa duygusu Hz. İbrahim'in torunları olan Araplarda bir erdem olarak asırlarca yaşamıştır. Bu durum Cahiliye Araplarında da sürmekte idi.
Tufan Peygamberi Hz. Nuh da asırlarca süren ızdıraplı, fakat vefalı bir hayat yaşadı. Yıllar yılı bütün tembih ve ikazlarının, cemaatinin büyük bir kısmında tesir icra etmemesi, onu bağlı bulunduğu kapıya karşı vefa hissinden döndüremedi. Ondaki bu vefa duygusu idi ki, yerlerin ve göklerin hışımla insanlığın üzerine yürüdüğü anda, ona kurtuluş gemisi oldu. (Bak: Hûd, 11/40, Mü'minûn, 23/27)
Hz. Şuayb, içinde neşet ettiği toplumun en büyük hastalığının ölçü ve tartıda hıyanet/vefasızlık olduğunu tesbit etmiş ve defalarca onları bu konuda hakka riayet etmeleri için uyarmıştır. Elbette ilk akla gelen, maddî emtianın yani alış verişe konu olan malların ölçülüp tartılmasında dikkatli olma gereğidir. Ancak maddî-manevî her konuda ölçüye, gerçeğe yani Cenab-ı Hakk'ın koyduğu değer ve ölçülere uymak da bu ikazın sınırları içine girer. Zira hiçbir peygamber sadece maddî eğrilikleri düzeltmekle görevlendirilmemiştir. Öyle ise buradaki ölçü ve tartının sınırlarını geniş bir perspektiften ele almanın bir sakıncası olmamalıdır. Örnek olarak bir ayet grubunu zikretmek istiyoruz: "Şuayb onlara demişti ki: Korunmaz, takva sahibi olmaz mısınız? Ben size gönderilen güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan korkun ve bana itaat edin. Ben sizden buna karşı bir ücret istemiyorum. Benim ücretim yalnız alemlerin Rabb'ine aittir. Ölçüyü tam yapın, eksiltenlerden olmayın. Doğru terazi ile tartın. İnsanların haklarını kısmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın."(Şuara, 26/177-183)

Peygamber Efendimizin Vefası

Peygamber Efendimiz'e gelince, o, kimseye müyesser olmayan mi'raca, ruhundaki vefa duygusu ile mazhar oldu. Meleklerin bile ulaşamadığı makamlara ulaştı, ancak gözlerin kamaştığı ve gönüllerin hayrette kalıp kendinden geçtiği o âlemi, ümmetine olan vefa duygusu ile tereddüt etmeden terk edip arkadaşlarının arasına geri döndü.

Peygamber Efendimizden önceki peygamberler de, kendilerine arka çıkan, dâva ve hizmetlerinde onları destekleyen ümmetlerine karşı ilgi duymuş ve onları sevmişlerdir. Nasıl sevmeyecekler ki, bu kimseler, en zor anlarda bile onları yalnız bırakmamışlardı. Ancak Peygamber Efendimizle diğerleri arasında şöyle bir fark vardı: Daha önce bir peygamber vefat edince çoğunlukla başka bir peygamber gelir ve işe vaziyet ederdi. Peygamber Efendimizden sonra ise, bu misyonu başta Sahabe olmak üzere, ümmetin evliyası yüklenmiştir. İşte böyle önemli bir hizmetten dolayı O da ümmetini âdeta ayrı bir sevgi ile sever ve bunu vefasıyla da ortaya koyardı.
Evet O, bir vefa insanıydı. Sadece insanlara karşı değil, taşa toprağa karşı bile vefayla dopdoluydu. Mekke'yi arzular, Uhud'a uğrar ve sık sık ilk konağı olan Kuba'yı ziyaret ederdi. Çünkü orası Mekke'den ayrıldıktan sonra sinesini açıp, "Bende kalabilirsin."diyen yerdi. Peygamber Efendimiz ise, "Sen beni misafir ettin, ağırladın."dercesine her cumartesi mutlaka Kuba Mescidine uğramaya çalışırdı. O, "Biz onu severiz, o da bizi sever."dediği Uhud dağını da ziyaret ederdi. Keza Medine'nin mezarlığı Baki'e gider oradakilere selâm verir ve dua ederdi. İşte onun için bu konuyla alâkalı araştırma yapan dost-düşman herkes diyor ki: Peygamber Efendimizin cemaati kadar Ona bağlı bir cemaat ve cemaatine Onun kadar bağlı ikinci bir lider ne gelmiştir ve ne de gelecektir. Ismarlama bir liderin cemaatinin ısmarlama olması kadar tabiî ne olabilir ki?
Allah (cc.) yemin ederek onu şöyle anlatıyor: "And olsun, içinizden size öyle bir peygamber geldi ki, sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir; size düşkün, müminlere şefkatli, merhametlidir."(Tevbe, 9/128)
Peygamber Efendimize Vefa
Peygamber Efendimizin dünyaya gönderilip risaletle görevlendirilmesi kâinat çapında bir olay olduğu gibi insanlığın yeniden dirilişi sayılır. Elindeki eşsiz Kur'ân mesajı ile dünyaya yeniden asıl düzenini verecek plan ve projeleriyle geldi. İnsanlık; din, ahlâk, ilim ve medeniyet noktalarında ona çok şey borçludur. Kim bilir o olmasaydı acaba insanlık ne durumda olacaktı? Kısacası diyebiliriz ki:

Dünya neye malikse onun vergisidir hep,
Medyûn ona cemiyeti, medyûn ona ferdi,
Medyûndur o masuma bütün bir beşeriyet,
Ya Rab, mahşerde bizi bu ikrar ile haşret!

Kendi döneminde yaşayan arkadaşları Peygamber Efendimizin bu büyüklüğünü çok iyi anladıkları için eşsiz bir vefa ve saygı ile ona bağlı idiler. Hem kendilerinden hem de en yakın akrabalarından daha çok onu düşünmüş ve ona sahip çıkmışlardı. Örneğin hicret esnasında Hz. Ebû Bekir'in diğer aile fertlerinin yanı sıra 7-8 yaşında olan kızı Aişe de yanında yoktu. Aynı şekilde Hz. Ömer hicret ederken yalnızdı ve küçük oğlu Abdullah bile yanında değildi. Ashabın yazdığı eşsiz destanı burada dile getirmek sözü çok uzatacaktır. Kur'ân'ı korumalarına benzer bir şekilde, Peygamberimizin her söz ve davranışını bize aktarmaları vefalarının en çarpıcı yanlarındandır.
Ashaptan sonra gelenler de bu titizliği göstermiş olmalılar ki, söz ve davranışlarının yazılı olduğu eserlerin yanı sıra birçok kutsal emanet de günümüze kadar ulaşmıştır. Ancak kısa bir zamandan beridir bazı vefasız gönüller, hem hadislerine hem de diğer emanetlerine ciddi şekilde hor davranmakta ve âdeta unutulması için gayret göstermektedirler. Ama insanlık hâlâ vefa duygusunu tam kaybetmemiş olacak ki, batılılarca hemen her on yılda bir yapılan anketlerde Peygamber Efendimiz çok büyük bir farkla insanlığın kaderinde en büyük pay sahibi olarak ilk sırada yer almaktadır. Suyun tersine kürek çekenlere tavsiyemiz, bir an önce güneşe karşı gözlerini kapatmaktan vazgeçip dünya ve ahiret mutluluğuna koşmalarıdır. Onun ümmetine düşen görev ise, ona yakışır bir hayat tarzı sergileyerek ona vefalarını bir daha ortaya koymalarıdır.

Anne-Babaya Karşı Vefa

İnsanın en yakını anne ve babasıdır ve her türlü iyilikte olduğu gibi vefada da öncelik hakkı onlara aittir. Onlara hürmette kusur eden, Hakk'a karşı gelmiş olur. Onları hırpalayan er-geç hırpalanmaya maruz kalır. İnsan daha küçük bir canlı halinde var olmaya başladığı günden itibaren, hep anne-babanın omuzlarında ve onlara yük olarak gelişir. Bu hususta ne onların çocuklarına karşı olan şefkatlerinin derinliğini tayine, ne de onların çektiği sıkıntılarının sınırını tespite imkân vardır. Bu bakımdan onlara saygı ve vefa hem bir insanlık borcu, hem bir edep, hem de bir görevdir. Kur'ân bize bu edebi, seçtiği duaları ile öğretir. Ve "ey Rabb'imiz! (amellerin) hesap olunacağı gün beni, ana-babamı ve müminleri bağışla"(İbrahim, 14/41) der. Demek ki, önce insanın kendi nefsi, sonra anne-babası gelir. Zaten bu husus insan olmanın, insanî duygularla bezenmenin bir ifadesidir. Allah hakkından sonra dikkat çekilen husus anne-baba hakkıdır. Anne-babasının hakkına riayet edenler övülmüş, aksi davranışlar ise büyük günahlardan sayılmıştır. Sadece bir iki ayet meali vermekle yetinmek istiyoruz: "Biz insana anne-babasını tavsiye ettik. Anası onu zorluk üstüne zorluk çekerek taşıdı. Onun (memeden) ayrılması da iki yıl içinde olmuştur. (Onun için biz insana) "Bana ve anne-babana şükret, dönüş banadır."diye öğüt verdik."(Lokman, 31/14) "Rabb'in yalnız kendisine ibadet etmenizi ve anne-babaya iyilik etmenizi emretti. İkisinden birisi, yahut her ikisi senin yanında yaşlanırsa sakın onlara "Öf!"bile deme, onları azarlama! Onlara güzel söz söyle. Onlara karşı alçak gönüllü ol. Ve "Ey Rabb'im! Bunlar beni küçükken nasıl (acıyıp) yetiştirdilerse, Sen de bunlara (öyle) acı!"de."(İsra, 17/24)

İnsan anne-babasına karşı vefası ölçüsünde Yaratıcı'sına karşı vefalı olur. Onlara saygı ve vefası olmayanın Allah'a vefa ve saygısından söz etmek güçtür. Günümüzde ne garip tecellidir ki, sadece Allah'a karşı saygısız olanlar değil, O'nu sevdiğini iddia edenler bile, anne-babalarına karşı ne kadar saygılı ve vefalı olabiliyorlar acaba! Ya yıllarca en zor şartlarda evladını bağrına basan, yemeyip yediren, giymeyip giydiren, uyumayıp başında duran anne-babasını, kurtulması gereken bir fazlalık ve yük olarak gören evlada ne demeli.

Eşlerin Vefası

Toplumun temel taşı olan ailenin sağlam olması, eşler arasında ilk günden itibaren var olup ömür boyu sürmesi gereken karşılıklı sevgi, sadakat ve vefaya bağlıdır. Bu durum her kültürde değişik derecelerde var olan evrensel prensiplerden biridir. Hatta hayvanlar aleminde bile eşler arasında vefa ve sadakat anlamında değerlendirilebilecek davranışlar sergilenmektedir. Ölen eşin arkasından bir süre üzülüp yas tutmak, eşyalarını saklamak, hatırasından ötürü bir süre evlenmemek, süslenmemek, eğlenceli mekânlara gitmemek hatta bir süre evden çıkmamak gibi davranışlar, eşler arasındaki vefanın birer tezahürüdür.

Allah (c.c.), eşlerin nikâh sırasında birbirlerine verdikleri söze vefa göstermeleri gerektiğini şöyle dile getiriyor: "Eğer bir eşi bırakıp da yerine başka bir eş almak isterseniz, onlardan birine yüklerle mehir vermiş olsanız dahi ondan hiçbir şeyi geri almayınız. Siz iftira ederek ve apaçık günah işleyerek onu geri alır mısınız? Vaktiyle siz birbirinizle içli-dışlı olduğunuz ve onlar sizden sağlam bir teminat almış olduğu halde nasıl geri alırsınız.?"(Nisa, 4/20-21) Buradaki teminat, nikâh akdinin Allah'ın emri, Peygamber'in kavli ve şahitler huzurunda, ciddî bir sözleşme ile kıyılmasıdır. Elbette mehir de garanti altına alınmıştır. Bir yastıkta kocama, karşılıklı vefa, saygı, sevgi, namus ve haysiyeti koruma, mutlu ve mutsuz anlarda beraber olma ve yek diğerine maddî-manevî destek olma gibi, aileyi ayakta tutan konuların hepsinde söz verilmiş olunmaktadır. İşte bu sözlerin tamamına vefa gösterilmesi, gereğinin yerine getirilmesi eşlerin karşılıklı hak ve görevleri arasındadır. Eşler arasında vefa ve sadakatin çok azaldığı ve bu yüzden birçok ailenin yıkılmayla karşı karşıya olduğu, âdeta bu konunun insanlığın birinci gündem maddesi haline geldiği günümüzde, bu alandaki vefaya da ne kadar muhtaç olduğumuz izahtan varestedir.
Peygamber Efendimiz de, "şartlarına eksiksiz uymanız gereken en önemli sözleşme, eşinizle yaptığınız nikâh sözleşmesidir."buyurarak konunun önemine dikkat çekmiştir. Peygamber Efendimiz, ailesi için bu vefanın da en güzel örneğini vermiştir. Öyle ki vefatlarından sonra bile hanımlarının dost ve arkadaşlarına karşı saygılı davranmış, onları gözetmiş ve ilişkisini kesmemiştir. Örneğin evlerine bir hediye geldiğinde, "falan kişilere de götürün. Zira Hatice hayatta iken onu severdi."diyerek onlara hediyeden gönderirdi.
Bir gün yanına yaşlı bir hanım geldi. Peygamber Efendimiz, onu tanımak için kim olduğunu sordu. Ben "Cusame el-Müzeniye'yim."deyince, onu hatırladı ve "Sen Husane (güzel kadın) el-Müzeniye'sin."diyerek ona iltifat etti. Sonra da onunla yakından ilgilendi, hal hatırını sordu, "Görüşmeyeli nasılsınız?"dedi. Kadın, "Anam-babam sana feda olsun Ya Resulallah, iyiyiz."cevabını verdi. Kadının kim olduğunu soranlara ise şunları söyledi: "Bu kadın, Hatice hayatta iken bize gelir giderdi."Verilen söze en güzel şekilde uymak imandandır."Öyle anlaşılıyor ki, nikâh akdi sırasında verilen söze, akrabaların yanı sıra eşlerin birbirlerinin dost ve arkadaşlarıyla da ilgilenmek ve irtibatı kesmemek de girmektedir; üstelik bu durum imandan sayılacak kadar d
a önemlidir.

****************************************************************

Peygamber Efendimiz son derece vefakar idi. Ashabını, akrabasını, ehlibeytine bağlı olanları unutmaz, daima onları arar ve sorar, gönüllerini hoş tutardı. Bir defa Habeş Hükümdarı Necaşi tarafından Hazret-i Peygamberin huzuruna elçiler gelmişti. Bunlara doğrudan doğruya kendisi hizmet etti. Ashabdan bazıları: "Ya Resulallah! Biz hizmete yetişiriz." dediler. Şu cevabı verdi: Bunlar, Habeşistana hicret etmiş olan ashabıma yer göstermişler ve ikram etmişlerdi. Şimdi ben de bunlara hizmet etmek isterim." Bazan saadetli evlerine hediye gelince: Bunu falan hanımın evine götürün; Çünkü o, Hatice'nin dostu idi, onu severdi," diye emreder, rahmetli zevcesinin hakkını gözetirdi. Bir defa saadetli evlerine gelen bir hanımın hatırına tam bir iltifatla sormuş, sonra buyurmuştu kiu hanım Hatice zamanında evimize gelir giderdi.Eski bağlara riayet etmek imandandır: '


************************


* VEFALI YEĞEN PEYGAMBERİMİZ *
[Bu yazı bir makaledir.Kaynğı aşağıda mevcuttur]
Amcası Ebu Tâlibin şefkatli ve cansiperâne koruyuculuğunda büyüyen Hz.Muhammed [s.a], ona ve aile üyelerine karşı derin bir vefakârlık duyardı. Hz.Muhammed [s.a], Hz.Haticeyle [r.a] evlendikten sonra güvenilir ve başarılı bir tacir sıfatıyla kendi emeğinin karşılığı olarak belli bir ekonomik gönence erişmişti.Bir dönem, Mekke çevresinde, kuraklık dolayısıyla kıtlık oldu.Kendisine babasını aratmayan gençlik yıllarındaki koruyucusu Ebu Tâlib, kalabalık ailesiyle sıkıntı çekiyordu. Kendisi gibi ekonomik durumu iyi olan, öteki amcası Abbasa giderek şöyle bir öneri yaptı Ebu Tâlibin çocuğu çok.Gel, onun kalabalığını biraz olsun azaltalım. Oğullarından birinin bakımını sen, diğerininkini de ben üstleneyim. Hemen Ebu Tâlibin yanına gittiler.Ebu Tâlibin cevabı, Bana Akîli bırakın da ne yaparsanız yapın oldu. Bunun üzerine Hz.Muhammed [s.a] Aliyi, Hz.Abbas da Caferi alarak evlerine döndüler.Bu, aynı zamanda, Hz.Muhammed ile Hz.Alinin yakınlıklarının da başlangıcı oldu. Hz.Ali [r.a], artık peygamberimizin hem kardeşi, hem de sırlarını paylaştığı arkadaşı gibiydi.

* Annem dediği yengesi Fatma

Amcası Ebu Tâlibin hanımı, Hz.Alinin annesi Fatma, dedesinin ölümünden sonra Hz.Muhammedin [s.a] evlerine gelişini sevinçle karşılamış ve şöyle demişti Benim ay yüzlü yavrum! Bugün meğer ne mübarek bir günmüş ki evimizin eşiğinden sen girdin.Bize, o nurlu yüzünü gösterdin.Yengesi Fatma, kocası Ebu Tâlibin aksine, müslümanlığı daha davetin ilk günlerinde kabul etmiş ve Mekkeden Medineye hicret etmişti.Öksüz çocuğun annesinin yerini tutabilmek için, elinden geleni yapan yengesinin, en zor zamanlarında, gençliğe adım atarken gösterdiği buyakın ve sıcak davranışları dolayısıyla, büyük bir vefakârlık ve kadirbilirlikle Hz.Muhammed [s.a.], yengesinin ölümüne duyduğu üzüntüye şaşıranlara karşı, onu şöyle anlatır Ebu Tâlibten sonra, bu kadıncağız kadar bana iyilik eden başka bir kimse olmadı. O, beni doğuran annemden sonraki annemdi. Bana kendi çocuklarından daha iyi bakar, saçlarımı tarar, gülyağları sürerdi. Kendisi aç kalsa da, beni aç bırakmazdı. Allah, bu kadının cennetlik olduğunu bildirmek için, Cebraili bana gönderdi. Hz.Muhammed [s.a.], ileriki yıllarda, kendi kızlarından birine adını koyduğu, hatta bu kızını oğlu Aliyle evlendirerek gelin verdiği, böylece kızının kayınvalidesi olan Fatma Yengesini sık sık ziyaret etmiştir.Hz.Muhammed [s.a.], Fatma Yengesinin ölümünde çok üzülmüş, gözyaşları içinde dua etmiştir Allah sana rahmet etsin ey annem! Sen benim, annemden sonra annemdin. Kendin aç durur, beni doyururdun. Kendin çıplak durur, beni giydirirdin. En iyi nimetlerden kendi nefsini alıkoyar, bana tattırırdın. Allahım! Esedin kızı Fatmayı bağışla! Benim ve benden önceki peygamberlerinin hakkı için,duamı kabul buyur,ey merhametlilerin en merhametlisi Allahım. Sırtındaki gömleği, yengesine kefen olarak sardırmış, cenaze namazını bizzat kıldırmış, acısını derinden hissettiğini göstermek üzere kabrine girip biraz uzanmış ve kabire kendi elleriyle indirmiştir.

Kaynak :
* Zaman Gazetesi
* Vecdi Akyüz


******************************************

_________________


Elif gibi yalnızım,
Ne esrem var, ne ötrem.
Ne beni durduran bir cezmim,
Ne de bana ben katan bir şeddem var.
Ne elimi tutan bir harf,
Ne anlam katan bir harekem...
Kalakaldım sayfalar ortasında.
Bir okuyan bekledim,
Bir hıfzeden belki...
Gölgesini istedim bir dostun med gibi…
Sızım elif sızısı...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://kutluforum.bedavaforum.biz
 
Vefa ..vefa..vefa....Vefa İnsanlarından Vefa
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» SEVGİ Mİ ? VEFA MI ?

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
KUTLU FORUM :: İslami ilimler ve dini kültür :: Tasavvuf-Dua-Gönül Dünyamız-
Buraya geçin: