KUTLU FORUM

Bilgi ve Paylaşım Platformuna Hoş Geldiniz
 
AnasayfaKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 FÜTÜVVET RUHU VE YİĞİTLİĞİN ESASLARI

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
@bdulKadir
Adminstratör
avatar

Mesaj Sayısı : 6380
Rep Gücü : 10014422
Rep Puanı : 97
Kayıt tarihi : 17/03/09
Yaş : 54
Nerden : İzmir

MesajKonu: FÜTÜVVET RUHU VE YİĞİTLİĞİN ESASLARI   Cuma Ocak 15, 2010 9:21 am

*******************************************************************************

Fütüvvet Ruhu

Fethullah Gülen

Fütüvvet derken; tepeden tırnağa, alabildiğine genç, dinç, gözüpek ve inançla gerilmiş yiğitleri hatırlarız: Aliler, Hamzalar, Alparslanlar, Fatihler ve Ulubatlı Hasanlar gibi yiğitleri... Fütüvvet, tarihi seyri içinde nasıl anlaşılırsa anlaşılsın, o, has mânâsıyla, Allah'tan başka ilâh tanımamanın; dînî duygu, dînî düşünce ve dînî hayat için her türlü fedakârlığa katlanmanın; batıl inanç, batıl anlayış ve batıl davranışlara karşı baş kaldırmanın; her yerde ve her zaman Hakk'la sımsıkı irtibatta bulunup hep O'nu haykırmanın ünvanı olagelmiştir.

İradesiyle şahlanıp nefsanî arzularını gemleyebilen, her gün birkaç defa kendi kendini hesaba çekerek davranışlarını kontrol altına alabilen, silkinip gönül dünyasında dirilerek gerçekten varolduğunu gösterebilen ve ruhunu en ulvî hislerle coşturup fizik ötesi âlemlerde gezdiren fütüvvet ruhunun temsilcisi bu yüksek ruhlar, içinde yaşadıkları toplumun kılcallarında cereyan eden en temiz kan gibidirler. Bu hayat üsaresine sahip toplumlar bahtiyar sayılır, bunu kaybedenlerse, damarları kesilip kan kaybeden bir insan gibi yavaş yavaş hayatiyetini yitirir ve ölür giderler.
Fütüvvet ruhu, bir toplumun varlık ve bekasının en sağlam teminatıdır. Bu ruhu temsil eden yiğitlerse, onun yüksek burçlarında dalgalanan bayraklar, serhat boylarında uyumayan gözler ve her türlü düşmanca ses ve soluklara karşı hassas kulaklar gibidirler. Görür, duyar, gerilime geçer ve gerekirse tereddüt etmeden kendilerini en korkunç ölüm girdapları içine atabilirler.

Bunların dimağlarında, ızdırap dalgaları birbirini kovalamakta, ruhlarında ümit ve hüzün esintileri arka arkaya esip durmakta, saatlerin akrep ve yelkovanlarına bağlı olmayan zamanüstü yaşayışları, bu esintilere göre bölünüp parçalanmakta ve nihayet, gönül mızraplarında duyulan her türlü sevinç-keder nağmeleri de yine hep bu esintilerle çevrelerinde yankılanmaktadır.

Evet bunlar, ufuklarında beliren her şafağı, temcidler gibi en yüksek yerlerden, en gür sadâlarla ilân eder ve etrafı velveleye verirler; cephelerindeki bir gedik ve tâli bayraklarının hüzünle dalgalanışı karşısında ise iki büklüm olur inlerler.

Bunları ne süper devletlerin güç ve kuvveti, ne de hasım dünyaların teknik üstünlüğü kat'iyyen korkutup sindiremez. Onları endişelere sevk edip ızdırapla kıvrandıran yegâne şey, kendi cephelerinin sarsılması, kendi tabyelerindeki handikaplar ve kendi mevzilerindeki menfi ve hesapsız davranışlardır. Cephe sağlam, tabye mazbut ve yürekler de toplu çarptıktan sonra, her şeyin üstesinden gelip her zorluğu yeneceklerine inanırlar.

Mukaddes düşünceler uğruna en korkunç ateşler içine atılmaya, en amansız belâları göğüslemeye, en ifrit düşmanlarla hesaplaşmaya hazır bu yiğitler, ne pahasına olursa olsun başlattıkları işi sona erdirme ve milletlerine karşı verdikleri sözü yerine getirme kararındadırlar. Bu çetinlerden çetin yolda yürürken de, ne halkın alâkasına aldırış eder, ne de her köşe başında yollarını kesip onları tehdit eden tehlikelerden çekinirler. Alkışları duymaz; tenkitlere kulak asmaz ve bir ömür boyu durup dinlenme bilmeden, tıpkı küheylanlar gibi hep yüksek hedeflerine doğru koşarlar.
Nefislerine karşı fevkalâde disiplinli ve sertlerden sert, arkadaşlarının eksik ve kusurları karşısında ise alabildiğine müsamahakârdırlar. Kimseyi tenkit etmez.. tenkitleri umursamaz.. yaptıkları şeyleri sessiz ve gösterişsiz yapar.. dostu, düşmanı tahrik edip kıskançlığa sevketmeme hususunda alabildiğine titiz davranırlar.

İçinde bulundukları toplumu aydınlatıp insanlığa yükseltme uğrunda, onlarla bütünleşir, onlarla içli dışlı olur; onların keder ve sevinçlerini paylaşır ve ruhlarının ilhamlarını onların sinelerine boşaltmak için durmadan yollar araştırır ve ızdıraplarla kıvranırlar.
Hâsılı; dün, bugün ve yarınki destanlarımızın kahramanları bu yiğitler, verdikleri mücâdelenin şuuru içinde ve fevkalade sabırlı, Hızır'la arkadaş olup (âb-ı hayat) arama idraki içinde ve alabildiğine azimli, dünyanın her türlü zinet ve debdebesi karşısında da yol yön değiştirmeyecek kadar inançlı ve iradelidirler.

Sızıntı, Temmuz 1986, Cilt 8, Sayı 90

*********************************************************************************

Fütüvvet Ruhu ve Yiğitliğin Esasları



Lügat itibarıyla gençlik ve yiğitlik manalarına gelen "fütüvvet" kelimesi, selef-i salihîn tarafından tahammül gösterme, başkaları için yaşama, kardeşlerinin hatalarına karşı müsamahalı davranma, insaflı olma ama insaf beklememe gibi değişik tariflerle çok geniş çerçevede ele alınmış. Büyüklerimizin bu tarifleri, kendi zamanlarının ve muhataplarının ihtiyaçlarından dolayı mı bu kadar çeşitlidir? Günümüzün şartları açısından, fütüvvet nedir; yiğit kime denir?

Başkaları için yaşama anlayışına kilitlenmenin ve her türlü ezâyı, cefâyı 'of' demeden sineye çekmenin bir unvanı olan "fütüvvet" kelimesi, delikanlı mânâsına gelen "fetâ"dan türetilmiştir; bazılarınca, her türlü fenalığa baş kaldırmanın remzi ve ihlâslı ubûdiyetin de gereği sayılmıştır. (01.08)
Hazreti Ali (kerremallahu vechehu) her hâliyle fütüvvetin temsilcisi kahraman bir fetâ idi.. ve لاَ فَتَى إِلاَّ عَلِىٌّ وَلاَ سَيْفَ إِلاَّ ذُو الْفِقَارِ "Ali gibi yiğit, Zülfikâr gibi de kılıç bulunmaz." sözünün tam mâsadakıydı. (01.20)
Kehf sûresinde ana başlıklar altında anlatılan birkaç vak'a vardır; Hazreti Musa ile Yuşa b. Nun'un seyahati ve Hazreti Musa'nın Hızır'la yolculuğu da bunlar arasındadır. Yuşa b. Nun, bir nebidir. Hazreti Musa'dan sonra Amelikalılara karşı yapılan savaşları onun komuta ettiği söylenmektedir. İnanan insanlar sadece zâhirî ilimlerle yetinmemeli, kalb ve ruh dünyalarını işlettirerek ledün ilmine vâkıf olmaya da çalışmalıdırlar. İşte Hazreti Musa, yanındaki gençle bu yola sülûk etmiş ve bütün gençliğe bu dersi vermiştir. Orada insan, nâsûtîliğini bırakır, lâhûtî bir hüviyet alır ve derinleştikçe derinleşir. Bu aynı zamanda bir büyük davayı omuzlamaya ehil hâle gelmek demektir. (03.11)
Fütüvvet, tarihi seyri içinde nasıl anlaşılırsa anlaşılsın, o, has mânâsıyla, Allah'tan başka ilâh tanımamanın; dînî duygu, dînî düşünce ve dînî hayat için her türlü fedakârlığa katlanmanın; batıl inanç, batıl anlayış ve batıl davranışlara karşı baş kaldırmanın; her yerde ve her zaman Hakk'la sımsıkı irtibatta bulunup hep O'nu haykırmanın ve üzerine düşen vazifeyi yapıp neticeyi Allah'a havale etmenin unvanı olagelmiştir. (09.40)
Günümüzde fütüvvetin en önemli buudunu "adanmışlık ruhu" teşkil etmektedir. Adanmış insan, Cennet'e gireceği ümidini sürekli gönlünde, kafasında, vicdanında canlı tutar; ama onun bu dünyada biricik gayesi vardır: İslâm'ın ismetini sıyanet etmek ve i'la-yı kelimetullah vazifesini hakkıyla yerine getirmek. Zira yeryüzünde bugün Müslümanlık adına yapılacak tek iş budur. Bu da yaşama zevkini yaşatma ideali uğruna terk eden diğergam insanlarla olur. (13.31)
Bu asrın yiğitleri için fütüvvet ruhunun önemli bir yanı da farklılık mülahazasından uzak kalmalarıdır. Onların en büyük farklılıkları, farklılık mülahazasına katiyen girmemeleridir. (17.00)
İşlerin önünde bilinme, kıdem sahibi olma, halkın teveccühü, makam, mansıp, şan, şöhret, rütbe gibi şeyler de birer imtihan vesilesir. Bir büyük olarak kabul görme, saygın bir insan yerine konma, mesela "abi, efendi, hoca, alim, pîr ve üstad" şeklinde çağrılma da yapılan hizmetler karşısında bir bedeldir. Bunlar, bir insanın istek ve iradesi dışında karşılaştığı şeylerse ve o insan bunlara bir istidraç olabilecekleri mülahazasıyla temkinli yaklaşıyorsa zararsız olabilir. Aksine insan, bütün hareket ve faaliyetlerinde hep takdir ve tebcil beklentisi içindeyse, başkalarının kendisine tazim etmesini arzuluyorsa, sözlerine her şeyin üstünde değer verilmesini istiyorsa, hizmetlerine karşılık kıdemine uygun bir mukabele umuyorsa, işte o zaman, ötelere müflis olarak gitme gibi kötü bir akıbetle karşı karşıya demektir. (20.38)
Hazreti Ebu Bekir (radıyallahu anh) buyuruyor ki; "Biz, Efendimiz'in huzurundayken başımızda kuş varmış gibi duruyor, tek kelime kaçırmamaya çalışıyorduk." Evet, sahabe efendilerimiz Söz Sultanı'nın huzurunda, konuşmak şöyle dursun, hareket etmekten bile kaçınıyor, O'nun dudaklarından dökülen söz incilerinin bir tanesini bile zayi etmemeye, O'nun her sözünü tam anlamaya gayret gösteriyor ve O'na karşı her zaman çok saygılı davranıyorlardı. (24.15)
Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) "Levlâke lemâ halaktü'l-eflâk - Sen olmasaydın, şu âlemleri yaratmazdım!.." kudsî hadisinin mazharıdır. Bu hadis, hadis kriterleri açısından sahih olmasa bile mânâ itibarıyla doğrudur; doğrudur, çünkü o "Muarrif" olmasaydı, şu âlemlerden, şu kainat kitabından ve hatta bu Kur'an'dan hiç kimse bir şey anlamayacaktı. O halde bu hadisin mânâsı şudur: "Ey Rasûlüm! Bu kitapların okunması da, mânâlarının şerhi de senin sayende oldu. Öyleyse sen elindeki Kur'ân'la her şeyin kavl-i şârihi, tefsir-i vâzıhısın." (25.57)
Peygamber Efendimiz yaptığı ulvî vazifesine karşılık maddî hiçbir bedel beklemediği gibi hiçbir zaman farklılık ve fâikiyet mülahazalarına da girmemiş, tevazu ve mahviyetten ayrılmamıştı, ayrılmazdı da. O kendisini diğerlerinden ayıran herhangi bir davranışta bulunmaz, varlığını hissettirmeye çalışmaz ve bir yere girdiğinde kendisine ayağa kalkılmasını bile istemezdi. (27.00)
Eşlerin toplumdaki konumu ne olursa olsun, bir eş, evinde yine eştir. İşi ve makamı evdeki bu fonksiyonuna hiçbir engel teşkil etmez, etmemelidir. Hiç kimsenin konumu Kâinatın Efendisi kadar yüksek, işleri O'nunki kadar yoğun ve statüsü de O'nunki kadar yüce değildir. O ki, her an vahye muhataptı ve Cebrail'le sohbet ediyordu. Melekler O'na selam duruyor, âlemin işi O'nu bekliyordu. Fakat, O (aleyhi ekmelüttehaya) yine de eşlerini en güzel şekilde görüp gözetiyor ve asla onlara yardımdan geri durmuyordu.. durmuyor ve ümmetine bu konudaki ideal ölçüyü gösteriyordu. (30.07)
İnsanlığın İftihar Tablosu'nun meclisine ilk defa girenler, çoğunlukla Peygamberin kim olduğunu bilemez; ancak sahabînin O'na karşı saygılı tavırlarıyla veya O konuşmaya başlayınca, Allah Rasûlü'nü ayırt edebilirlerdi. Demek ki, fütüvvetin bir derinliği de insanlardan bir insan olup kendini bilinmezliğe salmaktır. (32.16)
BAMTELİ
http://tr.fgulen.com/content/view/17034/26/

****************************

Soru: Özellikle Batılı yazarlar Osmanlı’yı asırlar boyu ayakta tutan faktörlerden en önemlisinin “savaş ekonomisi” olduğunu söylüyorlar. Dolayısıyla da, cihada o kadar kilitlenmiş olmalarını bu faktöre bağlıyor ve Osmanlı tarihini “savaşlar tarihi” şeklinde gösteriyorlar. Maalesef, bizdeki bazı tarih kitapları da Osmanlı’yı genellikle aynı çizgide ele alıyor. Bu konudaki mülahazalarınızı lutfeder misiniz?

Maalesef, Osmanlı tarihi genellikle bir “savaşlar tarihi” olarak nazara verilmiştir. Sinelerdeki kahramanlık duygusu da -bilhassa zaferlere bakan yönüyle- bundan, gizli ve çocuksu bir memnuniyet duyulmasına sebep olmuştur. Dolayısıyla da işin perde arkası ve gerçek mahiyeti görmezlikten gelinmiş; hatta “yalan söyleyen tarih” Osmanlı sultanlarının hemen hepsini karalayacak şekilde seslendirilmiştir. (01.05)
-Bazılarına göre, Osmanlı’nın gerçek tarihi yazılmamış/yazılamamıştır. Kimi tarihçiler bu eksiklik karşısında “Bazı milletler tarih yazar, bazıları ise tarih yapar; Osmanlı tarih yapan milletlerdendir” tesellisine sığınmışlardır. (04.03)
-Osmanlı’nın yıkılışından sonra başta Osmanlı yetimlerinin bulunduğu coğrafya olmak üzere bütün dünyaya yayılan zulüm, kargaşa ve herc ü merclere bakılırsa Devlet-i Âliye’nin kıymeti daha iyi anlaşılacak ve o büyük devletin sadece savaşlardan elde edilen ganimetlerle ayakta kalmadığı, asırlar boyu zirvedeki yerini korumasının ardında çok ciddi bir devlet felsefesinin bulunduğu görülecektir. (06.33)
-Hemen her milletin hayatında iman ve aşk dönemi, ilim dönemi ve sanat dönemi gibi devirler olmaktadır. İman ve aşk dönemindeki kıvam ve heyecan azala azala ilim ve sanat dönemlerinde bitip tükenmeye yüz tutmaktadır. (12.50)
-Dünyanın dört bir yanına açılan adanmış ruhlar gittikleri yerlerde yaşadıkları hadiseleri mutlaka detaylarıyla kaydetmeli ve tecrübelerini daha sonra hatıra, roman ya da tarih şeklinde yazılmak üzere gelecek nesillere emanet etmelidirler. O kayıtlar, misliyet çerçevesinde tekerrür eden tarihi hadiseleri daha iyi anlama, çağı güzel yorumlama ve istikbale sağlam hazırlanma açılarından yarının nesillerine büyük kolaylıklar sağlayacaktır. (15.41)
Soru: Osmanlı’nın yükselişine ve uzun süre zirvede bulunuşuna vesile olan en önemli dinamik hangisidir? Ayrıca, Osmanlı döneminde büyük fikir ve ilim adamlarının çok az yetiştiği söylenerek bu husus hep tenkit edilegelmiştir; bu tenkitlerde haklılık payı var mıdır? Meseleyi farklı devirlerin farklı ihtiyaçları ve günümüzün nesillerinin vazifeleri zaviyesinden değerlendirir misiniz? (20.20)
-Osmanlı’nın yükselişinde ve uzun süre zirvede bulunuşunda “Devlet-i ebed müddet” mülahazasının ve tarih şuurunun tesiri olabilir; fakat, meseleyi ırk açısından ele almak ve sadece bunlara bağlamak çok yanlıştır. (20.45)
-Osmanlı’nın büyüklüğe yürümesindeki asıl sâik, i’lâ-yı kelimetullah aşkı ve dini ihya sevdasıdır. (23.22)
-Yarım asra yakın devletin başında durmuş ama başı dönmemiş bir insan olan Kanunî Sultan Süleyman, Hakk’ın emanetini harp meydanında teslim etmek istemiş ve öyle de olmuştur; Sefer-i Hümayun’da, ordu Zigetvar kalesi önlerindeyken teslim-i ruh eylemiştir. Menkıbeye göre; Kanunî, hastalığı esnasıda Ebussuud Efendi’ye bir sandık vererek vefatında bu sandığın da kendisiyle beraber gömülmesini vasiyyet etmiştir. Ulemâ arasında yapılan tartışmalar neticesinde, dinimizde eşya ile gömülmek caiz görülmediğinden sandık kabre konulmamıştır; fakat merak üzere açılıp bakıldığında sandıkta, Kanuni’nin verdiği hükümler için Şeyhulislam’dan aldığı fetvalar bulunmuştur. Bunu gören Ebussuud efendi ağlayarak “Sultanım, sen kendini kurtardın; bilmem ki, biz ne yapacağız…” demiştir. (25.45)
-Kendi döneminde en çok bir bayraktara ihtiyaç duyulduğundan, Osmanlı, İslam bayrağını dalgalandırma misyonunu üstlenmiştir. Osmanlı’nın üstüste zulüm ve ihanetlere uğradığı, İslâm âleminin müstemlekeciler tarafından âdeta tırpanlandığı ve fikir, düşünce adına dümdüz edildiği, geriye sadece Osmanlı’ya sövme ve vefasızlığın miras kaldığı bir dönemin akabinde, Malik bin Nebi’nin, “Eğer İslâm dünyasının şimalinde Osmanlı olmasaydı, bugün İslâm dünyası da olmazdı. Osmanlı olmasaydı, bugün yeryüzünde müslümanlık da kalmazdı.” deyişi de bu gerçeği ifade etmektedir. (28.33)
-Cenâb-ı Hak, her devirde, o zamanın şartlarına uygun insanlar göndermiştir. Osmanlı’da İslam’ın ilk asırlarındaki büyük fikir ve ilim adamlarının yetişmediğini ya da çok az yetiştiğini söyleyenler, meseleyi farklı devirlerin farklı ihtiyaçları zaviyesinden de değerlendirmelidirler. (30.47)
-Ezcümle; tedvin döneminde yapılan çalışmalar çok kıymetlidir; zira, o dönemde fakîhler, fıkhın kitaplaştırılması, hadisçiler sünnetin hıfz ve tesbiti, kelâmcılar akâid meselelerinin tarsîni, tefsirciler Kur’ân ve Kur’ânî ilimlerin te’lifiyle meşgul olup, her biri kendi sahasında üstün gayretler sarfederek yüce İslâm dininin hakikatlerini, hem de herhangi bir iltibasa meydan vermeyecek şekilde tesbit edip ortaya koymuşlardır. Ne var ki, bugün tedvin döneminde yapılanları yapmaya çalışmak ve o zamanı taklit etmek çağı doğru okuyamamak demektir; çünkü, bugünün ihtiyaçları ve öncelikleri çok farklıdır. (36.45)
-İçinde yaşadığımız dönemde ümmet-i Muhammed’e (aleyhissalatü vesselam) düşen vazife ve inananlar tarafından yapılması gereken en önemli iş; engin bir vicdanla âleme açılmak, gönülde her insan için bir sandalye ayırmak, şefkatle herkesi kucaklamak ve hakikatler ile kalbler arasındaki engelleri kaldırarak beşerin ebedî kurtuluşuna zemin hazırlamaktır. (42.45)

http://www.zamanmekan.com/herkul-bamteli-osmanli’da-futuvvet-ruhu-17082009/index.html

********************************

FÜTÜVVET

Dostların aybını örtmesi, bilhassa, düşmanlarının başına gelen belâlara sevinmekten sakınması fütüvvetin îcâblarından, gereklerindendir. (Er-Riyâdü't-Tasavvufiyye)

Fütüvvetin en üstünü, kemâli, kâinâtın efendisi, cezâ gününün şefâatçısı, sevgili Peygamberimize mahsûstur ki; o günde herkesin, "Nefsim! Nefsim!.." diyerek kendi hâlleriyle meşgûl ve telâş içinde oldukları o dehşetli günde; "Ümmetim! Ümmetim!" niyâzını, şefâat kapılarının anahtarı yapacak ve kalblerin mahşer korkusuyla müthiş bir ızdırap içinde titrediği o vakitte, aslâ kendisini düşünmiyerek, ümmetinin başları üstüne himâye kanatlarını açacak ve bütün mahşer meydanını fütüvvet gölgesinin himâyesine alacaktır. (Seyyid Abdülhakîm Arvâsî)

Bâyi' (satıcı), bu mala, şu kadar lira veren oldu deyip, satsa, sonra gaben-i fâhiş olduğu ve başkası, o kadar lira vermediği anlaşılsa, müşteri (alıcı) bey'i (satışı, alış-verişi) fesh edebilir, bozabilir. (Mecelle)

Yolculukta, su, gaben-i fahişle satılırsa veya piyasa fiyatı ile alacak fazla parası yok ise, namazını teyemmüm ile kılması câiz olur. (İbn-i Âbidîn)

*************************

Fütüvvet:

ülfet etmek, kaynasmak ve cömertliktir

dostlari ve komsulari gözetmektir

kendisinden önce arkadaslarina acimaktir

malinda, dostlarinin kendi mallari gibi tasarruf etmelerine müsaade etmektir

misafiri ve ziyafet vermeyi sevmektir

dogru olmak, gözü tok gönlü genis olmaktir

dogru sözlü olmak, emaneti ödemektir

garipleri sevmek ve onlarin hakkini yerine getirmektir

salihlaerin elbisesine bürünmeden önce icini düzeltmektir

yaptigi isten karsilik beklememektir

tövbeye sarilmak, saglam bir irade ile tövbe ettigi seye bir adha dönmemeye karar vermektir

Allahi rirzik hakkinda vedigi garantiye güvenmektir

nefsini hesaba cekmek, ömrünü Allaha isyanla yitirdigine esef etmektir

uzuvlari korumak, onlari amacinda kullanarak kalbi düzeltmeye calismaktir

gücü yeterken affetmektir Baskasinini kusurlarini birakip kendi kusurlariyla mesgul olmaktir

halka güzel zan beslemek, onlara saygiyi muhafaza etmektir

sefkatli olmak, kardesini nefisne tercih etmektir

bela gelince sikayet etmemek, gönül hosluguyla karsilamaktir

iyilere sohbet edip serlilerle sohbet etmemekten kacinmaktir Bütünbunlar ve benzeri, fütüvvet yolarindan ve huylarindandir

Abu Abdullah es-Sizci`ye sordular:

"Neden sufiler gibi hirka giymiyorsun?" Dedi ki:

"Hirka giymek ancak fütüvvet ehli, yigit kisilere yarasir Fütüvvet ehlinden olmayanin böyle seyler giymesi, nifak alametidir Fütüvvet yükünün altina girmeden onlarin damgasini tasimak yakismaz"

Peki, öyleyse fütüvvet nedir?" diye sordular:

"Fütüvvet, insanlari mazur kendini kusurlu görmek Baskalarini tam , kendini noksan, insanlarin iyisine kötüsüne, topyekün halka sefkat ve merhamet nazariyla bakmak
Fütüvvetin en yüksek derecesi ise halkin seni Hakàn alikoymamasi, Hak ile arana perde olmamasidir" diye cevap verdi (Sülemi, Tabakattü`s-Sofiyye, s 216)

Muhammed b Faz`le sordular: Fütüvvet nedir? Su karsiligi verdi:

"Fütüvvet, Allahin emirlerine uyarak, ic dünyasini güzel huy ve iyi gecimle dis dünyasini koruyabilen insanlarin sifatidir" (Sülemi, Tabakatüs`s-Süfiyye, s 216)

Sibli fütüvveti söyle tanimlar:
"fütüvvet, muhabbet aninda sadakat, düsmanlik aninda yumusaklik, kitlik ve azlik aninda elindekini bölüsmektir"

Muhasibi`ye göre fütüvvet, baskalarina insaf ettigin halde onlardan insaf beklememen,; baskalarina bagista bulunman, fakat baskalarinda bagis beklmememendir Vermen, fakat almamandir (Kuseyri, Risale, s 227)


Cüneyd-i Bagdadi`ye fütüvvetin ne oldugunu sorulunca:

"Fütüvvet, hicbir fakirden nefret etmemen, hicbir zenginde de halini arzetmemendir" demistir
bir baska defasinda da:
fütüvvet, "Eziyeti kaldirmak, baskalarindan bir sey beklememek ve sikayeti ter- ketmek" diye tanimlamistir


Fudayl b Iyaz da (ks) söyle der:
"Fütüvvet (asil yigitlik) kardeslerinin hatalarini her zaman affetmektir"

Ebu Bekri el - Verrak (ks) söyle der ki:
Feta (yigit insan), hicbir hasmi olmayan (kendisine haksizlik eden herkesi hos görüp bagislayan) kimsedir" (Kuseyri`, Risale, s226)

Sehl`e göre fütüvvet, sünnete uymaktir (Kuseyri`, Risale, s227)

Sülemi fütüvveti: "Hz Adem gibi özür dielmek, Hz Nuh gibi iyi, Hz Ibrahim gibi vefali, Hz Ismail gibi dürüst, Hz Musa gibi ihlasli, Hz Eyyüb gibi sabirli, Hz Davud gibi cömert, Hz Ebubekir gibi hamiyetli, Hz Ömer gibi adaletli, Hz Osman igbi hayali, Hz Ali gibi bilgili olmaktir, Hz Muhammed (sav) gibi merhametli" seklinde tarif etmistir

Nasrabadi`ye göre fütüvvetin asli, bir kulun sürekli (Allah icin) baskasinin isine kosmasidir (Kuseyri, Risale, s226)

Imam Ali fütüvvet bes seyle olur demisti:

1 varlik sirasinda tevazu göstermek

2 Cezalandirmaya gücü yettigi halde bagislamak

3 Az da olsa elindekinden vermek

4 Karsilik beklemeden vermek

5 Herkeze nasihat etmek


_________________


Elif gibi yalnızım,
Ne esrem var, ne ötrem.
Ne beni durduran bir cezmim,
Ne de bana ben katan bir şeddem var.
Ne elimi tutan bir harf,
Ne anlam katan bir harekem...
Kalakaldım sayfalar ortasında.
Bir okuyan bekledim,
Bir hıfzeden belki...
Gölgesini istedim bir dostun med gibi…
Sızım elif sızısı...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://kutluforum.bedavaforum.biz
Semanur
Özel Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 929
Rep Gücü : 2257
Rep Puanı : 18
Kayıt tarihi : 23/06/09
Yaş : 53
Nerden : İzmir'den

MesajKonu: Geri: FÜTÜVVET RUHU VE YİĞİTLİĞİN ESASLARI   Cuma Nis. 16, 2010 10:06 pm

FÜTÜVVET

‘Fütüvvet’, lügatte cömert ve asalet sahibi olmak, yiğitlik, delikanlılık, mertlik anlamlarına gelmektedir.

Genç insana da aynı kelime kökünden ‘Feta’ denilmektedir.

Fetâ’nın Arapça’da çoğulu, fityân ve fitye’dir. Eski Araplar fetâ terimiyle, zihninde yaşattığı asaletli ve tam anlamıyla ideal insanı tanımlarlardı. Fetâ’nın konukseverliği ve eli açıklığı, sonuna yani kendisinin hiçbir şeyi kalmayıncaya ve tamamen fakir düşünceye kadar sürer. Mücâdelede de fetâ, arkadaşları uğruna canını feda eder. İşte konuk severliğin ve yiğitliğin, fedakarlığın en yüksek mertebesine fütüvvet denmiştir. Eski Arapça’da bu anlamı veren fütüvvet kelimesi, tasavvufun da özel bir terimi olmuştur. Fütüvveti kendilerine ahlâk edinen bir topluluğun, daha hicretin ikinci yüzyılında varlığını biliyoruz. Halife Nâsır Lidînillah, bu topluluğu kendine bağlamış ve buna ait şalvarı giyerek ‘seyyidü’l-fityân’ (Gençlerin efendisi) olmuştur.

Kur’an-ı Kerim’de Ashab-ı Kehf’in anlatıldığı kıssada, Allah (c.c.) mağaraya sığınan insanların genç, yiğitler olduğunu belirtmektedir: “Gerçekten bunlar, Rablerine iman eden genç yiğitlerdi.” (1)

‘Ashab-ı Kehf’ mağarasına sığınan insanların en önemli özelliklerinin ‘İmanlı Gençler’ olması gençlere verilen öneme işarettir. Kıssanın bütününden, bu gençlerin yaşadıkları müşrik toplumda Tevhid mücadelesi verdiklerini, ölümle burun buruna gelmelerine rağmen imanlarının gereğini yapıp son bir gayretle yaşadıkları toplumdan hicret ettiklerini anlıyoruz. Tarih boyunca görülen bütün hicretler gibi bu hicret de meyvesini vermiş, Allah (c.c.) onların şehadetlerini yeni bir doğuşa çekirdek yapmıştır.

İslâm’da, fütüvvet, ‘mekârim-i ahlâk’ deyimiyle anlatılmıştır. Hz. Peygamber (s.a.v.) mekârimi ahlâkı tamamlamak için gönderildiği gibi, Allah’ın birliğini yerleştirme uğrunda canını ortaya koymaktan çekinmeyen Hz. İbrâhim (a.s.) de fetâ olarak nitelendirilmiştir. “Onları (putlarımızı) diline dolayan bir fetâ (genç) işittik, kendisine İbrâhim deniliyormuş.”(2)

Hz. Mûsâ’nın beraberinde giden, yardımcısı Yuşâ da fetâ olarak anılmıştır: “Fetâsına, yiyeceğimizi getir, gerçekten biz bu yolculuğumuzdan epey yorgunluk çektik, dedi.”(3)

--------------

(1) Kehf sûresi, 18/62.
(2) Enbiyâ sûresi, 21/60.
(3) Kehf sûresi, 18/13.

Dînleri uğruna müşrik toplumlarından ayrılıp mağaraya sığınan Ashâb-ı Kehf de fetâ’nın çoğulu “fitye” olarak anılmıştır: “Onlar Rablerine inanmış fetâlardı. Biz de onların hidâyetlerini artırmıştık.”(1)

Aynı şekilde Hz. Yûsuf (a.s.)’un zindan arkadaşları fetâ’nın ikillik bildiren “feteyân” kelimesiyle anılmışlardır: “Kendisiyle beraber zindana iki fetâ girdi.”(2) Hz.Yusuf (a.s.) başbakan olduktan sonra kendisinin özel hizmetçileri de fetâ çoğulu olarak “fityân” ile anılmışlardır: “Fetâlarına: onların paralarını yüklerinin içine koy!” dedi.(3)

Peygamberimiz (s.a.v.)’in çocukluğu ve gençliği temiz ve iffetli bir şekilde geçmişti. Peygamberlikten sonra nasıl bir ahlâka sahip ise, kırk yaşından önceki hayatı da öyle temiz ve nezih idi. Halbuki gençlik yıllarını geçirdiği Mekke şehri, o zamanlar o kadar karışıktı ki, Mekkeliler arasında yaşayıp da cahiliye çirkinliklerine bulaşmamak adeta mümkün değildi.

Peygamberimiz (s.a.v.) bu dikenli ve tehlikeli yollardan hiç yara almadan alnı açık, yüzü ak olarak kurtuldu. Başkalarına bulaşan kötü hallerden bütünüyle uzak kaldı. Çünkü Cenâbı Hak, O’nu Cahiliye devrinin her türlü çirkinliğinden nefret duyacak bir yetenekte yaratmıştı.

Fütüvvetin fedâkarlık ve îsar (başkalarını kendi nefsine tercih etme) gibi düşünceleri, geniş ölçüde ‘Neysâbur Tasavvuf Okulu’na sirayet etmiş ve orada tasavvufi bir nitelik kazanmış, bu suretle fütüvvet, önceleri sosyal hayatta bir ideal iken sonradan tasavvufi ahlâk bakımından da bir ideal olmuştur.

Tasavvufçulara göre fütüvvet, peygamberlerin (a.s.) ahlâkıdır. Fütüvvet konusunda ilk eseri yazan Ebû Abdi’r-Rahmân es-Sülemî’ye göre Hz. Âdem (a.s.)’den, son Peygamber Hz. Muhammed (s.a.v)’e kadar tüm peygamberler, fütüvvet ahlâkının örnekleridir. Şöyle ki:

Fütüvvet davetine ilk koşanların, mürüvvet ahlâk ve şerefini koruyanların ilki, (yeryüzü anlamındaki) edîm’den gelen Adem (a.s.)’dir ki, ismi irade mahallinde sabit, cismi haşmet evinde sakin, nurlarla ve masumlukla desteklenmiş, keramet tâciyle taçlanmış, selâmet evine girmiştir. Fütüvveti Kabil kovunca Habil onu kabul etti, Şît (a.s.) onun hakkını yerine getirdi, onu her türlü çirkin şeylerden korudu, İdris (a.s.) de onunla yüksek mekâna çıkartıldı, İblis’in tuzağından kurtarıldı. Fütüvvet sevgisinden Nuh (a.s.), üzerinde fütüvvetin nuru parladı.

------------

(1) Kehf sûresi, 18/13.
(2) Yûsuf sûresi, 12/16.
(3) Yûsuf sûresi, 12/62.

Âd onunla isimlendirildi, kibre dönmedi. Fütüvvet ile Hûd (a.s.), ahidlere güzel vefa gösterdi, fütüvvetle Salih (a.s.), kötülüklerden kurtuldu, İbrahim Halîl (a.s.) fütüvvetle nam alıp putların ve heykellerin başlarını kırdı, fütüvvetle İsmail (a.s.) yüce Padişah’ın emrine kurban oldu, fütüvvetle Lût (a.s.), inişi olmayan yüce makama çıktı, fütüvvetle İshak (a.s.) da buluşma gününe kadar (ibadetle) kaim oldu, Ya’kub (a.s.) fütüvvet sebeplerine yapıştı, fütüvvetle Eyyûb (a.s.)’un hastalığı açıldı. Fütüvvetle doğru Yusuf (a.s.), yoların en güzeline yürüdü, onunla her zaman başarıya ulaştı. Zülkifl (a.s.), fütüvvetin yüce rütbesine uyup güzel, hoşnut edici işlerini yaptı. Şu’ayb (a.s.) onun (yarış alanındaki) kamışlarını kaparak (erlikte birincilik) aldı, her şüpheden ve kusurdan uzak kaldı. Musa (a.s.) fütüvvet kaftanını giyip çalımlandı, Harun (a.s.) ona uyup güzel söz söyledi. Ashâb-ı Kehf ve Rakîm onunla şereflendi, kurtuldu ve nimet evine erdi; Davud (a.s.)’un kalbi onunla hayat buldu; fütüvvet yüzünden kendisine rükû ve sücud tatlı geldi. Fütüvveti Davud’dan Süleyman (a.s.) aldı, insanlar ve cinler fütüvvet yüzünden Süleyman’ın emrine verildi. Fütüvvet şartları kendisine sahih yapılan Yûnus (a.s.), fütüvvetin gereklerine uydu. Zekeriyya (a.s.) fütüvvetle safâ yurduna girdi. Yahya (a.s.) fütüvvete sadık olup tasadan kurtuldu, zor şartlarda fütüvvete sarıldı da üzüntüye ve ızdıraba düşmedi. İsa (a.s.) onunla açık bir nur alıp parladı, Ruh ve Mesih onunla ünvan aldı. Fütüvvetle Muhammed (s.a.v)’e açık fetih verildi, iki kardeş (Ebubekir-Ömer)’i ve amcası oğlu Ali’yi fütüvvet emini yaptı. (1)

Fütüvvet terimi Selçuklular döneminde kurulan Anadolu Esnaf Teşkilatı için kullanılmıştır.

İslâm ahlâkında fütüvvet, başkalarına oranla kendisinde olan üstünlük ve gücü görmemek, kimsenin hata ve kusurlarını başkalarına söylememek, her şeyi Allah (c.c.)’tan bilmek, kötülüğe karşı iyilikle karşılık vermek gibi faziletli davranışları içine alan kapsamlı bir erdemdir. Fütüvvet, insani derecelerin en yükseğidir. Çünkü diğer derecelerin sahipleri, yaptıkları ibadet ve hizmetleri, ya Allah (c.c.)’ın fazl ve keremine ulaşmak veya azaptan, ceza görmekten kurtulmak üzerine yerleştirip ona göre hareket ederler. Halbuki fütüvvet sahipleri, yaptıklarını yalnız Allah (c.c.) için ve Allah sevgisi için yaparlar.

Allah (c.c.) kullarına bu vücudu hastalıklardan arınmış ve tertemiz olarak ihsan buyurdu. Kullara ve fütüvvete uygun olan da o vücudu hastalıklardan arınmış olarak iade etmektir.

Fütüvvetin esası, insanın ebedi olarak başkaları için ve başkalarının işinde çalışmasıdır. (2)

------------

(1) Sülemî, Kitabü’l-Fütüvve.
(2) Kuşeyri Risalesi, s.305.

Hz. İbrahim (a.s.)’e bir mecusî (ateşe tapan) konuk geldi. İbrahim (a.s.), ona ‘müslüman olursan seni konuk ederim’ dedi. Konuk bu söze gücenerek gitti. Allah (c.c.)’tan İbrahim (a.s.)’e şöyle vahiy geldi: “Elli yıldır kafir olduğu halde biz onun rızkını veriyorduk. Ne olurdu sen de ona dinini değiştirme isteğinde bulunmadan bir lokma yedirseydin!” Hz. İbrahim (a.s.) koşarak adama yetişti ve kendisinden diledi. Mecusi, İbrahim (a.s.)’in dilemesinin sebebini anlayınca müslüman oldu. (1)

İmam-ı Azam Ebu Hanife (r.a.) bir gün sokakta giderken birisine kolu dokundu. O insan da Ebu Hanife’yi tanımadığından ona bir tokat vurdu. Ebu Hanife ona: ‘Ben senden intikam almaya ve sana dersini vermeye gücüm yeter. Fakat müsterih ol! Dünyada sana bir kötülük yapmayacağım gibi, ahirette de Cenâb-ı Hak beni Cenetine koyarsa sensiz girmeyeyim.’ buyurdu. Adam Ebu Hanife’nin kim olduğunu anlayınca diledi ve bağışlanmasını istedi.

Fütüvvet, gerçekleştirdiğin, fakat kendi nefsine bir pay çıkarmadığın bir fazilettir. Fütüvvet, ortaya koyduğun bir fazilettir, fakat bu fazilet benden değildir, Rabbimin tevfiki ve ihsanı iledir, diye inanmak şarttır. (2)

Cüneyd-i Bağdadi, fütüvvet, kimseyi incitmemek ve elde olanı insanlar için harcamaktır, demiştir.

Sehl b. Abdullah, fütüvvet sünnete tabi olmaktır, demiştir. (3)

Fütüvvet, nimetleri açıklamak, fakat mihneti gizli tutmaktır. Çünkü nimeti açıklamak şükür, mihneti yani sıkıntıları gizli tutmak ise sabır ve tahammül sayılır.

İslâm toplumlarında tarih boyunca hep yaşanmış olan Fütüvvet ahlâkı, aynı zamanda bu toplumların farklılık, sosyallik ve hareketlilik özelliklerine bir delil teşkil eder. Topluma yansımalarından anlaşıldığı kadarıyla, bu topluluklar günümüzün bazı sivil toplum örgütleri ve gençlik yönü ağrılıklı olan cemaatleri ile ilişkilendirilebilir. Bu nedenle bugün de fütüvvete benzeyen oluşumların var olduğu söylenebilir.

-----

(1) Kuşeyri Risalesi, s.307.
(2) A.g.e. s.307.
(3) A.g.e. s.307
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
FÜTÜVVET RUHU VE YİĞİTLİĞİN ESASLARI
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
KUTLU FORUM :: İslami ilimler ve dini kültür :: Tasavvuf-Dua-Gönül Dünyamız-
Buraya geçin: