KUTLU FORUM

Bilgi ve Paylaşım Platformuna Hoş Geldiniz
 
AnasayfaKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Nefse "ÖL" Deme "OL" De !

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Limoni
Co-Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 5022
Rep Gücü : 12580
Rep Puanı : 43
Kayıt tarihi : 27/05/09

MesajKonu: Nefse "ÖL" Deme "OL" De !   Paz Mart 21, 2010 12:49 am

Nefse "ÖL" Deme "OL" De !


Nefsin mahiyetini incelemek, hakikaten ağır ve yorucu bir konu… Asırlarca Kelamcıların, Tasavvufçuların, Felsefecilerin, Ahlâkçıların, Ruhçuların, Ruhbanların başını ağrıtan bir mesele olmuştur…
Nefis, çok geniş anlamlı bir kavramdır… Değişken ve halden hale giren bir nefisle karşı karşıyayız…
İlk etapta nefsin çağrışım yaptığı anlamlara bir göz atalım…
Bir şeyin zatı, kendisi… Ruh… Cins, tür… Öz, öz varlık, kişilik… Vicdan… İnsanda emredici güç, dinamik… Kalp… Şehvet, arzu ve gazabın başlangıç yeri, yatağı…
Nefs, tek tek kişiler, kişilerin benliği, ‘‘ene’’ si anlamındadır… Ben idrakine sahip olan varlık…
Kişi ve zat demek olan nefs, insanın maddi-manevi öz varlığı ve öz benliğini oluşturan bir iç mayadır…
Nefis, ‘‘kendi kendinin farkında olan, ben idrakine sahip şuurlu zat’’ tır…Yani, nefis sahibi varlıklar bilinçli varlıklardır, nefis bilinçle ilgilidir…
Bu tanımları yaparken dualist bir anlayışa düşmemek gerekir…
İrfan ekolüne göre insanın nefis-akıl-kalp üçgeninde cereyan eden imtihanında nefis negatif kuvvetlerin merkezi olarak algılanır… Adeta nefis şeytanın kullanabileceği bir santral pozisyonundadır…
İnsanın önünde var olan iyilik, güzellik ve doğruluk büluğ çağı ile birlikte nefs ve güçleri tarafından bencillik maskesi ile örtülmeye başlanır. Baskın olan, ayartıcı, baştan çıkarıcı, kışkırtıcı benliktir…
Şeytani özellikler heva üzerinden insanı kuşatırken, melekî güzellikler kalp ve vicdan üzerinden insana etki eder… Akıl ayırt edici, ayrıştırıcı bir rol üstlenir… Akıl, nefsinde, kalbinde hizmetine girebilir…
İnsan nefsinde üç temel kuvvet vardır:
1-Kuvve-i gadabiye (öfkenin gücü)…
2-Kuvve-i şeheviye (şehvetin gücü)…
3-Kuvve-i akliye (aklın gücü)…
Bu üç kuvvet akleden kalbin kontrolüne verilirse insan halife misyonunu kuşanır…
Akleden kalbin denetiminde öfkenin gücü; şecaata (iyiliğe) dönüşür… Şehvetin gücü, iffete inkılab eder… Aklın gücü de hikmeti yakalar…
Akleden kalp sisteme hakim oldukça şecaat, iffet ve hikmet buluşmasından adalet çıkar…
Nefsi, akl-ı selim ve kalb-i selim ile kuşatıp silm (İslam)e teslim olmasını sağlamak gerekir… Tabii ki, bunun içinde önce vahiyden gelen ışığı akla ve kalbe yüklemek mecburiyeti vardır…
Aksi taktirde nefsin istekleri karşılandıkça, ruhun alanı daralır…
Potansiyel insanın, hakiki insana dönüşmesinin önündeki engel nefsin hevasıdır… Yani peşine takılıp gidilen nefsani arzulardır… İnsandaki vahşeti ancak vahiyle durdurmak mümkündür… Çünkü İkbal’in ifadesi ile: ‘‘Yol kesenler, Kur’an-ı okuyup öğrenince yol gösterici oldular’’ Haramilerden sahabi çıkaran, eşkıyayı evliya kılan vahyin sırrıdır…
Nefis ciddi bir tezkiye ve terbiyeye tabi tutul duğu zaman, hevaya muhalefet, Rabbine muvafakat ettiği görülecektir…
Peki nefis terbiyesi nedir?
Nefis terbiyesi,insan terbiyesi demektir… Aklın, kalbin, ruhun, iradenin, bedenin vahyin disiplin ve düzenine bağlı kalmasıdır…
Nefis terbiyesi, kullukta ayar ve amellerde yeni bir kıvam demektir…
Terbiye, ekmele, eşrefe, ahsene yönelik ulvi bir seferdir…
Bu terbiyenin temelinde Allah’a teslimiyet vardır… Rabbani disiplinde karar kılmak vardır… Allah’ın ruhundan üflenen insanın, Allah’ tan bağımsız bir yaşamı reddetmesi vardır…
Bu terbiye sisteminde; Müslüman canının istediği gibi yaşayamaz… Kafasına göre takılamaz… Allah’ın istediği gibi yaşamak zorunluluğu altındadır…
Nefsin insan ruhu üzerinde iki baskı alanı vardır: İstemek ve sahip olmak…
Ad, ünvan, şan, şöhret, mülk, makam, para, rütbe, kariyer, itibar vs. Habire bunları istemek ve sahip olmak arzusundadır insan… Bu kontrol edilmediği zaman sonuç sömürü ve savaşa varacaktır…
Terbiye odur ki; tüm bu isteme iştahını ve sahip olma güdüsünü meşru ve maruf zemine çekmektir…
Nefsin duyum ve fonksiyonları şeytanın etkisine açıktır… Şeytanın güdümüne giren nefis benlik, bencillik, bireysellik belasına maruz kalacaktır… Şeytan, nefsin arzularından hareketle kalbe nüfuz etmeye çalışır… Kalbe fesat tohumları ekmeye başlar…
İşte bu aşamada tedbir ve terbiye kaçınılmazdır…
Temel hedef nedir? Nefsi adam etmektir… Daha doğrusu adem olmaktır…
İslam’ın derdi insanın çamurlaşmadan, insanlaşmasıdır…
Örnek oluşturmak… Denge unsuru olacak merkez kişilikler yetiştirmek… Dünya da herkes bir gösteriş dalgasına kapılıp gidiyorken, İslam’ın insanı ise, ihlas ve takvası ile farkını ortaya koyabilendir…
Kendini yönetebilen, kurabilen, koruyabilen, hükmedebilen, dizginleyebilen insan İslam’ın insanıdır… O insan kendini bilen, haddini bilen, Rabbini bilen insandır...
Nefsine hükmedemeyen kişi, sınır, ölçü, kural, hukuk tanımayan, tuğyana aday olan insandır… Ondan adalet, merhamet, ahlak, beklenebilir mi?
Terbiye almamış insan hamdır, hırçındır,huysuzdur, huzursuzdur hep…
Ruhunu, benliğini yitirmiş insan zarar deposudur… Nefsin galebesi ve baskısı yaşama dar açıdan bakmayı doğurur… İç güdüleri ile hareket edenler, terbiye yoksunu zavallılardır… Kıskançlık, kızgınlık, cinsellik, aç gözlülük onların iç dünyalarına hakim olmuştur… Artık ‘‘iç’’ leri geçmiş, ‘‘deri’’den ibaret bir ‘‘hiç’’tirler…
Kişilikleri gelişmez… Paylaşımları olmaz… Özveri, vefa, sadakat, sevgi lügatlerinden silinmiştir…
Esasta bu olumsuzlukları tetikleyen beşeri hırslar ve şehvetlerdir…
Nefis insana hep ‘‘daha, daha’’ der… Daha çok kazanç… Daha çok üretim… Daha çok tüketim… Daha çok başarı… Habire rekabet… Sürekli reklam… Şöhret, servet, şehvet sınır tanımaz olur… ‘‘Daha, daha’’ demenin ne hukuku, nede ahlâkı vardır… Bu ‘‘Rabbena hep bana’’ mantalitesi ile kendisinden başka kimseyi görememe körlüğüdür…
Bu amansız yarışta kendini paralayan, ruhunu parçalayan bir mahluk karşımızdadır… Yükselmek, kazanmak için ezen, sömüren, soyanların çoğaldığı bir sektör oluştu… Riyakârlık, hilekârlık, sahtekârlık ‘‘yüz kızartıcı’’ suç olmaktan çoktan çıktı, ‘‘iş birlilik’’ olarak kabul gördü… Çılgınlıklar, çirkinlikler alkışlanır oldu…
Ülkelerin kodamanları, bürokratları, ağababaları, yalan, talan, soygun düzenlerini yürütürken ne doyumsuz nefisler taşıdıkları aleme malum değil mi?
Tarihte ve günümüzde bir çok savaşın nedeni ihtiras, öfke, kin ve husumet kusan azgın nefisler değil midir?
Halkına kan kusturan despot yöneticilerin temel sorunu kudurmuş heva ve hevesleri değil midir? Saltanat ve nefsaniyet davası güdenlerin yüzlerine yansıyan kin ve husumet iç dünyalarındaki vahşeti ele veriyor… Bu ululanma belası insanlığa pahalıya mal oluyor…
Uçuruma yürüyen gençlik , nefsi tutkuların kurbanı… ‘‘Özgürlük söylemi’’ nefsin dizginlerini serbest bıraktı… Moda, marka, model, modernite nefsi kışkırtmanın çağdaş tuzakları…
Kardeşlerimiz en fazla nereden yara alıyor? Vahdetin önündeki en büyük engel nedir? Müslümanlar arası sorunlar, fikri midir yoksa nefsimidir? Nefisler arası savaşı kim durdurabilir?
Kendi zaaflarını yenemeyenler etrafa da zarar veriyorlar…
Tahammülsüz, sabırsız, geçimsiz, vefasız, özverisiz ilişkilerin gerisinde depreşen nefisleri göreceksiniz?
Tekmeler, çelmeler, ithamlar, yargısız infazlar hangi haklı gerekçeye dayandırılıyor? Merhamet, hak, adalet, ahlak ayak altı ise, vicdan suküt etmiş, insaf kurumuş ise, bunun nefisle ne ilgisi var, diyebilir miyiz?
Cahiliyenin putlarına ilan-ı harp edilirken, nefis putu okşanıyorsa, bu ne yaman çelişki, değil mi?
Evet, önce içimizdeki canavarı görelim…
İnsanın içindeki haset çamurda yıkanan, şehvetle beslenen şeytani duyguları teşhis etmek gerekmiyor mu?
İçimizdeki ‘‘fücur’’ gündelik hayatımıza, ilişkilerimize, toplumsal dokumuza sirayet ediyor… Hatta himaye görüyor… ‘‘Seri katil’’ soğukkanlılığı ile ruhumuzu katlediyor…
Günah işlemekteki bu cesaret nereden geliyor?
Allah’a isyandaki bu pervasızlığı nasıl anlamak lazım?
Gırtlağına kadar harama batmış, iliklerine kadar günaha bulanmış, hâlâ kendilerine toz kondurmayanlar..! Kendilerini halis, muhlis Müslüman görmeye devam ededursunlar…
Kendimizi nasıl temize çıkarabiliriz ki? Rabbimiz Kitab’ında şöyle buyururken:
‘‘Öyleyse kendinizi temize çıkarıp-durmayın…’’ (Necm-32)
Hz. Yusuf (as) şu gerçeğe vurgu yaparken:
‘‘Ben nefsimi temize çıkarmıyorum.’’ (Yusuf-53)
O halde bize düşen görev; nefsi savunmak değil, sorgulamaktır…
Rasulallah (sav) uyarısına kulak vermektir…
‘Akıllı kimse nefsini sorguya çeken ve ölümden sonrası için çalışandır’’ (Tirmizi)
Bunun için, ‘‘Nefis terbiyesi’’ üzerine felsefik, teorik münazaralar gerekmiyor… Tasavvufi, kelamı tartışmalara boğulmak da doğru değil…
Bizim bağlı olduğumuz terbiye sisteminde; yoga, meditasyon, diyet, perhiz, nefsi cezalandırmak istenmiyor…
Nefsi ‘‘öl’’dürmek değil, ‘‘ol’’ durmak esastır… İslam, nefsi ne öldürmeyi, ne de azdırmayı öneriyor…
İslam nefis tezkiyesi için herhangi bir merasim,protokol, prosüdür, hiyerarşik silsile ön görmüyor…Bu amacı gerçekleştirmek için, ‘‘meyyitin gassala teslimiyeti gibi’’ birilerine teslimi nefis etmek diye bir kural yoktur… Kendinden vazgeçerek, kendini yok sayarak bir arayışa girmek değil, kendi kalarak, varoluşunu sürdürerek, şahitlik ve sorumluluk yüklenerek hayatta aktif rol almak, doğru olan budur…
Yine nefis tezkiyesi için halvet, uzlet şartı yoktur… Toplumsal sorumlulukları ertelemekle, içe kapanmakta, hayata sırtını dönmekle, dünyadan el-etek çekmekle istenen amaç gerçekleşmeyecektir… Takva hayattan kopmak değildir… O zaman silik, sessiz, pasif bir kişilik oluşacaktır…
Olması gereken ise münzevi değil mütevazi bir yaşamdır…
Burada önemle üzerinde durulması gereken husus ,insanı ve İslamı bütünlüğü içinde ele alıp ,anlamaktır… Bütünü zedeleyen parçacı anlayışlara düşmemektir…Tüm boyutları ile meseleyi idrak etmektir…Üzerinde durduğumuz konu salt bir ahlakçılık,ruhçuluk mevzusu değildir…Tasavvufun tarihi seyri içinde düştüğü yanılgılara ve yanlışlara tepki verirken doğrularımızı ve görevlerimizi terk etmemek durumundayız …
‘Vasat ümmet olma vasfı ile dengeli duruşumuzu sürmeliyiz…
İslamı ‘‘şeriat” sız bir sevgi ve barış dinine indirgeyen anlayışla, ‘‘takva” sız bir kulluğu savunan şekilci ,slogancı, ruhsuz söylemde sakattır…
Adalet ve özgürlüğü öne çıkarırken , ubudiyet ve ahireti atlayan bakış açısı problemdir…
Endişem o ki, insanlarımız iki yanlıştan birini tercih etmek durumunda kalmalarıdır: Dünyevileşmek veya ruhbanlaşmak… Bu durum sekülerize edilen bir dinle, mistik, bir anlayış arasında, sapmak ve savrulmaktır…
Bu durum da çözüm, dünyada hayata ,eşyaya uhrevi bir boyut yükleyerek yaşamaktır…
İslamı ideolojileştirmeden, sadece toplumsal hayata düzen getiren bir din olmadığını, insanın iç düzenini de öncelikle kurduğunu hatırlayarak okumak lazım…
Deruni, enfusi, ruhi, kalbi, boyutu olmayan bir İslami kişilik ve dini yaşam aşksız,ruhsuz ve ihlassızdır…
Sürdürülemeyen dindarlığın altında bu gibi nedenler bulunuyor… Bu boyut ihmale gelmez… Salt kuru akıl insanı … Bilgi, kültür hamalı olan aydını… Sadece kaba kuvvetle yürüyen fanatik eylem adamı… Bir tarafı eksiktir hep… Uzun soluklu ayakta kalması mümkün değildir…
Ruh dünyaları yoksullaşanları, dünyevi zenginlikleri kurtaramayacaktır…
Ruhu besleyecek iç dinamiklere yoğunlaşmak lazım… Bu çerçevede tevekkül, teslimiyet, tefekkür huşu,haşyet, ihlas,ihsan, ittika, yakin, dua, zikir, hamd, havf, reca ,sabır temel gereksinimlerdir…
İnsanın bünyesinde ruhi, ahlaki ve manevi tehlikeler karşında bir erken uyarı sistemi vardır… Bunun adı vicdandır, önünü açmak lazım…
Fıtratı körelten tortuları silip atarak, tevhid ağacını yeşertmek zamanı… Kökü sabit, dalları semaya uzanan güzel ağaç… Mahşerde gölgesine sığınacağımız ağaç…
Vücud toprağımızı vahiyle suladığımız zaman cennet tubalarının yeşerdiğini göreceğiz… Vahiy yağmurundan yoksun çorak yüreklerde ancak cehennem zakkumları bitecektir…
Evet vahiy merkezli bir terbiye süreci artık kaçınılmazdır… Bu sürecin besmelesi, Allah’ı ve ahireti hatırlamaktır…Allah’ı ve ölümü unutan nefisler bitiktir… Yarınlara yönelik yaşamalıyız… ‘‘Hesap günü’’ endişesi ile hesapları güncelleyerek…
Efendimiz (sav)ciğerparesi, biricik kızı Fatımaya olan uyarısını gündemde tutarak…
‘‘Ey Fatıma nefsini ateşten kurtar, senin için kıyamet günü elimden bir şey gelmez’’
Bize düşen sorumluluk; terbiye-i Muhammedi de, sünneti seniyyede karar kılmaktır…
İşte o zaman nefis, ‘‘fakr’’ını ‘‘acz’’in ‘‘zaf’’ını fark edecektir…
Ve şu müjdeye mahzar olacaktır:
‘‘Ey mutmain nefis!
Kendini razı olmuş ve (ilahi) rızaya ermiş olarak dön Rabbine.
Artık kullarımın arasına gir.
Cennetime gir.’’(Fecr-27-30) Ramazan Kayan
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Nefse "ÖL" Deme "OL" De !
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» Sızım "Elif" Sızısı

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
KUTLU FORUM :: İslami ilimler ve dini kültür :: Tasavvuf-Dua-Gönül Dünyamız-
Buraya geçin: