KUTLU FORUM

Bilgi ve Paylaşım Platformuna Hoş Geldiniz
 
AnasayfaKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 RİSALE-İ NURDA TASAVVUFİ ANLAYIŞ

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Limoni
Co-Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 5022
Rep Gücü : 12580
Rep Puanı : 43
Kayıt tarihi : 27/05/09

MesajKonu: RİSALE-İ NURDA TASAVVUFİ ANLAYIŞ   Ptsi Mart 22, 2010 12:55 am

RİSALE-İ NURDA TASAVVUFİ ANLAYIŞ

Cemal Doğan


"Kur'ân'ın hakikatlerini özellikle 20. asır insanlarının hidayetine daha çok muhtaç oldukları âyetleri izah eden Risale-i Nur Külliyatı, her insan için en mühim mesele olan "Ben neyim? Nereden geliyorum? Nereye gideceğim? Vazifem nedir? Bu mevcudat nereden gelip nereye gidiyorlar? Mahiyet ve hakikatleri nedir?" gibi suallerin cevabını Kur'ân'a dayanarak açık ve kati bir şekilde, çekici bir üslup ve güzel bir ifade ile beyan edip ruh ve akılları tenvir ve tatmin eder. 20. asrın Kur'ân düşüncesi olan bu eserler bir taraftan teknik, fen ve sanat olarak maddiyatı, diğer taraftan imân ve ahlâk olarak maneviyatı camî ve havî olacak İslâm medeniyetinin, sadece maddiyata dayanan sair medeniyetleri geride bırakacağını isbat ve îlân eder.

GİRİŞ
İnsan için en büyük merak konusu olan şeylerin başında kendi yaradılışı, kainatla münasebeti ve ikisi arasındaki hakikat bağlarını yakalamak gelir. Bu yolda ona yol gösterici olarak Allah (cc) tarafından Nebiler (as) gönderilmiş, daha sonra da onların yollarının izah ve şerhlerini yapan âlimler, âbidler, muhakkikler, tasavvuf erbabı vb. insanlar gelmiştir. Bunların bütünü bu hakikatin bir parçasını göstermeye çalışmış ve vazifelerini hakkıyla yaparak hakiki âleme gitmişlerdir. Bunlardan bir bölümü olan tarikat ve tasavvuf erbabı da vazifelerini bihakkın ifa etmiş ve insanlığa hakikate giden nurdan bir iz bırakmışlardır. Biz bu yazımızda tasavvufun genel bir tarifini yaptıktan sonra 14. (20) asırdaki İslâmî hizmette çok önemli bir yeri olan Risale-i Nurun tasavvuf ve tarikat anlayışını izah etmeye çalışacağız. Böyle bir çalışmadan maksat ise, kafalardaki bazı istifhamları kaldırmaktır. Bu istifhamların başında da "Risale-i Nur tasavvuf ve tarikata karşıdır" iddiası gelmektedir.

TASAVVUF VE TARİKAT NEDİR?
Tasavvuf en veciz tarifini Gazalî'de bulur: "Kalbi Hakka bağlayıp mâsiva (O'ndan gayri herşey) ile ilgiyi kesmektir"(1). O'nun gayesi ise, "Hakkın rızasını kazanmak için nefisleri temizlemek, güzel ahlâk sahibi olmaya çalışmak veya kısaca Allah (cc) ve Resûlünün (sau) ahlakıyla ahlâklanmak" (2) olarak bilinmektedir. Ayrıca tasavvuf, "Hz. Peygamber (sav)'in manevi otoritesinin terbiye, irşâd, davet ve tebliğ adıyla devam eden müesseseleşmiş şeklidir" (3) diye de izah edilmektedir. "Hz. Peygamber devrinde bilinmeyen ve pek meşhur olmayan bir kelime olan Tasavvufun ortaya çıkışı ve türetilişi tartışmalı bir konu olsa da" genel anlamıyla "Sûf (yün) kökünden geldiği kabul edilir" (4) ve kısaca "İlâhi emirlere tam teslimiyet, Allah ve Resûlünün ahlâkıyla ahlâklanmak ve mâsivadan kalbî alâkayı kesmek" (5) manâlarında kullanılır. Tasavvuf iyice incelendiğinde görülecektir ki; "O İslâm'ın insana gösterdiği gaye olan insan-ı kâmil olmanın bir yolu ve yöntemi, iki diyarın anahtarı, gönül gözünün açılmasında mükemmel vasıta ve ilâhi bir aşk" (6), "Allah (cc)'tan gayriye (makam, mevki, mal, mülk, para, kadın, hırs vs.) kul olmama, O'ndan başkasından hiç birşey ummama, ihtirası bırakıp Hakk'in verdiğine şükür etme, şikayeti bırakıp sıkıntıya alışma, kibri bırakıp tevazuyu huy edinme, uykuyu ve gafleti bırakıp ibadete devam etme" (7)'dir. Bu tariflerin yeterliliğine güvenerek Risale-i Nurun tasavvuf ve tarikat anlayışına geçelim. Fakat bu mevzuya geçmeden önce kısaca Risale-i Nur'un manâ ve mahiyetinden bahsetmekde de fayda mülahaza ediyoruz.

RİSALE-İ NUR NEDİR VE NASIL BİR TEFSİRDİR?
"Kur'ân'ın hakikatlerini özellikle 20. asır insanlarının hidayetine daha çok muhtaç oldukları âyetleri izah eden Risale-i Nur Külliyatı, her insan için en mühim mesele olan "Ben neyim? Nereden geliyorum? Nereye gideceğim? Vazifem nedir? Bu mevcudat nereden gelip nereye gidiyorlar? Mahiyet ve hakikatleri nedir?" gibi suallerin cevabını Kur'ân'a dayanarak açık ve kati bir şekilde, çekici bir üslup ve güzel bir ifade ile beyan edip ruh ve akıllan tenvir ve tatmin eder, 20. asrın Kur'ân düşüncesi olan bu eserler bir taraftan teknik, fen ve sanat olarak maddiyatı, diğer taraftan imân ve ahlâk olarak maneviyatı camî ve havî olacak İslâm medeniyetinin, sadece maddiyata dayanan sair medeniyetleri geride bırakacağını ispat ve ilan eder." Risale-i Nur'un nasıl bir tefsir olduğu hakkındaki açıklamalarda ise; Tefsir iki kısımdır. Birisi; malum tefsirlerdir ki, Kur'ân'ın kelime, ibare ve cümlelerinin manâlarını beyan, izah ve ispat ederler. İkinci kısım tefsir ise; "Kur'ân'ın imanı olan hakikatlarını kuvvetli delillerle beyan, ispat ve izah etmektir. Bu kısmın çok ehemmiyeti var. Meşhur malum tefsirler, bu kısmı bazan mücmel bir tarzda dercediyorlar, fakat Risale-i Nur doğrudan doğruya bu ikinci kısmı esas tutmuş, emsalsiz bir tarzda muannid feylesofları do susturan bir manevi tefsir olmuştur" (Cool denmektedir. Ayrıca Risale-i Nur akla gelen bütün istifhamları çözüme kavuşturmuş, fenden ve felsefeden gelen küfrün önünde bir sedd-i Kur'ân oluşturmuş, vahdaniyet-i ilahiyyeyi ve nübüvvetin hakikatini aklî ve ilmî delillerle ispat etmiş, akla gelen bütün imanî meseleleri en kat'i ve sağlam delillerle aklen, mantıken, ilmen izaha çalışmış ve bunda yüzde yüze varan bir başarı elde etmiş nurlu bir tefsir ekolüdür.

RİSALE-İ NURDA TASAVVUFÎ ANLAYIŞ
20. asrın fen ve felsefesinden gelen saldırılara Kur'ânî cevaplarla karşı koyan Bediüzzaman, tasavvuf ve tarikata saldıranlara da karşı çıkmış ve tasavvufun gayesini "Tasavvuf ve tarikatın gayesi, marifet ve iman hakikatlerinin inkişafı olarak, Peygamber Efendimiz'in Mir'acının gölgesi ve himayesi altında kalb ayağıyla, ruhânî bir yol kat etme neticesinde, zevkî, halî ve bir derece iman-Kur'ân hakikatlerini görerek onlara mazhar olma namıyla ulvî bir insan sırrı ve beşerin kemâl noktasına ulaşmasıdır" (Cool diye açıklayarak en güzel şekilde müdafaa etmiştir. Getirdiği izahlarla tarikat ve tasavvufun bir haritasını çizen Bediüzzaman "Şeriat kabuk, tasavvuf içtir" diyenlerin de ifrata gittiklerini belirterek bu yolda gidilecek düsturları da ortaya koymuştur. Tasavvufun lüzumuna değinirken "İnsan şu kainatın bir fihristi olduğundan, kalbi de binler âlemin manevî haritası hükmündedir. O zaviyeden kalbin yoktan var edicisi o kalbi işlettirmesini inkişafını ve hareketini irade etmiş ki, öyle yapmış, madem irade etmiş elbette o kalbi işlettirmek için en büyük vasıtası, velayet mertebelerinde ilahi zikir ile tarikat yolunda iman hakikatlerine teveccüh etmektir" diyerek insan için kaçınılmaz bir yol olduğunu da belirtmiştir. Bu kalbî yol alma ve ruhani hareketin anahtarı ve vesilesinin ise ancak "İlahi zikir ve tefekkür" olacağını ve bunların güzelliklerinin anlatmakla bitmeyen şeyler olduğunu ve insana uhrevî faydalarla mükemmeliyet kazandıran bu vasıtadan uzak olmanın insana büyük zararlar açabileceğini de belirtir. Onu inkar edenlerin mühim bir yanılgı içinde olduklarını beyan ederken "Tarikat ve tasavvuf şeriatın bir delilidir. Çünkü onların içindeki bütün velayet ehli hakikatleri gözle gördüklerinden şeriatın bütün hükümlerini tasdik ederler. Bu hakikati anlayamayan veya onların aldıkları feyzden mahrum olanlar ulaşamadıkları o nurları inkara sapmışlardır. Sebebi ise, tarikatın mensuplarının bazılarında gördükleri suistimalleri ve hataları umuma teşmil etmeleridir. Bunları bahane ederek bir nevi âb-ı hayat dağıtan o kevser menbaını kurutmak için çalışıyorlar. Halbuki bu hatalar ehil olmayanların işidir ve hatasız meslek ve meşrepler hemen hemen yok gibidir. Cenâb-ı Hakk ahirette sevap-günah dengesine bakar. Sevap kefesi ağır basan kulu makbul sayıp Cennete koyar. Hasenat ve günahın muvazenesi ise kemmiyete değil keyfiyete göredir. Bazan olur bir sevap binlerce günahı affettirir. Madem Cenâb-ı Hakk böyle adalet eder, o halde inkar manâsızdır" izahlarını getirerek tarikat ve tasavvuf erbabının ordan aldıkları zevkle ve evliyaya duydukları muhabbetle imanlarını muhafaza edeceklerini de ortaya koyar. Bu husustaki inkarcılara karşı da "İşte ey hamiyetfuruşlar ve sahtekar milliyetperverler.. Tarikatın toplum hayatımızdaki bu güzel yönlerini çürütecek olan hangi günahlardır söyleyiniz" diyerek onları susturur. (Bu sözlerin tarikate karşı resmi çevrelerde takibatın başlayıp tekke ve zaviyelerin kapatılmaya başladığı bir anda yayınlandığını unutmayalım.)
Bediüzzaman velayet mesleğinde (tarikat ve tasavvuf yolunda) ilerlemenin çok kolay, kısa, kıymetli ve geniş olduğunu, ancak bu kolaylık içerisinde özü yakalayamayan insanların çok müşkilatlara, uzun ve dar bir yola düşeceklerini de belirterek bu yolda ilerleyenlerin iki şekilde yürüyebileceklerini anlatır. Bu yollardan birincisinin "Seyr-i enfüsi, diğerinin ise seyr-i afaki" olduğunu belirtir. Getirdiği orijinal cevaplarla enfüsî ve afakî meşrepleri anlatırken "Enfüsi meşrebi nefisten başlar, hariçten gözünü çeker, kalbe bakar, enaniyeti deler geçer, kalbinden yol açar, hakikati bulur. Sonra afâka girer, onu nurani görür. Çabucak o seyri bitirir, Enfüsi dairesinde gördüğü hakikati büyük bir ölçüde onda da görür. Bu yolda gitmenin en mühim esası enaniyeti kırmak, hevayı terketmek ve nefsi öldürmektir. Seyr-i afâki ise afâktan başlar, o büyük dairenin görünen yerlerinde esmanın ve sıfatın cilvelerini seyredip, sonra enfüsi daireye girer. Küçük bir ölçüde kalb dairesinde o nurları müşahede edip, onda en yakın yolu açar. Kalbin ayine-i Samed olduğunu görür, aradığı maksada vasıl olur. İşte birinci meşrepte yol alan insanlar nefsi emmareyi öldürmeye muvaffak olamazlarsa, hevayı terkedip enaniyeti kıramazlarsa şükür makamından fahr makamına düşer.. fahirden de gurura sukut eder. Eğer muhabbetten gelen bir cezbe ve cezbeden gelen bir nev'i sekir beraber bulunsa 'ŞATAHAT' namıyla haddinden çok fazla dâvalar ondan sudur eder. Hem kendi zarar eder, hem başkalarının zararına sebeb olur (9) diyerek gelebilecek tehlikelere de dikkat çeker. Bu hale düşenlere ise tavsiye ettiği reçete "Şeriatın ölçülerini elinde tutmak ve usûl-ud-din ulemasının düsturlarını kendisine rehber kabul etmek ve İmam-ı Gazali, İmam-ı Rabbani (ra) gibi muhakkik evliyaların talimatlarını tutmak" şeklindedir. Ayrıca 'İnsanın nefsini daima ittiham etmesi gerektiğini ve ona verilecek şeyin yalnızca acz, fakr ve kusur" olduğunu da beyan eder. Velayet yollan içinde en sağlam yolun Sünnete tabi olma, yani "amel ve hareketlerinde sünnete bağlılığını düşünüp onu taklit etmekten ibaret müstakim bir yol" olduğunu izah eden Bediüzzaman "İşte bu büyük cadde en büyük velilik yolu ve Nübüvvetin mirasçısı olan sahabîlerin (ra) ve selef-i salihinin caddesidir" (10) diyerek bunun en büyük esasının ise 'İHLAS' olduğunun izahını yapar. Bunun esas kaidelerinin "Bu dünyayı hikmet ve hizmet diyarı bilmek, ücret ve mükafat istememek, uhrevi hayata ait neticelere talip olmamak, verilse bile memnunane değil, mahzunane kabul etmek ve her hale şükretmek" (11) olduğunu da ayrıca belirtir.

ŞERİAT-TARİKAT KARŞILAŞTIRMASI
Bediüzzaman şeriat ve tarikatın bir karşılaştırmasını yapar, herbirine genel kaideler vaz'eder. Bunu izah ederken "Şeriat doğrudan doğruya gölgesiz, perdesiz Ehadiyat sırrı ile Mutlak Rububiyet noktasında ilahi hitabın neticesidir" (12) diyerek "Tarikatın en yüksek mertebelerinin ancak şeriatın cüz'leri hükmüne geçebileceğini" yani onların ancak bir vesile, başlangıç ve hadim olabileceklerini (13) anlatır. Bu noktada 'Şeriat kabuk, tarikat-tasavvuf özdür" diyenlere de gereken cevabı verirken "yoksa bazı tasavvuf mensuplarının zannettikleri gibi şeriatı zâhiri bir kabuk, hakikati onun içi ve neticesi ve gayesi tasavvur etmek doğru değildir. Şeriatın insanların tabakalarına göre inkişafı ayrı ayrıdır. Avam insanlara göre şeriatın zâhirini şeriatın hakikati zannedip havassa açılmış olan şeriat mertebelerine HAKİKAT ve TARİKAT namı vermek yanlıştır. Şeriatın umum tabakalara bakan yanı vardır" (14), izahını getirir ve neticede de "Tarikatın en mühim esasının sünnete uymak" olduğunu söyler.

TARİKAT EHLİNİN VARTALARI
Sünnetin ölçülerini elinde tutmada yani onları pratik hayata tatbik etmeden tarikat ve tasavvufun içine dalan insanların birçok vartaya düşeceklerini ve bunların da insanı büyük yanılmalara götüreceğinin izah ve ispatını yapan Bediüzzaman bunların başlıcalarının; "Velayeti, Nübüvvete tercih etme, evliyayı Sahabeden üstün görme, birkısım tarikat evradı ve adaplarını sünnete tercih ederek muhalefet etme, ilhamı vahiyle karıştırma, keramet, zevk ve nurani tecellileri hoş görüp onlara aşık olma ve onları ibadete tercih etme, fahri, nazı şatahatı, insanların teveccühünü, şükrün, niyazın, tazarruatın ve insanlardan istiğnanın önüne geçirmek (15) ten ibaret olduğunu anlatır. Bu vartalardan kurtulmanın tek yolunun ise Kitap ve Sünnetin ölçüleri ile hareket etmekten geçtiğini ve onlar bilinmeden tarikat dairesine girilmemesi lazım geldiğini de ayrıca beyan eden Bediüzzaman "Şeriatsız cennete giden yoktur ama tarikatsız cennete giden çoktur" (16) diyerek meselenin önemine dikkat çekmiştir.

ZAMAN TARİKAT ZAMANI DEĞİLDİR SÖZÜNÜN HAKİKATI
Şimdi burada daima sözü edilen ve edildiği meclislerde çoğu zaman yanlış anlaşılmalara sebeb olan bir sözün izahını da yapmak gerekecektir. Bu "Zaman tarikat zamanı değildir" sözüdür. Şunun bilinmesi zaruri bir hakikattir ki, 'bir sözün hüsnünün, metanet ve kuvvetinin anlaşılması için dört şeyin iyi bilinmesi gerekir. Bunlar da, kim söylemiş, kime söylemiş, hangi makamda söylemiş ve hangi maksatla söylemiş' cümleleridir. Bunlar bilinmeden bir sözün gerçek değerinin anlaşılması zordur. Şimdi Bediüzzaman bu sözü ne zaman söylemiştir, bu çok önem arzetmektedir. Bu söz, Tekkelerin kapatılmaya başlandığı ve tarikat toplantılarının sıkı bir takibata maruz kaldığı bir anda söylenmiştir. Zaten tekkelerin bir kısmı, yeni şartların ihtiyaçlarına cevap vermekten uzak, üstelik kötü uygulamalar sebebiyle âdeta kendi kendilerini kapatmışlardır. Öyle anlaşılıyor ki Bediüzzaman, bir taraftan, bu tahribatın müslümanlar arasında doğuracağı ümitsizliği giderip teselli etmek, diğer taraftan, Kur'ân hizmetinin tarikatlarla kaim olmadığını belirtmek istiyordu.
Cemiyet hayatının bozulmaya yüz tutmasıyla, Osmanlı eski ihtişamını kaybetmiştir. Ahlâki çöküntü, ister istemez bütün müesseselere sıçramış ve İslâm bu dönemde toplum hayatında görünmez olmuştu. Bu sıçrayışta bu müesseselerin kurtulması ise zaten mümkün değildi. Artık zaman fitne ve fesadın kol gezdiği bir devirdir ve bu devirde herkes kendi şahsi kemâlatıyla meşgul olmaktadır. İman ve Kur'ân hakikatlerinin ayaklar altına alındığı bir dönemde insanın şahsi kemâlatıyla uğraşması, direkleri çürümüş bir binanın içinin süsüyle uğraşmaya benzediğinden birinci ve en birinci vazife olan iman kurtarma yoluna girmenin lüzumuna dikkat çekmek için söylenen bir sözü umum zamanlara teşmil edip 'Bediüzzaman tarikata karşıdır' deme en azından insafsızlıktır. Bediüzzaman Hazretleri bu hususu izah ederken İmam-ı Rabbani'den getirdiği misâllerle meseleyi derinlemesine tahlile tabi tutmuş ve neticede şu hükme varmıştır; "İmam-ı Rabbani (ra) Mektubatı'nda demiş ki, iman hakikatlerinden bir meselenin inkişafını binlerce zevkler, zevk halleri ve kerametlere tercih ederim', 'Hem demiş ki, bütün tariklerin son noktası iman hakikatlerinin vuzuh ve inkişafıdır', madem hakikat böyledir; ben tahmin ediyorum ki, eğer Şeyh Abdulkadir-i Geylani (ra), Şah-i Nakşibend (ra) ve İmam-ı Rabbani (ra) gibi zatlar bu zamanda olsaydılar (yani iman ve Kur'ân hakikatlerinin cemiyet hayatından silinmeye çalışıldığı dönem) bütün gayret ve çalışmalarını iman hakikatlerinin takviyesine sarfedeceklerdi. Çünkü, ebedî saadetin medârı onlardır. Onlarda kusur edilse ebedî şekavete sebebiyet verir. İmansız cennete gidemez, fakat tasavvufsuz cennete giden çoktur. Ekmeksiz insan yaşayamaz, fakat meyvesiz yaşayabilir. Tasavvuf meyvedir, iman hakikatleri gıdadır" (17). Bu hususta varid olan bir suale verdiği cevapda da, insanın şeriat yolunda kalbi çalıştırırken takip etmesi gereken hareketin ne olduğunu anlatır. Sualde iddia edilen mesele şudur; "Tarikatlar hakikatlerin yollarıdır. Tarikatların içerisinde en meşhur, yüksek ve büyük cadde iddia olunan Nakşibendi hakkında, o tarikatın kahramanlarından ve imamlarından bazıları esasını böyle tarif etmişler. Demişler ki: Nakşî tarikatında dört şeyi bırakmak lazım; 'Hem dünyayı, hem nefis hesabına ahireti dahi hakiki gaye yapmamak, hem vücudunu unutmak, hem ucbe, fahre girmemek için bu terkleri düşünmemektir. Demek hakiki Marifetullah ve insanın kemâlâta gitmesi mâsivânın terki ile olur?" denmektedir. Bediüzzaman bu suâle verdiği cevapta; 'Eğer insan yalnız bir kalbten ibaret olsaydı, bütün mâsivâyı terk, hatta esmâ ve sıfatı dahi bırakmak, yalnız Cenâb-ı Hakk'ın zâtına kalbi bağlamak lazım gelirdi. Fakat insanın akıl, ruh, sır, nefis gibi pek çok vazifeli latifeleri ve hassaları vardır. Esas kamil insan odur ki, bütün o latifeleri kendilerine mahsus ayrı ayrı ibadet yolunda hakikat yönüne sevketmekle sahabe gibi geniş bir dairede, zengin bir surette, kalb bir kumandan gibi, latife askerleriyle kahramanane maksada yürüsün. Yoksa kalb yalnız kendini kurtarmak için askerini bırakıp tek başıyla gitmek, iftihar sebebi değil belki ıztırar neticesidir" (18) diyerek insanın bazı latifelerini bazıları yolunda fedâ etmemek gerektiğini beyan eder.

TASAVVUFUN FAYDALARI
Bediüzzaman, tarikat ve tasavvuf hakkındaki bu açıklamaları yaptıktan sonra onun faydalarına da değinmiş ve onları dokuz maddede toplamıştır. Bunlar; "İstikametli tarikat sayesinde iman hakikatlerinin inkişafı, kalbi tarikat vasıtasıyla işlettirip insanî latifeleri yaradılış neticelerine sevketmek, tarikat silsilelerinden birisine dehalet ederek dalâlet ve şüpheleri defetmek, imandaki Allah'ı tanımak (marifetullah) ve o bilgideki Allah sevgisi (Muhabbetullah) zevkini safi tarikat vasıtasıyla anlamak, şer'i tekliflerdeki hakiki latifeyi tarikattan ve ilahi zikirden gelen bir uyanık kalb vasıtasıyla hissetmek, tevekkül makamı, hakiki zevke medâr olan teslim rütbesi ve rıza derecesini kazanmak, tarikat yolunun en mühim esası ve neticesi olan ihlas vasıtasıyla gizli şirk, tasannu ve rezâilden kurtulmak, kalbi zikir ve aklı tefekkür ile kazandığı huzur ve kuvvetli niyetler vasıtası ile âdetlerini ibadete çevirmek, kalbinin derinliklerine yaptığı seyahat ve verdiği ruhi mücadele ile kazandığı manevî terakki ile kamil insan olmak için çalışmak" (19) gibi daha sayılamayacak birçok faydalardır. Bediüzzaman ayrıca "Bütün hak tariklerin kaynağının Kur'ân olduğunu belirtirken kendisinin de Kur'ân'da dört esasa dayalı bir yol keşfettiğini ve bunların 'acz, fakr, şefkat ve tefekkür' tariki olduğunu ve bu yolun virdlerinin ise 'sünnete bağlanmak, farzları işlemek, büyük günahları terk etmek ve bilhassa namazı tadil-i erkan ile kılmak ve namazın arkasındaki tesbihatı muazzam yapmak' (20)'tan teşekkül ettiğini anlatır.

NETİCE
Şunu belirtmekte fayda mülahaza ediyoruz: "Hz. Ebubekir ve Hz. Ali (ra) ile Efendimizden alınarak başladığı söylenen tasavvuf ve tarikat yolunun böyle olduğunu 'Kitap, sünnet ve icma' esaslarına göre hareket eden bir insanın "böyledir" diye kanaat getirmesi zor görünse de yolun saliklerince bu mevzudaki inanç tamdır" (21) ve bu inanç dev halkalar şeklinde günümüze kadar gelmiştir. “Tatmayan bilmez7” sırrınca ona giremeyenlere düşen asla tenkit etmemek ve sırrına vakıf olamadıkları şey hakkında hüküm kesmemektir. Tasavvuf ve tarikata mensup kişiler ise; şeriatı kabuk sayma fikrinden vazgeçmeleri ve tasavvuf ve tarikata asla vasıtalıktan başka bir paye vermemeleri gerekir. Biz bu yazımızda Risale-i Nur'da daha geniş ve derinlemesine tahlillerle işlenen tasavvuf ve tarikatın fayda ve zararlarının kısa bir değerlendirmesini yapmaya gayret ettik. Gayemiz herşeyi yerli yerine oturtmak ve insanların birbirlerini kötülemelerinden vazgeçirmektir. Sözü tasavvuf yolunun en büyüklerinden İmam-ı Rabbani (ra)'nin şu sözüyle bitirelim; "Bütün tarikatîerin son noktası iman hakikatlerinin vuzuh ve inkişafıdır ve iman hakikatlerinden bir meselenin inkişafını binlerce zevk, zevk halleri ve keramete tercih ederim. Çünkü bu yol tarikat ve tasavvuf berzahına uğramadan doğrudan doğruya iman hakikatlerine yol açan Sahabenin (r. anhüm) cadde-i kübrasıdır" (22).


NOTLAR
1. Bu tarif ve diğer tarifler için bkz. Mustafa Kara, Tasavvuf ve Tarikatler Tarihi. S.34. 1990 İst. a.g.e. S.31-43 arası 40 kadar mutasavvıfın tasavvuf tarihini toplamışdır.
2. Mâhir İz, Tasavvuf, S. 31
3. Hasan K.Yılmaz, Kur'an ve Sünette Tasavvf, S.25
4. İrfan Gündüz, Tasavvuf ve İnsan. S.41
5. Yılmaz, a.g.e
6. Halil Necâtioğlu, M.Zâhid Kotku'nun Tercee-i Hâli. S.22
7. İz, a.g.e. S.39
8. Bediuzzaman'ın Tarihçe-i Hayatı. S.682
9. Bediuzzaman, Mektubât, S.415 (29. Mek. 9. Kısım)
10. 29. Mek. 9. Kısım. 4. Telvih
11. A.g.e... 6. Telvih
12. A.g.e. 6. Telvih, 3. nokta
13. A.g.e. 7. Telvih, 1. nükte
14. A.g.e. 7. Telvih, 7. nükte
15. A.g.e. T. Telvih, 1. nükte
16. A.g.e. 8. Telvih
17. A.g.e. S.21
18. A.g.e. S.20-21
19- Bediuzzaman, Sözler, S.464, 22. Sözün Zeyli
20. Mektubât, S.428. 29.Mek.
21. M.A.Şahin, Asrın Getirdiği Tereddütler, S.220
22. İmam-ı Rabbani, Mektûbatı Rabbani.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
RİSALE-İ NURDA TASAVVUFİ ANLAYIŞ
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
KUTLU FORUM :: İslami ilimler ve dini kültür :: Tasavvuf-Dua-Gönül Dünyamız-
Buraya geçin: