KUTLU FORUM

Bilgi ve Paylaşım Platformuna Hoş Geldiniz
 
AnasayfaKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Tasavvuf ...F. GÜLEN'e göre artıları eksileri

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
huzeyfe
Süper Moderatör
avatar

Mesaj Sayısı : 6777
Rep Gücü : 16024
Rep Puanı : 23
Kayıt tarihi : 27/03/09

MesajKonu: Tasavvuf ...F. GÜLEN'e göre artıları eksileri   Çarş. Tem. 07, 2010 7:57 am

Tasavvuf
Taha F. Ünal

TASAVVUF, birtakım nev'i şahsına mahsus uçlarından ve İslâm tarihinin bütün müesseseleriyle yaşlanmasının getirdiği bütün bünyeyi sarmış hastalıklardan nasibini aldığı ölçüde ortaya çıkan sû-i istimallerden dolayı tarih içinde zamanzaman aşırıya varan dozlarda kritiğe tabî tutulmuş ise de, asıl ağır tenkidi Vahhabî hareketinden ve bu hareketi müteakip ortaya çıkan ve Neo-Selefiye denilen akımla, bu akımın tefrit noktasını temsil eden -sözüm ona-"İslâm modernizmi"nden almıştır. Bunlara göre, Ümmet'in geri kalmasının en önemli sebeplerinden biri Tasavvuf’tur. İnsanı kaderciliğe iten, onu hayattan koparıp tekke ve zaviyelerin izbe köşelerinde çile çekmeye terk eden, "Vahdetü'l-Vücûd" gibi birtakım 'asılsız' doktrinlerle bâtıl inançlara sürükleyen, miskinleştiren ve dünyaya, hayata, çevrede olup bitenlere kayıtsız kılan Tasavvuf olmuştur.

Akif'in "Köse İmam'ı Tasavvufu çok ilgi çekici bir biçimde satirize eder:

"Sürdüler Türk'e Tasavvuf diye olgun şırayı;
Muttasıl şimdi 'hakikat' kusuyor Sıtkı Dayı!"

Bu eleştirileri cevaplamak ve Tasavvufu tarihî veçhesi ve oynadığı rolle izaha çalışmak ayrı bir çalışma konusu olabilir. Burada bilhassa çok muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi'nin "Tasavvuf ” yazısı1 çerçevesinde, Tasavvufu tanımaya çalışacağız.

İnsanın Yapısı Ve Yaratılış Gayesi

İnsanın yeryüzündeki varlığının çok ulvî gayeleri vardır. Kavsiyelerle hedefine yürüyen varlık zinciri, insanla bütün bu kavsiyeleri kaynağına döndüren tam bir arşiye çizmiş ve insan, yaratılış ağacının meyvesi olarak, ahsen-i takvim sırrına haiz kılınmıştır. Onun yaratılış gayesini icra yeri olarak yeryüzünün seçilmesi de bir hayli anlamlıdır ve yeryüzü; gerçekten insanın şerefine, keremine denk değerdedir.

Esasen, varlığı vacip, kendinden, ezelî ve ebedî, dolayısıyla gerçek ve tek var demeye lâyık olan Allah'tır. O, varlığının sadece vehmî zıddı olarak yokluğu bir "ayna" gibi kullanmış ve bu yokluk aynasında tecelli buyurmuştur. Yokluk, belirli kenarları bile olmayan vehmî aynasında Allah'ı aksettirdiği ölçüde değer ve varlık kazanır. Bu noktada insan, çift yönlü bir şeref ve fonksiyonu haizdir. Bunlardan biri, yokluğun şekilden âzâde vehmî ve dolayısıyla alabildiğine şeffaf aynasında Allah'ı tanımak ve irade, kelâm ve ilim noktasında naks gösteren varlıkların üstünde, bütün bu sıfatlarla da muttasıf olarak, bizatihi Allah'a en kapsamlı ayna olmaktır. İkinci olarak, insan, irade sahibi olmanın gerektirdiği zıtlıklar içinde zor bir mücadele ile kendisini nefyedip, varlığını silip, Gerçek Var Olan'da yok olma, iradesini O'nun iradesine ram etme ve bunu kendisine rağmen yapma zevkini tadacaktır.

Yukarıda arz olunduğu üzere, insana mekân olarak yeryüzünün seçilmesi, mevzûyu anlamak açısından da bir hayli önemlidir. Bilindiği gibi, yeryüzünün genel karakteristiği, onun toprak oluşudur. Toprak, yine Fethullah Gülen Hocaefendimiz'in Sızıntı dergisinin Haziran 1996 sayısında beyân buyurdukları üzere, eskilerin "anâsır-ı erba'a" dedikleri, hava, su ve ateşle birlikte âlem-i şehadetin dört ana unsurundan biridir. Meleklerin 'maddesi' olan nur veya ışığı da içine kattığımızda, denebilir ki toprak, bu unsurların içinde görünüş itibariyle en hakir, fakat hakareti içinde en değerlisidir. Meselâ havanın güneşe ayna oluşu sadece ısı ve ışık cihetindedir. Su, duruluğu nisbetinde katreleriyle güneşi ancak 'imaj' olarak alır ve yansıtır. Yani, suda güneşin kendi değil, imajı vardır. Ateş, bizzat ışığa yakındır, fakat fonksiyonu sınırlıdır ve ısı ve az ışık vermekten başka bir şey yapmaz. Işık, bizatihî bir fonksiyondur. Buna karşılık, toprak, her şeyden önce kayaların ve taşların ufalanıp ezilmesinden meydana gelmesiyle, sertliklerin nasıl yumuşayıp, binbir türde varlığa dâyelik yapabileceğini göstermesi bakımından anlamlıdır. İkinci olarak, toprak kesiftir; kesafetiyle insanda maddî varlığa kaynaklık eder. Kesif varlıkların ayna olması zordur; işte toprak bu kesafetiyle, insana, nefsine, maddî varlığına rağmen Allah'a nasıl tam ayna olunabileceğinin dersini verir: Ancak, ayaklar altında kalmak, varlığından geçmek, kısaca zirve noktada mahviyet ve tevazuya ulaşmakladır ki, şeffaf maddelerden daha öte bir şeffafiyet kazanılabilir ve bunun mükâfatı olarak da, binbir varlığa dâyelik edilerek, binbir yolla Allah'a ayna olunabilir. Evet, yukarıda arz olunduğu gibi, şeffaf suda ve camda yansıyan güneşin bir imajıdır; ancak toprakta güneş, imajın verebileceği yanılmayı da önleyecek şekilde, bütün ısı, ışık ve yedi rengiyle, yedi rengi yediyüz olacak özellikte yansır ve gerçek fonksiyonunu toprakta gösterir.

İşte insan, toprak üzerinde toprak gibi olarak Yaratan'a tam bir ayna olsun diye yaratılmıştır. Toprağa ilk adımını attığında, muhtaç bulunduğu ana sütüne uzanmak için sadece ağlamayı bilir o. Hemen hemen bütün hayvanlar, ya doğar doğmaz veya çok kısa sürede hayatın gerektirdiği bütün donanımları kazanırlar veya bütün bu donanımlar kendilerine bir başka âlemde verilmiş olarak dünyaya gelirler. Fakat, insanın hayatına lâzım olacak bu donanımları edinmesi için yılların geçmesi gerekir. Bu da, öğrenme ile olur. Sonra, insan kendinde birtakım iç ve dış fakültelerin olduğunu görür. Meselâ, yemeye, içmeye, kazanmaya ve tenasüle karşı bir tutku vardır onda; sonra, öfkelenmekte, kavga etmekte ve kendini savunmaya çalışmaktadır. Aynca, düşünen, hisseden, muhakeme eden bir yanı da vardır. Açıktır ki, bütün bunlar kendisine bir açıdan hayatı sürdürmesi için verilmiştir. Ama insan, dünyada yalnız yaşayan bir varlık değildir; "komşusunun külüne muhtaçtır" ve hemcinsleriyle, bunun da ötesinde "tabiî" bir çevrede hayvanlar ve bitkilerle, cemâdâtla birlikte yaşamak mecburiyetindedir. Onu yaratan, dünyaya gönderen sistemi böyle kurmuştur. İşte, birlikte yaşamanın gerektirdiği hak' ve 'adalet' denilen kurallar vardır ve insan bu kurallara da saygı göstermek zorundadır.

İnsanın bu yanlarından başka, bir de her şeyden öte bir 'ben' bilinci vardır. O, taparcasına kendisine düşkündür. O kadar ki, Kur'ân-ı Kerim, benlik duygusunu eritememiş ve onu bütün dünyayı yutacak derecede kalınlaştırmış insanların Ahiret'te azap karşısındaki hallerini tasvir ederken, bir ma'nâda insan bencilliğinin ölçüsünü de ortaya koyar: ''Hayatı (küfür-şirk-isyan, bütün) günahlarla geçmiş adam ister ki, o günün azabından kurtulmak için fidye olarak versin; oğullarını, hayat arkadaşını ve kardeşini, kendisini barındıran, içinde yetiştiği tüm ev halkını ve yeryüzünde bulunanların hepsini versin de, tek kendisini kurtarsın” (Meâric, 70/11-14). Benliği bütün dünyayı içine alacak kadar şişmiş ve kalınlaşmış olan insan, bütün dünyayı kendisi için feda edebilir. İşte, insanın onu diğer varlıklardan ayıran en önemli bir özelliği budur.

Olması gereken

Kâinat aynasındaki tecellilerini okuyarak Allah'ı tanımak ve sonra bizzat Allah'a en kapsamlı bir ayna olarak, O'nu bir de en derin ve kapsamlı biçimde kendinde, dil mâdeninde tanımak için yaratılan, buna mükâfat olarak da, Ahiret'te, dünyada iken tanıdığı ve ayna olduğu Varlığın ru’yetiyle müşerref kılınacak olan insanın bu ufka ulaşması şüphesiz kolay değildir. Bunun için o, önce haricî duyularını, iç fakültelerini köreltecek her türlü manzaradan koruyacak ve onları bir arı gibi kâinat üzerinde gezdirecektir. Bu duyularının kâinattan topladığı nektarları, ‘bal özleri’ni aklı, tefekkürü, tedebbürü, teemmülü ve taallümüyle bal haline getirip, zihnini ve kalbini besleyecektir. Ayrıca, -Peygamberler dahil, toz kadarcık olsun, günaha girmeyecek insan yok ise de- günaha girsin girmesin, Allah katındaki sorumluluğunu yerine getiremediği şuuruyla ve bir de günahları için sürekli istiğfarda bulunacak, Allah'tan af dilenecektir. Bir elinde bu şekilde "şerlere meyelanını kırmak için" istiğfarı tutarken, diğer eline duayı alacak ve onunla "hayra meylini kuvvetlendirecektir." Namaz, oruç, zekât, hac, kurban gibi ibadetlerini bütün fıkhı kaidelerine, ve ayrıca huşu ve huzû içinde hakkıyla ihsan mertebesinde yerine getirme (ikame) gayretinde olacak; Allah korku ve saygısıyla (havf, haşyet), haramlar başta olmak üzere derece derece bütün günahlardan ve şüphelilerden kendisini koruyacak, muhasebe ve murakabe ile kendisini sürekli kontrol altında tutacak; sabır ve şükür silahlarını kuşanacak; sıdk, tevazu, haya, aşk ve şevk ile donanacak; sürekli yakîn ve ihlâs yamaçlarında dolaşacak ve Allah'tan razı olma ve O'nun hoşnutluğunu kazanma ma'nâsında rıza soluklayacaktır. Bütün bunlarla, bir yanda şehvetini, tutkularını fücur ve hümûd uçlarından çekip 'iffet' istikametine, aklî melekelerini cerbeze ve hamakat ifrat tefritinden kurtarıp ‘hikmet’ dairesine, öfkesini, gadabını tehevvür ve korkaklık uç noktalarından 'şecaat' orta noktasına getirecek, insanlarla muamelesinde kimsenin zerre kadar hakkını üzerine geçirmeme ma'nâsında adaletin de ötesinde birr, cûd, sehâ ve îsâr hedeflerine ulaşmaya çalışacaktır. Ayrıca, bütün bunları niçin yaptığının şuurunda olacak, bunlarla birlikte eşyanın hakikatine, hadiselerin gerisindeki ma'nâya ulaşmaya çalışacaktır. Bu şekilde iradesinin kavgasını verdikten sonra, başkalarını da aynı yola davet edecek, hakkın ve sonra bu yolda sabrın tavsiyecisi olacak ve neticede, baştan kabul ettiği bütün iman hakikatlerinin künhüne vukufiyet kazanacak, bu hakikatler kendinde inkişaf edecek, imarı içinde ma'rifetullah, ma'rifetullah içinde muhabbetullah ve onun meyvesi olarak da zevk-i ruhanîye erecektir. İşte, bunun adı Müslümanlıktır, Allah'ın ahlakıyla ahlâklanma ve yeryüzünde O'na halife olmadır. Bunu, Efendimiz (sav)'in fonksiyonlarını ifade buyuran bir ayetin mazmunu içinde görebiliriz:

"İşte size, içinizden size ayetlerimi okuyan, sizi (her türlü günahlardan ve yanlış kabullerinizden) arıtan ve sîze Kitab'ı ve Hikmet'i öğreten ve size bilmediklerinizi öğreten bir Rasûl gönderdik" (Bakara, 2/151).

İslâm'ın bütünlüğü

İslâm, şüphesiz 'ferdî' ibadetlerden ve ferdî kemâle götüren kaidelerden ibaret değildir. O, ayrıca toplumun dinidir, bir medeniyet dinidir. Bu sebeple, ferdî hayatı tanzim edici kaidelerden, insanlar arası ve aile içi münasebetlere, bugün medenî hukuk denilen evlenme, boşanma ve miras gibi aile hukuku kaidelerine ve fert-toplum, ferd-tabiî çevre münasebetlerine ve devletlerarası münasebetlere, oradan siyasî ve ekonomik hayata kadar, her sahada prensipler vaz'etmiş, kaideler koymuştur. Temelde denebilir ki, bütün bu kaide ve prensiplerin ana hedefi, Allah'a kullukla ferdi olgunlaştırmak ve Cennet'e ehil hale getirmektir. Yukarıda arzına çalıştığımız hususlar bunun bir yanıdır.

Bu çerçevede, bazı müslüman alimler dini bir tekerleğe benzetmişlerdir. Tekerleğin çerçevesini, dinin daha çok idarî, içtimaî hükümleri teşkil eder: Allah'ın koyduğu vergileri toplayıp yerine harcamak, dinin serbestçe yaşanabileceği ortamı hazırlamak ve bu gaye ile dini yaymak; dinin, yaşandığı ülkenin ve insanlarının can, mal, ırz ve akıllarının korunması ve bunlara karşı girişilen tecavüzlerin önlenip, dinin tebliğinin önüne konan engellerin kaldırılması için gerekirse savaşmak; ticarî, malî, sermaye-emek ve her türlü karşılıklı münasebetleri düzenleyici kaideler, mülk edinme, evlenme-boşanma, miras vb. konulardaki kaide ve emirler, suç işleyenleri cezalandırmak (hadler) ve zulme meydan vermemek bu hükümlerin bazılarıdır.

Tekerlekte çerçeveden sonra çubuklar gelir. Çubuklar, merkezi çerçeveye, çerçeveyi de merkeze bağlar. Şu kadar ki çubuklar merkezden çıkar. Namaz, oruç, içki-kumar yasağı, hile yapmama, aldatmama... Hac, infak, zikir, dua, tefekkür, murakabe, nafile ibadetler, zühd, tevekkül, sabır, şükür vb. çubukları teşkil eder. Merkezle çerçeveyi birbirine bağlayan bu çubuklar sayesinde merkezi oluşturan "hakikat" bütünüyle çerçevede yansır. Merkez, en net ve özlü ifadesiyle "Lâ ilahe illallah, Muhammedün Rasûlüllah" kelimesinde ma'nâsını bulan hakikattir. Tekerleği kendinde tamamlamış olan insan, hakikata ulaşmış insandır ve bu tekerleğin üzerinde bulunan toplum da, hakikat üzere olan toplumdur. Bu hakikatle insanın öz varlığını teşkil eden hakikat ve kâinata hakim olan hakikat arasında hiçbir fark yoktur. Demek oluyor ki, dinin sonunda vardığı hedef ve taşıdığı öz, insana gerçek insanlığını, kâmil insan olma halini kazandırmaktan ibarettir. Bu, bütün insanların hayatında gerçekleştiğinde, yeryüzünde ve artık kâinatta Tevhid bütünüyle hakim olmuş ve göklerle yer 'sulh' içinde birleşmiş, fitne ortadan kalkmış demektir.

İşte İslâm, bu şekilde bütün bir dindir. Bu dine bir başka ad olarak Şeriat da denebilir. Bir başka ma'nâ-landırma ile Şeriat, verdiğimiz tekerlek örneğindeki çerçevenin ve ayrıca çubukları 'çakma', onları yerine getirme kaidelerinin adıdır. Meselâ, namazın hakikati, dış dünyada, huşu ve huzû da dahil olmak üzere, onun bütün farz, vacip, sünnet ve âdâbıyla birlikte kılınması şeklinde tecelli eder. İşte, namazın bütün edâ kaideleri Şeriat'ın sahasına girer.

"İnsanlar madenler gibidir"

İslâm, başlangıçta herhangi bir ayırım ve bölünmeye tabî tutulmadan bir bütün hâlinde yaşanıyordu. Bu bütünü şahsında eksiksiz temsil eden, onun tebliğcisi Efendimiz Hz. Muhammed (sav), ayrıca onun nasıl yaşanacağının da en güzel misalini oluşturuyor ve etrafındaki kutlu Sahabe cemaati de, O'nun imamlığında, rehberliğinde dini bütünlüğü içinde yaşamaya çalışıyordu. Geçen zaman ve gelişen şartlar, İslâm içinde birtakım yeni tanımlamaları zarurî hale getirdi. Bir yanda, tefsir ve hadis ilmi belli kaideler üzerinde yükselirken, bir yanda da bu ilimleri de esas alan ve İslâm'ı anlama ve yaşama kaideleri diyebileceğimiz fıkıh ortaya çıktı.

Beşerî bir realite olarak, herkesin dini aynı ölçüde anlayıp, hakikatına aynı ölçüde vakıf olarak, aynı incelikte yaşayabilmesi mümkün değildir. Kabiliyetler, fıtratlar, mezaklar, mizaçlar farklı farklıdır. Bu çerçevede, Efendimiz (sav), "İnsanlar madenler gibidir" buyurmuşlardır. Her madenin tabiatta ve insan hayatında kendine has yeri ve göreceği fonksiyon vardır. Önemli olan, o madenin işlenme kemaline ulaşması ve fonksiyonunu hakkıyla yerine getirmesidir. Bakır en iyi bakır, demir en iyi demir, gümüş en iyi gümüş, altın, zebercet, elmas ve yakut da yine en saf ve en iyi altın, zebercet, elmas ve yakut olmalıdır. İşte, dinin kemali ve şümulü, evrenselliği de, onun her türlü farklı yanlarıyla birlikte bütün insanlara hitap edebilmesi, bütün insanları kucaklayabilmesi, her madenin işlenme ve saf hale getirilme kaidelerinin bütününe sahip olmasında yatar.

Geçen zaman ve gelişen şartların getirdiği ayrışma içinde, iyi bir fakihin, iyi bir müfessir veya muhaddisin, hattâ iyi bir biyolog, fizikçi ve astronomicinin dini en mükemmel şekilde ve bütün incelikleriyle yaşamasına mani hiçbir şey yoktur. Kaldı ki, bunlar, bilgileri ve araştırmaları ölçüsünde dini çok daha iyi yaşama imkânına sahiptirler. Bunun yanısıra, herkes İyi bir fakih olamayacağı gibi, müfessir, muhaddis de olamaz; hele hele, biyolog, fizikçi, kimyacı ve astronomici hiç olamaz. Fakat, herkes ferdî ve içtimaî hayatında kendine gerekli olan dinî kaideleri bilmek zorundadır ve herkesin bunu öğrenmesine mani hiç bir şey de yoktur. Bu noktada farklılık, kabiliyet ve mizaç farklılığı olabilir; fakat bakır kendi saflığına, demir, çelik ve gümüş kendi saflığına, altın, yakut, zebercet de kendi saflıklarına ulaştıklarında vazifelerini yapmış ve iyi bir 'maden' haline gelmiş demektir. Bir bakıma önemli olan da budur.

Bu fıtrî gerçeğe rağmen, her şey gelip en nihayet insanın kendisinde düğümlendiğinden, İslâm tarihi içinde bazıları için ilimlerle, bazıları için ise fazla amel ve riyazetle tevagulün ve bunun ruhlarda meydana getirdiği kısmî benliğin neticesinde birtakım ayrışmalar görüldü. Ferdî plânda iyi amel, ahlâk ve derinliği ön plânda tutanlarla, fıkıh gibi ilimlerle fazlaca meşgul olup, onu esas alanlar içinde karşılıklı tavır almalar ortaya çıktı. Oysa bunlar, birbirlerini tamamlayan ayrı şeyler olmanın da ötesinde, aynı bütünün ayrışma kabul etmez unsurlarıydı, önemli olan, fıkhı kaideler çerçevesinde eda edilen ibadetlerin hakikatına ulaşmak, ruhuna nüfuz etmekti. Suretten sîrete, şekilden öze, çerçeveden merkeze ulaşmaktı. Fakat, az da olsa, birtakım 'rüsum' veya 'şekil' uleması tarifine hak kazandıracak sözde alimlerle, farkına varmadan öldürdüğü fare hakkını helâl etsin diye, onu otuz yıl sarığının içinde gezdiren ve bu arada kıldığı bütün namazlar tabiatıyla fasid olan sözde dervişlerin varlığı, bu pak sularda birtakım bulanmalar meydana getirdi. Bununla birlikte, gerçek yine derinlerde gerçek olarak kaldı ve neticede hep o hakim oldu.

Tasavvuf

Tarih içinde ortaya çıkan ve ayrışma içinde, şüphesiz müslümanlar arasında ortaya çıkan birtakım iç siyasî çatışmaların da rolü yok değildir. Bu çatışmaların meydana getirdiği atmosferde, kabiliyetler birer birer ortaya çıkıp, muhteşem İslâm binasının bir yanına sahip çıkarken, bir grup da zühd, takva ve daha fazla ibadet yoluyla Allah'a daha fazla yakınlaşma yolunu aradılar. Önceleri bu tür yönelişler ferdî idi ve ihtimal Hasan-ı Basrî2 ve Râbiatü'l-Adeviye3 gibi büyük zahid ve Allah aşıkları ile başlayan bu akım, uzun asırlar sonra tarikat adıyla bir disiplin altında ortaya çıkıncaya kadar Ebû Haşim el-Kûfî, Fuzayl İbn İyaz, Cafer-i Sadık, Bayezid-i Bistamî, Bişr-i Hafi, Zünnûn-i Mısrî, Maruf-u Kerhî, Cüneyd-i Bağdadî, İbrahim İbn Edhem gibi maneviyat âleminin kutup yıldızları mesabesindeki zatlarca temsil edildi.

Bu büyük zatlar tasavvufa zahirde değişik gibi görünen tarifler getirmişlerdir. Meselâ, bazılarına göre tasavvuf, "Cenab-ı Hakk'ın insanı nefis ve enaniyet cihetiyle öldürmesi ve Zatî nurlarıyla ayrı bir diriliğe ulaştırmasıdır ki", "Ölmeden önce ölünüz" beyanıyla özetlenebilir. Buna benzer bir diğer tarif, "Cenab-ı Hakk'ın insanı cüz'î iradesi cihetinde yok edip, Kendi İrâde-i hâssası cihetinde hareket ettirmesi", yani, kulunun "gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı" olmasıdır. Böyle bir kul, Peygamberlerin masumiyetine karşılık, bir nev'î mahfuziyet, yani günahlardan korunma karantinasına alınmış ve yeryüzünde Allah'ın iradesini icranın tam bir vasıtası, yani O'na hakkıyla halife olmuş demektir.

Tasavvufa getirilen bir diğer tarif, "insanın her türlü kötü ahlâktan sıyrılarak, Allah'ın ahlâkı ile ahlâklanması", Efendimiz (sav) için ifade edildiği şekilde, "secdesinde Allah'ın tecellî etmesi", "kendisine bakıldığı zaman Allah'ın hatırlanması, Allah'ın nuruyla görmesi" mertebesine ulaşmasıdır.

Hedef ifade eden bütün bu tariflerin esasen birleştiği nokta, Allah'ın rızasını kazanmak için kulluk görevini yakîn ve ihlâs yamaçlarında bihakkın edâ edebilmektir. Bu da, Rasûlullah Efendimiz'in (sav) çizgisinde ve bütün fıkhî kaidelerine riayet ederek, farzından âdabına kadar İslâm'ın bütün emirlerini kılı kırk yararcasına yerine getirmeye, bunun için de "hayatın her anında lâubalîlik ve hezl, oyun ve eğlenceden sıyrılıp, bedenî ve cismanî arzulara karşı olabildiğince kapanmaya"; bir an gibi, Allah'ın âfâk ve enfüsteki, yani, "tabiî" ilimlere konu olan dış dünyadaki ve ayrıca kişinin iç dünyasındaki ayetleri üzerinde tefekkür, teemmül, teakkul, tedebbür... faaliyetleriyle gezinerek, ayrıca günahlardan kaçmada sabır ve istiğfar ve tevbe ile kalbi temizleyip ve zikr-i İlâhî ile harekete geçirip müşahede kapısını aralayarak sürekli marifet (Allah'ı hakkıyla tanıma) peteğini doldurmaya; ihsan şuuru içinde, yani Allah'ı görüyormuşçasına yerine getirilmeye çalışılan ibadetlerde sabırla muhabbetullaha ulaşmaya, kısaca, "hayvani hayat mertebesinden çıkıp, kalbin ve ruhun derece-i hayatına girmeye" ve "aşk, iştiyak, vecd, cezb ve incizâba açık yaşayıp", zevk-i rûhânîye ermeye bağlıdır.

Tasavvuf, ifadesine çalıştığımız bu husûsiyetiyle, bir bakıma havas, yani yaratılışı itibariyle altın, zeberced, yakut, elmas madenlerinde olmaya bağlı gibi görünür. Ne var ki, kimsenin bu yola girmesine mani bir durum yoktur. Yukarıda arzına çalışıldığı gibi, önemli olan, herkesin kendi "kab-ı kavseyni’ne ulaşması, yani, kendi madenini som hale getirip, hayattaki fonksiyonunu hakkıyla eda etmesidir. Sorumluluğun nimet ölçüsünde olduğu unutulmadan ve şüphesiz madenimizin ne olduğunu da tam bilemediğimizden, som altın veya elmas olmanın yolu aranmalı ve bu yolda gereken cehd Sırat-ı Müstakim çizgisinde gösterilmelidir. Bu ma'nâda herkes için tasavvufu, Kur'ânî ifade ile, "Rabbim Allah deyip, sonra da kabulün gerektirdiği çizgide dosdoğru yürüme" olarak da tarif edebiliriz. Yani tasavvuf, istikamet üzere olmaktır ve bir bakıma İslâm'ın bütününü tahsilden ibarettir.

Bu açıklamalardan sonra, Şeriat-tasavvuf veya fıkıh-tasavvuf kavgasının olamayacağı açıktır. Esasen bu ma'nâsız kavga, yukarıda arzına çalışıldığı gibi, daha çok neyin nerede başlayıp, nerede bittiğini bilmeyenler veya meselelere bihakkın vâkıf olamayanların çıkardığı bir kavgadır ve hiç bir zaman sürekli ve büyük ölçekte olmamıştır. Şu kadar var ki, imamların veya mürşidlerin yetersizliği ve müntesiplerin cehaletine, bazı insanların husûsî halleri de eklenince, birtakım tasavvufî yolların İslâm'ın dışına çıktığı da görülmüştür. Esasen, din, bütün insanlar içinde ve insanların çoğu avam olduğundan zahirde kolaydır, kolaylıktır. Bu bakımdan, dini çerçeveleyen, hududunu çizen ve onu yaşayışın ölçüleri demek olan Kur'ân ve Sünnet'in prensipleri, elbette tasavvufu da çerçeveleyen prensiplerdir. Bu prensipler zahirde bazılarına basit ve sığ gibi görünebilir. Oysa onlar, dipsiz ve sınırsız okyanuslar gibi, zahirde basit bir yüzey olarak görünse de, içine girildikçe sonlarının olmadığı anlaşılacaktır. İşte, onları basit bir satıhtan ibaret gören, daha doğrusu, kendi sığlıklarına hapseden birtakım ulema kılıklı zatlarla, onlarda gördüğü dine göre hükmeden ve kendilerini çok derin zanneden birtakım sözde mutasavvıfedir ki, esas Şeriat-tasavvuf kavgasına sebep olmuşlardır. Tasavvuf için de aslolan Şeriat'ın ölçüleridir ve tasavvuf, bu ölçülerde derinleştikçe derinleşme yolunun adıdır. Bu bakımdan, İmam-ı Rabbânî Hazretlerinin ahir ömründe getirdiği ve Üstad Bediüzzaman Hazretleri'nin de benimseyip üzerinde durduğu veçhile, tasavvufu, Allah'ı hakkıyla tanıma ve iman hakikatlerinin inkişafı maksadıyla, Mirâc-ı Ahmedi’nin (sav) gölgesinde ve sayesi altında kalp ayağıyla bir seyr ü sülûk-u ruhanî neticesinde zevki, hâli ve bir derece şühûdî olarak imân ve Kur'ân hakikatlerine mazhariyet yolu olarak da tarif edebeliriz.

Husûsî kabiliyetler

İnsanlar içinde kabiliyet, fıtrat, mizaç ve mezak olarak çok husûsî zatlar bulunabilir ve bunlar her zaman da olmuştur. İslâm tarihi içinde kısmen yanlış anlaşılan Muhyiddin İbn Arâbî ve bazıları "Şeriat" kılıcıyla idam edilen Hallâc-ı Mansur gibi zatlar bunlardandır. Nasıl bir taş bakırı, bakır gümüşü, gümüş altını, altın elması tartamaz ve yargılayamazsa, aynı şekilde, herkesin de bu insanları, hayatlarını ve sözlerini tartıp, yargılamaları mümkün değildir. Bilhassa bugün açıkça görüyoruz ki, meselâ dinî sahalarda en büyük bir âlim, kimyanın, fiziğin dilini anlamaz. Yani, her ilmin, hattâ her mesleğin artık bir dili vardır. Bu tür zatlar da, şu dar şehâdet âlemi yerine, daha geniş ve şeffaf başka âlemlerde dolaşmışlar, çoklarının rüya ile girdikleri o âlemlere kalp ve ruhları ile girmişler ve oralarda gördüklerini bu âlemin diliyle anlatmaya çalıştıklarından dolayı da tenkitlere uğramışlardır. Oysa, onları ancak aynı âlemlerde gezinenler ve o âlemleri tanıyıp, dillerini bilenler anlayabilir ve yargılayabilir. Bu zatlar, girdikleri âlemlerden çıkıp da, âlem-i şehâdete döndükten sonra, gördüklerini bu âlemin gerçeklerine tatbik ederek yazıp söylememişlerdir. Bu yüzden, hayatları ve yazıp söyledikleri, kendi çizgileri dışındaki çok küçük bir azınlığın ötesinde kalan insanlar için, bir ma'nâ ifade etmeyebilir, hattâ yanlış anlaşılabilir. Dolayısıyla, yazıp söyledikleri, onların âlemlerini de bilen ve onların müşahedelerini, rüya tabiri gibi, bu âleme tatbik edebilen zatlar tarafından yorumlanmalı, bu yorumu yapamayanlar da en azından o zatlar hakkında dillerini tutmalıdırlar. Bazılarının idam edilişi, sözlerinin yanlış anlaşılıp, başkalarını da İslâm çizgisi dışına çıkarabileceği kaygısından olmuştur. Çünkü, örneğini dün de bugün de gördüğümüz üzere, hiç bir müşahede sahibi olmayan ve felsefenin ayağıyla yürüyen pek çokları o zatları taklit etmektedir ki, böylelerinin söyledikleri zahirde o zatlarınkiyle aynı da olsa, kat'iyyen tasvip edilemez. Çünkü, onlarınki sadece birer felsefî söz kalabalığından ibarettir. Felsefecilerin ve bilhassa batılıların, meselâ Muhyiddin İbn Arabî veya Hallaç ile Spinoza'yı, Hegel'i ve daha başkalarını aynı çerçevede değerlendirmeye kalkmaları, bu fahiş yanlışın neticesidir. Muhyiddin İbn Arabî ve Hallaç gibi büyük zatlar da, diğerleri gibi İslâm maneviyat sahasının ayrı kutup yıldızlarıdır. Onları İslâm'ın dışında düşünmek, İslâm'ı daraltmak ve kendi darlığımıza indirmek olur. İslâm bütün kabiliyetleri, bütün fıtrat, mizaç ve mezakları kapsayacak ve herkesin zihnî, kalbî, ruhî açlığını giderecek derecede geniş ve zengindir.

Tasavvuf üzerinde yazılacak daha çok şey olmasına rağmen, onu basitçe tanımak adına, muhterem Fethullah Gülen Hocaefendimiz'in Kalbin Zümrüt Tepeleri'ndeki bal özü "Tasavvuf ” yazısını birazcık 'açma' cüreti içinde şimdilik bu kadarla iktifa etmemiz gerekiyor.

Dipnotlar
1 Kalbin Zümrüt Tepeleri-1, s. 1-5, Nil Yay. İzmir-1996.
2 Hk. bilgi için Bk. Yeni Ümit. sy. 29, sh. 32 vd.
3 Hk. bilgi için Bk. Yeni Ümit, sy, 22, sh. 47 vd.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Tasavvuf ...F. GÜLEN'e göre artıları eksileri
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» YÖK'ten Katsayıya Karşı Yeni Formül
» Resimlerinizle müzikli klip hazırlamak artık çok kolay - resimli anlatım
» Taşların Sınıflandırılması
» gözyaşları
» Lara Yeliz Sar Yapımcıların Gözdesi

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
KUTLU FORUM :: İslami ilimler ve dini kültür :: Tasavvuf-Dua-Gönül Dünyamız-
Buraya geçin: