KUTLU FORUM

Bilgi ve Paylaşım Platformuna Hoş Geldiniz
 
AnasayfaKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Senai Demirci İle Ropörtaj..Cemeatler-Boşanmalar-Tasavvuf-Ebubekir Sifil Yazısıyla

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
minikalem

avatar

Mesaj Sayısı : 456
Rep Gücü : 1032
Rep Puanı : 10
Kayıt tarihi : 03/01/10

MesajKonu: Senai Demirci İle Ropörtaj..Cemeatler-Boşanmalar-Tasavvuf-Ebubekir Sifil Yazısıyla   Perş. Tem. 21, 2011 5:46 am

1. Senai Demirci deyince hepimizin aklına değişik yönleriniz geliyor. Senai Ağabeyimizden bahsederken sizce hangi vasfı öne çıkmalı?

Bana “ağabey” diye hitap edilmesi beni daha bir sevindiriyor; itiraf
edeyim. “Abi” olmakta hasbilik var; ne “bey” demenin mesafesi ne de
“hocam” demenin genelliği var. “Abi” olmakta
içtenlik var, ne benden hatasızlık bekliyor ne de kendisini bana karşı hatasız olmaya zorluyor.

Yaptıklarım ve yazdıklarımdan ibaret değilim elbette, yazdıklarımdan
sandığınız kadar iyi olmayabilirim, arkamdan söylenenler kadar da kötü
anılmayı hak etmiyorum.

2. Entelektüel birikiminizde etkisi olan şahsiyetleri öğrenmek
istiyoruz. Türkiye'de halen yaşayan önemli şahsiyetlerden (yazar,
siyasetçi, din âlimi, televizyoncu-gazeteci vs. vs.) sizi etkileyen
kimseler var mı? Varsa ne yönlerden etkilendiğinizi belirtebilir misiniz?

O kadar çok isim var ki, herkesten her şekilde etkilenmiş
olmalıyım. Bu konuda üstadım Bediüzzaman’ın hakkını baş köşeye
koymalıyım. Onun sayesinde Rabbimin, Peygamberimin ve Kitab’ımın
hatırını bilir oldum. Bana sizin gibi nice kardeşleri kardeş eyleme
konusunda çaba göstermiş tüm cemaat mensuplarını ve liderlerini de
hayırla yad etmem gerek.

3. Gerek ekran karşısında olmak, gerekse popüler bir isim olmak, insanda kibre sebep oluyor mu?
Oluyor ise ne gibi tedbirler alıyorsunuz?

Her türlü zafer bir kibir sebebidir; bu kaçınılmazdır, bundan
kaçılmaz da. Öyle ki, Mekke’nin fethi sırasında nazil olduğu rivayet
edilen Nasr Suresi bir zafer ahlakı sunar bize. İlk muhatabı Mekke
Fatih’i Hazreti Peygamberdir: Allah’ı yardımı ve zafer geldiğinde…
istiğfar et; Allah tövbe edenleri sever.” Biz bu cümlelerin muhatabıyız;
Sonuçlanan her iş, Allah rızası için yapmış olsan da, sayende
“insanların kitleler halinde Allah’ın dinine girdiğini görsen” de, kendi
öznesine “ben” dedirttiği için kibirlenme tehlikesi taşır. Bu yüzden
Said Nursî, talebelerine en fazla 15 günde bir İhlas Risalesi
okutmaktadır.

4. Yazar olmanın sırrının okumaktan geçtiğini düşünürüz. Bu anlamda bizlere sunacağınız bir kitap listeniz var mıdır?

Bu soru çok zor; ama kolay bir cevabı var. Yazar olmak için hep “yeni şeyler söylemek” gerek.
Yeni şeyler söylemek için de hep yeni şeyler söyleyen Kur’ân’a muhatap
olmak gerek. Vahiyle yine yeni yeniden etkileşime girmeyenlerin
söyleyecekleri yeni şeyler olamaz.

5. Yazılarındaki samimiyet ve hayran kalınası üslubunuz takdire
şayan. Okudukça okumak istediğimiz yazıları nasıl kaleme aldığınızı
merak ediyoruz. Nasıl bir ortam, nasıl bir ruh hali?
Rabbe teslimiyeti ve tevekkülü sizden duyabilir miyiz?


1. Yazmak için önemlisi bir şefkat diliniz olması gerek. Yazarken bir okuyucunuzu, ama
sadece bir okuyucunuzu hayal etmeniz ve ona mektup yazıyor gibi yazmanız gerek.
Şefkatli olmayan yazarlar, okuyucularının kalbine giremezler.
2. Yazarken gündemi yazmayın, asıl gündemi yazın. Gelip geçen şeyler üzerinde
yeterince yazan vardır zaten, siz gelip geçenin altında saklı ezelî ve ebedî mesajı
bulun. Onu okuyun ki onu yazasınız. Kur’ân’ın üslubudur bu. Meselâ bir yerdeki
depremin şiddeti tartışılırken, siz bir anda evinizin ve sevdiklerinizin hayatının
sallantıya düştüğü anı, önceliklerinizi sonraya, ertelediklerinizi önce almanın
çarpıcılığı üzerinde kafa yorun.
3. Bir yazıda sadece bir konu işleyin. Aynı ince mesajı sağdan soldan aşağıdan yukarıdan
farklı dillerde vurgulayın. Mesajınız bir göl olsun, cümleleriniz o gölü besleyen ince dereler olarak o mesaja b/aksın.
4. Bir de kendinizi sevdiklerinize kelime ve anlam borçlu bilin.
Lügatlerde sessiz ve terk edilmiş bulunan kelimelerin ve nazik
ifadelerin gönlünü almak için çabalayın. Bu yüzden sık sık şiir okurum, o
şiirde şairin bizden önce, bizim yerimize gördüğü ahengi ya da
çelişkiyi kendi malım bilir. Bu tanıklık etrafında yeni şeyler söylemeye
çalışırım.

6. Türkiye'de amatör bir yazar ya da şairin kendini
gösterebileceği bir yer var mı? Eğer bir kitap yazmışsa -roman, deneme,
hikâye- nasıl para simsarlarının eline düşmeden okuyucuya ulaşabilir?
Yazılan bir eserin basılacak kalitede olacağına kim karar vermeli? Para
kazanmak için
mi, toplumsal kaygılar için mi yazılmalı veya söylenmeli?


Yazılan kitabın kalitesine okuyucu karar verir. Okuyucu için kriter
sadece kalite değildir; ihtiyacı ve ilgisidir de. Genç arkadaşlarım
yazdıklarını “bastırma” konusunda epey zorlanıyorlar biliyorum.
Artık basmanın en şık hali internet ortamı. Şimdiden söyleyeyim; kimse
para kazanmak için yazar olmaya niyetlenmesin. Para kazanmak için yazan
para kazansa da yazar olamaz. Yazar olmak için yazan ise para kazanmasa
da yazar olur. Para kazanmak için yazan para da kazanamaz. Yazılanları
değerlendirme konusunda beni çok arıyorlar, bana çok yazıyorlar. Hem
vakitçe hem emekçe
çok zorlanıyorum. Bence uzunca bir süre yazdıktan sonra bastırmayı düşünsün genç arkadaşlar.

Basılsın diye gönderilenlerin bir çoğu henüz pişmemiş oluyor. Yine de
yayınevlerine eserlerini gönderebilirler. Profesyonel yayınevlerinin her
dosyayı bir şekilde inceleyen ve cevap veren
editörya ekibi vardır.

7. Günümüzde maalesef boşanmalar hızla artmakta. Aileyi ayakta tutan
olmazsa olmaz üç kavramı bize kısa cümlelerle anlatır mısınız? Bu konuda
ki tavsiyeleriniz bizim için önemli çünkü
İhvan Forum ailesinin büyük çoğunluğu bekârlardan oluşmaktadır.

Bekârlara tavsiyem, ideal eş BULMAK için yorulmasınlar; daha
çok ideal eş OLMAK için yorulsunlar. İdeal eş OLmadan BULunan ideal eşle
mutlu KALınmaz. Gördüğünüz gibi formül
ortaya çıktı: OL-BUL-KAL (Münir Arıkan dostumun bana öğrettiği bir
şifre) Ayrıca, ideal kadın ya da erkek de yoktur; arasan da bulamazsın.
Hazır ideal erkek ya da kadınla mutlu olman da garanti değildir. İdeal
olsa bile bir şey –mesela yemek- damak tadına uymayabilir, senin idealin
olmayabilir. İnsan için de geçerlidir bu. Aslında evlilik uzun yıllar
birlikte yaşamayı göze aldırarak, bir insanı olduğu gibi, “neyse öyla”
bilerek de sevmeyi öğreterek sahici aşkı inşa eder. Bir çoklarının
sandığının aksine, evlilik aşkı öldürüyor değildir. Aşkı öldürse öldürse
evliler öldürür.
Hatta evli olmayanlar da öldürebilir. Evlilik aşkı oldurur. Nikâhın
hikmetlerinden biri, birbirimizi birbirimize Rabbimizin armağan ettiğine
şahit olarak, birbirimize ömür boyu hep yeni ve hep
sürpriz bir armağana davranır gibi minnetle davranmaya karar vermektir.
Eşler birbirlerinin varlığını “çantada keklik” ve “zaten hazır” görmeye
başladıklarında, aşkı yitirirler. Sen eşini sana
özel bir armağan olarak görüyorsan, armağanı sana verenin Rabbin
olduğunu hiç unutmuyorsan, armağanından, yani insandan, yani “Allah’ın
rahmeti”nin ete kemiğe bürünmüş hali insandan ümit kesmezsin. Eşine ümit
besliyorsan, eşin senin için ümit olduğunu biliyorsa, birbirinize emek
verirsiniz. Hatalar ve zaaflar karşısında yine de birbirinizi
seversiniz, üstelik her hata şahitliğinden sonra daha çok seversiniz,
üstelik her bağışlanmadan sonra daha çok sever, daha çok sevilirsiniz.
Birbirimizden ümit kesmişken, beraber olsak da “boş an”larımız olur; “boşanmak” sadece ertelenir.

8. Risale-i Nur ve Üstat Bediüzzaman sizde ne gibi hisler uyandırır?

Risale-i Nur Kur’ân’ın dilini hem üslubuyla hem kelime
dağarcığı ile, hem öncelediği konularıyla konuşma dilimize taşır/ır.
Risale-i Nur okuyan-farkına varmadan-vahyi dışarıdan seyreden bir tefsir
okumuş değil- vahyin anlam nehrine kalbini batırmış olur, nehrin içinde
seyreden bir yolcu olur. Risale, Risale okumak için okunmaz; Risale
Kur’ân okumak için okunur. Said Nursi de, eserinin Kur’ân önünde hep
şeffaf kalmasını isteyen,öylece eser yazan bir “kul adam”dır.
Eserlerinin Kur’ân’ın önüne perde yapılması hiç istemediği ve zaten hiç hak etmediği bir iştir.

9. "Mükemmel bir Rabbimiz var ama asla mükemmeliyetçilik yapmaz" sözünü açabilir misiniz?

Rabbimiz her işini mükemmel yapar ama bizden mükemmellik
beklemez. Kullarını hatalarıyla kabul eder, eksikleriyle sever,
zaaflarını bilerek rızık verir. Mükemmeliyetçi olsaydı bizim
gibi ilk hatamızda terk eder ve küserdi bize. Mükemmeliyetçilik hataya
tahammülsüzlüktür; mükemmellik değildir. Mükemmeliyetçilik bizden
beklenir, Rabbimizden değil.

10. Tasavvufa bakış açınız nedir? Tarikatlar ve Cemaatler hakkında (topluma sağladıkları açısından) neler düşünüyorsunuz?

Her cemaat-adı ne olursa olsun- içinde ihlasla çalışan, canla
başla koşturan kahramanları yüzünden dokunulmazdır. Türkiye’de adam
yetiştiren tek kurum cemaatlerdir. Cemaatli olacağız
ama cemaatçi olmayacağız.

Tasavvuf, nefs-i emmare’yi nefs-i mutmaine yapmaksa, herkese farzdır.
Kim kötülüğü isteyen bir nefisle kalmak ister! Bu yüzden tasavvufu
İslam’ın içinde bir hobiymiş gibi gösterilmesini
sevmiyorum. Bir ayeti derinlemesine anladığınızda hemen “hım, bu ayetin tasavvufi tarafı…”
diye burun kıvırmalara tahammül edemiyorum. “Tasavvufi taraf”da değil
misin sen? Diğer taraftan tasavvufu-hiç hak etmediği halde-farza,
tesettüre, namaza ilgisizlik ve lakaytlık gibi
sunma tezgâhı da var. Mevlânâ üzerinden, İbni Arabî üzerinden yapılan
bu tür sulandırmaları ibretle seyrediyorum. Uçan-kaçan, bir var bir yok
olan ama günlük hayatın içinde kul olmanın tüm
detaylarını yok sayan tuhaf bir sağırlık ve körlük… Tasavvuf ve sufi
kavramlarını bu adamların (özellikle de kadınların) elinden almak
gerekiyor.




http://www.ihvanforum.org/showthread.php?t=99392&page=1

**************************

"Dergi/gazete aboneliği kampanyalarına dair: Ayakkabı olmanın hatırını
vermeyen bir ayakkabıyla nasıl dolaşmazsam, dergi olmanın hakkını
vermeyen dergiyi de elime almam. Ne yazarsa yazsın zaten “satılan” bir
dergi kendisini asla dergi yapamaz. Ne olursa olsun mecburen giyilen
ayakkabıyı pazarlamak da böyle olmalı. Hem ayakkabıya hem ayakkabıcıya
hem ayakkabıyı giyene hem de kalitesiz ayakkabı giydirmeye emek veren
kendine haksızlık etmiş olursun. Ancak şu da var ki, kaliteli bir yayını
sırf cemaat yayını diye mahkum etmek, kalitesiz bir yayını sırf cemaat
yayını diye makbul görmek aynı şeydir; tarafgirliktir, cemaatçiliktir.
Cemaatli olacağız ama cemaatçi olmayacağız. Kardeşlerimize sadakatimizi
kimse gazete/dergi aboneliği üzerinden ölçmesin, kardeşlerimiz de
ölçmesin."

Senai Demirci


En son serdengeçti tarafından Perş. Tem. 21, 2011 6:06 am tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
minikalem

avatar

Mesaj Sayısı : 456
Rep Gücü : 1032
Rep Puanı : 10
Kayıt tarihi : 03/01/10

MesajKonu: Geri: Senai Demirci İle Ropörtaj..Cemeatler-Boşanmalar-Tasavvuf-Ebubekir Sifil Yazısıyla   Perş. Tem. 21, 2011 6:04 am

yukardaki en son bölüme kaynak

http://murtecisozluk.com/nedir.php?&q=karde%FElerimize%20sadakatimizi%20kimse%20gazete%20dergi%20aboneli%F0i%20%FCzerinden%20%F6l%E7mesin

http://murtecisozluk.com/nedir.php?&q=senai+demirci&yazari=&sayfa=2

*******************


“Cemaatli” Olmak, “Cemaatçi” Olmak



“Cemaatli” Olmak, “Cemaatçi” Olmak




Müslümanların hayatı "cemaat" şuuru içinde
yaşamasından daha tabii ve gerekli bir şey olamaz. Bu, aidiyetlerimizin
tabii sonucudur. Allah Teala müslümanları "kardeş" ilan etmiş, E
fendimiz (s.a.v) de bize "Ümmet" olarak yaşamanın şartlarını ve
imkânlarını göstermiştir.


Ehl-i Sünnet olmanın en tabii tezahürlerinden
birisidir "cemaat" şuurunu yaşamak ve yaşatmak. "Ehl-i Sünnet"
terkibinin hemen arkasından dile getirdiğimiz "ve'l-Cemaat" terkibi de
bunu ifade eder.


Ümmet olarak bir arada yaşamak, "tekdüzeleşmek"
değildir. Herkesin aynı şekilde davranması, herkesin aynı seciyeye sahip
olması Ümmet olmanın "gereği" değildir. Tabii olan, herkesin kendi
özelliklerinii, huy ve tabiiatını muhafaza ederek, bunları Ümmet şuuru
içinde eritmesidir. Herkes bu "cadde-i kübra"da "kendisi" olarak var
olacaktır. Ortak paydaları, ana istikameti ve temel görevleri ihmal
etmeden "kendisi" olmak esastır.


Modern zamanlarda şuurumuza arız olan
hastalıklardan birisi de "cemaatli" olmayı "cemaatçi" olmak olarak
anlamak olarak tezahür ediyor. Cemaatçilik, Ümmet şuuruna vuruulmuş en
büyük darbelerden birisi olarak bizi bizden koparıyor, aramıza ihtilaf
tohumları ekiyor, hatta farklı cemaat mensuplarının birbirlerine
"rakip", hatta "düşman" olarak bakmasına yol açıyor. "Büyük cemaat"
(Ümmet) şuurunu kaybedip, onun yerine "küçük cemaat" anlayışını
yerleştirmenin kaçınılmaz sonucudur bu.


Kendi küçük cemaatinin öngörülerini, hedeflerini,
hareket metodunu, kabul ve reddlerini herşeyin önüne geçiren bu anlayış
sebebiyle Ümmet fertleri kimi zaman da farklı odakların dümen suyunda
yalpalamaktan kurtulamıyor. Kendi öngörü ve düşünceleriyle paralel
hareket eden söz konusu odakları, kendi kardseşlerine tercih eden
müslüman cemaatler görmek bu bakımdan hiç birimize şaşırtıcı gelmiyor.


Söz buraya kadar gelmişken, Rıhle dergisi olarak yaşadığımız bir gelişmeyi paylaşayım sizinle.

Ülkemizde bir büyük cemaatin, pek çok alanda
olduğu gibi yayın dağıtım alanında da etkin bir organizasyonu var. Bu
organizasyon başlangıçta Rıhle'yi dağıtmayı kabul etmiş ve bir-iki
sayıyı dağıtmıştı. Ancak sıra dördüncü sayının dağıtımına geldiğinde,
"artık Rıhle'yi dağıtmayacağız" tavrıyla karşılaştı arkadaşlarımız.


Sebebi sorulduğunda da Rıhle'de Dinlerarası
Diyalog faaliyetlerinin tartışma konusu yapıldığı söylendi. Oysa bizim
çizgimizi, dilimizi, duruşumuzu bilenler biliyor; biz hiçbir zaman
eleştirdiğimiz meselelerde haddi aşmamayı, eleştiriyi "çamur atma"
boyutuna taşımamayı ve herşeyden önemlisi de eleştiriye "ihkak-ı hakk"
için yapmaya gayret göstermeyi ilke edinmişizdir.


Eleştirdiğimiz insanların kişiliklerini, özel hayatlarını.
araştırıp deşifre etmek, çamur atmak vb. "kul hakkı" kapsamına giren
hususlarla uğraşmayı ahlakî olmayan bir tutum olarak kabul ve deklare
etmiş bulunuyoruz.


Söz konusu organizasyon, farklı tekellerin (mesela
Doğan grubunun) dergilerini dağıtmayı ilkelerine aykırı bulmuyor ama
Rıhle'yi, sırf Diyalog meselesinde farklı bir çizgiyi benimsediği için
dağıtmayı reddetmekte bir sakınca görmüyor.İşte bu, "cemaatçilik"
anlayışının tecelli tarzlarından birisidir. Madem ki bizim gibi
düşünmüyorsun, o zaman bizim rezervlerimizi sineye çekeceksin.


Bu tavrı başından beri "anormal" bulmadığımızı
belirteyim. Bizi asıl üzen, Hristiyanlar'la, başka din ve inanç
mensuplarıyla diyalog faaliyetleri tertip eden, onlarla bir arada
bulunup onların "temel" farklılıklarını tahammül ile hatta "tahammül" ne
kelime, "hoşgörü" ile karşılayanların, müslüman kardeşlerinin bir
konudaki farklılığına tahammül edemiyor!


Cemaatli olmak ile cemaatçi olmak arasındaki fark.



Dr.EbuBekir Sifil - Milli Gazete

21/12/2009


********************
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
minikalem

avatar

Mesaj Sayısı : 456
Rep Gücü : 1032
Rep Puanı : 10
Kayıt tarihi : 03/01/10

MesajKonu: Geri: Senai Demirci İle Ropörtaj..Cemeatler-Boşanmalar-Tasavvuf-Ebubekir Sifil Yazısıyla   C.tesi Tem. 23, 2011 4:28 am

Senai DemirciHaber 7
Günlüğümden notlar…

"Bana sormadan nasıl iman edersiniz?" cümlesini kim söylemiş olabilir?
(...) Cümle niye "nasıl iman edersiniz?"diye değil de, "BANA SORMADAN
nasıl iman edersiniz?" diye kurulmuş?
İman etmek bisiklete binmek gibidir; sürekli pedal
çevirmek gerekir.yoksa gaflete düşer, şirke sürükleniriz. Bu yüzden
olmalı Kur’ân’ın “ey iman edenler, iman ed[meye devam ed]in!” uyarısı.
Dünün güneşiyle bugünün çamaşırını kurutmak nasıl mümkün değilse, dünün
imanıyla bugünün yaratılışını takdir etmek mümkün değildir. Bugün
yeni/den iman etmeli. Bugünü yeni bir inanışla, taze bir takdir
duygusuyla, diri bir şükür telaşıyla karşılamalı.
***
Biri seninle bir başkasının gıybetini yapıyorsa, bir
başkasıyla da senin gıybetini yapacak demektir. Biri seninle bir
başkasının gıybetini yapıyorsa, senin de bir başkasıyla kendisinin
gıybetini yaptığını/yapacağını ima ediyor demektir. Biri bir başkasıyla
senin gıybetini yapmışsa, sana hem kötülük eder hem de kendi kötülüğünün
cezasını sana keser; bundan sonra yüzü sana soğuk kalır, senin
kendisine sıcak olmanı engeller.“Öldürür” senin gerçekliğini.
***
Her şehre "şehrin öte yakasından koşarak gelen bir adam"
gerek. [Bak. YaSin Suresi] Öyle bir adam ki, sırf o şehirde oturuyor
diye Allah şehrin ismini değiştirsin, “karye/köy” iken “medine/şehir”
diye adlandırsın. Öyle bir adam ki, cennetin kapısında bile kendisini
taşlayarak öldürenleri düşünüp "keşke hemşerilerim bilseydi" diyebilsin.
***
Yeni başladığım Kahve Bahane programı vesilesiyle Mehmet Baransu’yu
yakından tanıdım. Hepimiz adına elini taşın altına koyan, ülkesi ve
halkının iyiliği için yine ülkesi ve halkı tarafından yalnız bırakılmayı
göze almış, taşlanmaya razı olmuş bir “öte yakalı adam” olarak
alkışlanmayı hak ediyor Mehmet Baransu. Kaçımız 8 yaşındaki kızımıza “bu
Pazar günü hapse girme baba ha!” dedirtmeyi göze alabiliriz! (Kahve
Bahane, Çarşamba geceleri, 21.30’da, HilalTV’de)
***
"Bana sormadan nasıl iman edersiniz?" cümlesini kim
söylemiş olabilir? Eğer cevap Firavun'sa, Kur'an niye bu cümleyi tekrar
tekrar hatırlatır bize? Cümle niye "nasıl iman edersiniz?"diye değil de,
"BANA SORMADAN nasıl iman edersiniz?" diye kurulmuş? Kur’ân asla
geçmişten söz etmez; hep şimdi ve burada/n konuşur. Cemaatçiliğin
(cemaatliliğin değil!) sloganıdır bence bu cümle. "Bizim cemaate dahil
olmadan nasıl…" “Bizim şeyhimize mürid olmadan nasıl…” “Bizim partimize
üye olmadan nasıl…” Sadece dindarlar değildir cemaatçiler. Şöyle
diyenler de yok mu? “Bize sormadan nasıl başınızı bağlarsınız?” Çeneden
bağla. Enseden dolaştır. İğneli olmasın…” “Bizim partimizin görüşünü
almadan nasıl ezan okutursunuz?”
***
Avustralya’da Melbourne Havalimanı’nda okuduğum o
uyarıyı hiç unutmuyorum: “Your ego may be huge; but your luggage must
be this size!” El bagajları için tartışan yolcuları uyarıyordu ve hemen
yanında el bagajının sığıp sığmadığının denenebileceği demir sepet
vardı: “Egonuz çok büyük olabilir ama el bagajınız ancak bu büyüklükte
olacak!” Meclise de aynısını yazsak mı? “Egonuz çok büyük olabilir ama
halk üzerindeki sözünüz aldığınız oy kadar kalacak…” Kışla önlerine de
yazsak mı? “Egonuz çok büyük olabilir ama milletin elinize verdiği
silahı milletin istediği yerde kullanacaksınız.” Medya da duysa mı?
“Egonuz çok büyük olabilir ama edep sınırları buraya kadar…”
***
Dergi/gazete aboneliği kampanyalarına dair: Ayakkabı
olmanın hatırını vermeyen bir ayakkabıyla nasıl dolaşmazsam, dergi
olmanın hakkını vermeyen dergiyi de elime almam. Ne yazarsa yazsın zaten
“satılan” bir dergi kendisini asla dergi yapamaz. Ne olursa olsun
mecburen giyilen ayakkabıyı pazarlamak da böyle olmalı. Hem ayakkabıya
hem ayakkabıcıya hem ayakkabıyı giyene hem de kalitesiz ayakkabı
giydirmeye emek veren kendine haksızlık etmiş olursun. Ancak şu da var
ki, kaliteli bir yayını sırf cemaat yayını diye mahkum etmek, kalitesiz
bir yayını sırf cemaat yayını diye makbul görmek aynı şeydir;
tarafgirliktir, cemaatçiliktir. Cemaatli olacağız ama cemaatçi
olmayacağız. Kardeşlerimize sadakatimizi kimse gazete/dergi aboneliği
üzerinden ölçmesin, kardeşlerimiz de ölçmesin.
***
Bir de Ayşe Arman vakası var. Kendisini eleştirenler
üzerinden önem kazanan böylesi gazeteciliği önemsediğimden değil ama
önemsememiz gereken bir detayı hatırlatma vesilesi olduğu için
hatırlatmam gerek. Ayşe kızımız yine “içeriden” yazmak için, bin bir
zahmete girip obez kılığına bürünmüş (en azından emeğine saygı
duymalıyım). Hatırlayalım, yine “içeriden” yazmak için tesettür kılığına
girmişti. Bu iki “içeriden” yazı dizisini yan yana koyunca, Ayşe
Armangillerin “tesettür” tarifi çıkıyor işte ortaya. Yoksa bizimkisi de
mi öyle? Bedene dışarıdan yapıştırılan obezite yamaları gibi yani
tesettür. “Dışarıdan” yama yapılarak şişko olunabildiği gibi mütesettir
de olunabilirmiş; öyle mi? Abaye giy, başörtüsü tak; tesettür olsun.
Çenenden silikon sarksın, karnına plastik ağırlıklar yapıştırsınlar ve
şişman olasın. Buna da "içeriden yaşamak" deyin. Obezite gibi yapıştır
çıkar, tak sök bir şey ha tesettür de… Yesinler, çok yesinler, obez
olacak kadar yesinler. Bir de “içeriden” bir söz ekleyeyim buna: Hiç
“iç”i yok mu bu dinin? Hiç gönlünden kopan bir parçası yok mu bu
tesettürün? Hep dışarıdan mı giyilir bu iman, namaz, oruç, zekat, hac
Allah aşkına?
***
Burhan Kuzu hocamıza geçmiş olsun. Polis dayağı
yiyen öğrencilere de… Ancak ‘ben sana slogan [ve de yumurta] atamazsın’
demedim, ‘adam olamazsın’ dedim” sözünün günü geçmemiş demek ki.
Slogancılık ödlekliktir. Yüksek sözü olmayanlar seslerini yükseltir.
Alçak sözün yüksek sesle söylenmesi merkep sesine denk gelir. Sloganlı
yaşamlar özensizdir. Sloganik düşünce(sizlik) hakikat tembelliğidir.
Sloganla mukabele etmeler, düşünceyle yüzleşme korkusudur. Siyasi olarak
haklı olsan bile insanî olarak haksızsan, siyasi haklılığının canı
cehenneme! Delikanlıysan eğer, hiç olmazsa, misafirinin misafirliğine
hürmet et, bu da olmazsa, yaşına başını say, bu da olmazsa hocalığına
saygı duy. Başkalarının üfürmesiyle bağırıp çağıranların özneliği iptal
olmuştur. Sloganla düşünenlerin aklı dolaşımdan kalkar, kafasız kalır.
Slogancılar kendi kendilerini nesneleştirirler. Böylece kendileri
kendilerine dayak atarlar. Üniversitelik buysa, üniversiteliye dayak
atmak için polise de polis copuna gerek yok sahiden…
Senai Demirci - Haber 7
senaidemirci@gmail.com
http://www.haber7.com/haber/20101210/Gunlugumden-notlar8230.php
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Senai Demirci İle Ropörtaj..Cemeatler-Boşanmalar-Tasavvuf-Ebubekir Sifil Yazısıyla
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» GAZETEYE YAZI YAZMA
» Gafletten uyan
» Bir Sürü Font (yazı biçimi)

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
KUTLU FORUM :: İslami ilimler ve dini kültür :: Dini Bilgiler -genel--
Buraya geçin: