KUTLU FORUM

Bilgi ve Paylaşım Platformuna Hoş Geldiniz
 
AnasayfaKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin "eş-Şeceretü'n-Nu'mâniyye" İsimli Eserindeki İşare--Muştak Baba

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Semanur
Özel Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 929
Rep Gücü : 2257
Rep Puanı : 18
Kayıt tarihi : 23/06/09
Yaş : 53
Nerden : İzmir'den

MesajKonu: Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin "eş-Şeceretü'n-Nu'mâniyye" İsimli Eserindeki İşare--Muştak Baba   Ptsi Eyl. 19, 2011 5:32 am

Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin
"eş-Şeceretü'n-Nu'mâniyye" İsimli Eserindeki İşaretleri Hakikatlerle Ne
Ö

Fethullah Gülen 09.07.2007

Bu kitabın matbuunu bilmiyorum. El
yazması birkaç kütüphanede var zannediyorum. Bunlardan biri de Edirne'de
Selimiye Kütüphanesi'ndedir. eş-Şeceretü'n Nu'mâniyye gibi hemen çok
eserlerinde Hazreti Muhyiddin, o gaybbîn gözüyle bazı hakikatleri
keşfedebilmesi, bazı gaybî haberler verebilmesi Allah'ın ihsanı olan
ilham esintileriyle, hâlihazırdaki durumu apaydınlık gördüğü gibi,
Allah'ın lütfuyla, geçmişi-geleceği de önündeki kitabın sayfaları gibi
görüp okuyan, açık-kapalı tevillerde bulunan bir meşrebin kutbu ve
harika bir zattır. Bu arada, onun geleceğe ait hâdiselerden bahsetmesi,
meselâ, falan tarihte şöyle bir şey, filan tarihte şöyle bir şey ve filan tarihte
de şöyle bir şey... olacak demesi, onda, oldukça açık ve herkesten
farklıdır. Vâkıa, birçok Hak dostu, Allah'ın emri ve izniyle, benzeri
şeyler yapmışlardır ama, onun kadar açık ve ileri değillerdir.

Maxicep.com - Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin "eş-Şeceretü'n-Nu'mâniyye" İsimli Eserindeki İşare
Hazreti Muhyiddin bu mevzuda ilk olmadığı gibi, son da değildir. Ondan
sonra da birçokları aynı şekilde ve aynı istikamette bazı şeylerden
haber vermişlerdir. Daha ötede Üstad-ı Küll, Rehber-i Ekmel Efendimiz,
geçmiş ve gelecekle alâkalı bu türlü şeylerden haber vermektedir. Evet o
Sultanlar Sultanı, kıyamete kadar zuhur edecek hâdiseleri, âdeta bir
televizyon ekranında seyrediyor gibi ümmetinin enzarına arz ve takdim
buyurmuşlardır ki, bunların bir kısmı açıktır, sarihtir, tevile lüzum
hâsıl olmayacak kadar vâzıhtır. Bir kısmı ise, Kur'ân'ın müteşabihatı
nev'inden ancak, tevile, tefsire tâbi tutulunca hakikatlerine vâkıf
olunabilmektedir. Hele bir kısmı var ki onlar sadece ehl-i tahkikin
anlayabileceği mahiyettedir...

Daha sonra, ehlullahın, bu mevzudaki istihraçları ise, yani bir kısım
hükümler çıkararak, bize ait aydınlatıcı bir kısım şeylerden haber
vermeleri ya Kur'ân'a dayandırılır, ya Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi
ve sellem) Sünnet'ine ya da doğrudan doğruya mişkât-ı nübüvvetin
vesâyâsı altında, kendi gönüllerine esip gelen ilhamlara... İşte bu
sayede Hak erleri, bir kısım hakikatlere nigehbân olur. Sonra da hususî
bir dil kullanarak onları başkalarına anlatırlar. Ancak bu türlü
hakikatleri ortaya atan hakikat erleri, Hak'la fevkalâde bir münasebet
içinde bulundukları gibi, iddia ve tefahürden de fevkalâde uzaktırlar.
Bin bir harika şeyler ortaya döker, bin bir gizli mesaj sunarlar ama
kat'iyen iddiaya sapmazlar. Hepsinin de dilinden düşürmediği tek şey,
"İşin doğrusunu Allah bilir." kelimesidir. Temelde bu anlayış olunca,
yani her şeyi bildiren ve işin temelini, nüvesini lütfeden Allah olunca,
bu türlü ihbarlara karşı itiraz, sırf itiraz etmek için itiraz olur ki,
her biri nefsin ayrı bir hırıltısı olan bu kabîl mırıldanmaların hiçbir
ilmî kıymeti yoktur.

"Vahy-i metluv" olan Kur'ân'dan başka, Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi
ve sellem), dellâlı bulunduğu diğer iki mübarek kaynak daha vardı: Kudsî
hadisler ve onların dışındaki söz ve beyanları. Bunlar vahiy ve ilhamın
hangi derecesinden gelirse gelsin, ilâhî kaynaklıdır. Efendimiz
(sallallâhu aleyhi ve sellem) Arab'ın efsahı olarak, maksatlarını en
güzel anlatanlar arasında, harika bir üslûpla anlatan bir insan olarak,
kalbine vahyolunan şeyleri, ruhundaki esintileri, en güzel kelime ve
kalıplar içinde dile getirmiş, o esintileri en iyi şekilde
değerlendirmiş ve bize intikal ettirmiştir. Şimdi bir veli, her şeyi,
üstadı sayılan Hâce-i Kâinat'a dayandırıyor ve O'nun ilm-i ledünnî
deryasından bir şeyler çıkarıyorsa, bunu yadırgayıp istiğrap edecek ne
var?..
Bazen bir velinin nazarına, uzaktan bir kısım hakikatler gösterilir.
Bunlar dün olduğu gibi bugün de olabilir. Veli bazen mesafeyi
ayarlayamaz ve hakikati olduğu gibi tespit edemez. Bazen herhangi bir
hâdiseyi sembol hâlinde görür ve teviline muttali olamaz; olamaz da
kendine göre tevil yapar. Yaparken de hatasız bir tevil yaptığını
zanneder. Hâlbuki maksad-ı ilâhî başkadır, onların yaptıkları teviller
başka... Tıpkı, insanın gördüğü rüyaları gibi... Meselâ, siz rüyada
altın-gümüş görür ve zannedersiniz ki, Cenâb-ı Hak bugün size tatlı bir
lütufta bulunacak veya maddî ve mânevî istifade edecek ve bir şeye
mazhar olacaksınız... Hâlbuki, altın ve gümüşün mânâsı hevâ-yı nefis ve
nefs-i emmare bakımından kuvvet kazanma demektir... Keza görseniz ki,
Hazreti Cebrâil, hanenizin penceresinden içeriye giriyor, siz
zannedersiniz ki, ruh-u emîn ve ruh-u metîn hanemize girdiğine göre,
evimizde ilâhî esintilerden bir şey olacak. Hâlbuki âlem-i misalde böyle
bir vak'a ile sembolize edilen hakikatin mânâsı o evden yüce ruhlu
birisinin vefat edip gitmesi demektir. Keza birisi rüyasında, uygun
olmayacak şekilde, herhangi bir insanla buluştuğunu görür. Günaha
girdiğini ve gireceğini zanneder. Oysaki, bunun mânâ ve tevili, öteki
insana yardımı dokunması şeklindedir. Böyle bir vak'a aynen Harun
Reşid'in hanımı Hazreti Zübeyde için bahis mevzuudur. Bu mübarek kadın,
rüyasında görür ki, Bağdat halkı gelip bununla temas ediyorlar.
İffetine, namusuna fevkalâde düşkün olan Zübeyde Hatun titrer ve
ürperir. Sonra da bir tabirciye sorar. Tabirci ona "Sultanım, öyle bir
hayır yapacaksın ki, bütün insanlık âlemi ondan istifade edecek." der.
Neden sonra Zübeyde Hatun, Harem-i Şerif'e su getirme lütfuna mazhar
olur.

Şimdi veli, misal âleminden hakâik adına aldığı sembollerin gerçek
mânâlarını bilmiyorsa, onları tevil edecek ve belki bazılarında da
yanılacaktır. Nüve ve çekirdek itibarıyla velinin bahsettiğiyle,
nefsü'l-emirdeki hakikat arasında fark yoktur. Fark, icmal ve tafsilde,
bizim dilimizle sembollerin dilinin farklılığındadır. Bu farklılığı
ortadan kaldırıp, insanlara yanıltmayan mesajlar sunmak sadece
peygamberler ve onların has vârislerine müyesser olmuştur. Peygamberler
yanılmazlar, yanılırlarsa Allah hemen düzeltir. Zira, kitlelere imam
olduklarından, onların yanılmaları kendilerine münhasır kalmaz;
arkalarındakileri de yanıltır. Onların her şeyi objektif ve bütün
insanlığı kucaklayıcı, içine alıcı mahiyettedir.

İşte Hazreti Muhyiddin'in, eğer Kur'ân, eğer Sünnet, eğerse kendi
ilhamlarına dayanıp söylediği şeyler haktır. Ancak kendisine sembollerle
anlatılan, mesleği, meşrebi, vazifesi ve devri itibarıyla, teviline
kapalı olduğu bir kısım meselelerde, Sünnet'e muhalif beyanlarda
bulunmuştur ki, İmam Şârânî, Molla Câmi gibi ehl-i tahkik, mâkul
tevillerle, Hazretin anlatmak istediklerini anlatmaya çalışmışlardır.

Eş-Şeceretü'n-Nu'mâniyye'deki meselelere gelince, bunların bir kısmı
zuhur etmiş bir kısmı da Allah dilerse zuhur edecektir. Meselâ, Hazreti
Muhyiddin, Osmanlı Devleti'nin kuruluşundan evvel yaşadığı, hatta
Mevlâna Celâleddin Rûmî Hazretleri'nden daha yaşlı yani Selçukî
döneminde yaşadığı hâlde, Osmanlı dönemine ve daha sonralara ait bir
kısım vukuatı açık-kapalı haber vermiştir. Hazreti Muhyiddin'in mezarı,
Yavuz Sultan Selim Hazretleri zamanında bulunur ve ortaya çıkartılır.
Ona ait olduğu söylenen şu söz, çok şâyân-ı dikkattir. "Sin şın'a
girince Muhyiddin'in kabri ortaya çıkar." Yani "Sin" Selim, "Şın" Şam'a
girince, Muhyiddin'in kabri belli olur ve saygıdeğer yerini alır. Şimdi
o, Cenâb-ı Hak'tan gelen esintiler ve ilâhî tayflara dayanarak bunları
söylüyor. Kendinden değil, zira et ve kemikten ibaret bir varlık bunları
söyleyemez. O bütün benliğiyle Allah'a yönelmiş, mahiyetiyle
melekleşmiş, Rabbimiz de onun melekleşen mahiyetine bir lütuf olarak,
ona ruhlar ve ruhanîler seviyesinde bir letâfet vermiş. Bu letâfet
sayesinde, eşyanın hakikatine, hatta geçmiş ve gelecek zamanlara nüfuz
ile geçmişteki müphem vak'alardan, gelecekteki meçhul hâdiselerden,
meselâ Devlet-i Âliye'nin kuruluş ve gelişmesinden, bir kısım tarih
çapındaki önemli vak'alardan; meselâ 4. Murad'ın altı ayda Revan'a gidip
Revan'ı fethedeceğinden ve benzeri daha bir sürü şeyden bahsetmektedir.
Bu arada Edison'u hayret ve takdirlere sevk eden "Fütûhât"taki elektrik
bahsi de zikredilmeye değer kerametlerdendir.

Aslında, Muhyiddin bu mevzuda yalnız değildir. Meselâ, Bitlisli Müştak
Dede, Cumhuriyet'ten takriben yüz sene evvel, İstanbul'a bedel
pâyitahtın Ankara'ya intikal edeceğini söylemiştir[1] ki, gazeteler
yazdı. Ancak Muhyiddin bu mevzuda kutup gibidir.

Bütün bunlarla beraber, bu büyük zevâtın muttali oldukları hakikatler
değişmez değildir. Allah, her şeyi değiştirdiği gibi onların da görüp,
duyup bilebildikleri şeyleri değiştirebilir. Zira O, eli kolu bağlı
–hâşâ– âtıl bir varlık değildir. "Her an O ayrı bir şe'ndedir."
(Rahmân sûresi, 55/29.) Her an insanın başını döndürücü ayrı bir
icraatta bulunur. Binaenaleyh, Allah (celle celâluhu) "Levh-i Mahv ve
İsbat"ta, yani, bizim göremeyeceğimiz buuddaki tabloları da tıpkı
gördüğümüz her şeyi değiştirdiği gibi değiştirir; başka türlü yazar.
Dilediğini mahveder, dilediğini tesbit buyurur. Ana Kitab'a gelince, o
ilm-i ilâhîdir; kader de zaten ilm-i ilâhînin bir unvanıdır. Hazreti
Muhyiddin de buraya ıttılâı nispetinde ne söylemişse hak söylemiştir.
Hakka uymayan bazı şeyler varsa, ya o tevilini anlamamış veya o
hakikatin henüz vakti gelmemiş; yahut biz, Hazreti Muhyiddin'in beyanını
anlamıyoruz demektir.
Hâce-i Kâinat: Varlığın mürşidi, rehberi Hz. Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm).
İlm-i ledün: Allah tarafından insanın gönlüne atılan ilâhî bilgi ve içe doğan hakikatler ilmi.
İstiğrap etmek: Yadırgamak.
Müteşabihat:
Birden fazla anlamı mümkün olan, gerçek mânâsının anlaşılması için
başka izah veya delillere ihtiyaç duyulan çeşitli meseleleri insan
aklına yaklaştırmak için kullanılan benzetme veya mecazî ifadeler.
Vahy-i metluv: Kelimeleri de, mânâları da Allah tarafından bildirilen vahiy.
[1] Me'vâ-yı Nâzenîn"e kim "elf" olursa efser,
Lâbüd, olur o "me'vâ", İslâmbol ile hemser.

"Nûn ve'l-kalem" başından alınsa "Nûn-u Yûnus",
Aldıkta harf-i dîger, olur bu remz azhar.

Miftâh-ı sûre-i "Kâf", serhadd-i Kâf ta Kâf,
Munzam olunmak ister "Râ-yi Resûl" Peygamber.

"Hâ-yi Hû" ile âhir, maksûd oldu zâhir;
Beyt-i Veliyy-i Ekrem; Elhâc İyd-ı Ekber.

Ey Pâdişâh-ı Fahhâm: Sultan Hacı Bayram!
Rûhanî ister ikram "Müştak" abd-i çâker.

Birinci beytin mânâsı şudur: (Bir zaman gelecektir ki, isminin başında
"elif" harfi bulunan bir şehir, İstanbul ile arkadaş, yani onun gibi
hükümet merkezi olacaktır.) Bu beyitte, aynı zamanda, o şehrin ne zaman
hükümet merkezi olacağı da "Ebced" hesabıyla bildirilmiştir: "Elf"
kelimesi, Arapça'da "1000" rakamını ifade etmektedir. Buna birinci
mısranın sonundaki "efser" kelimesinin eski harflerle yazılışının Ebced
hesabıyla tutarı olan 341 de ilâve edilirse 1341 eder. Hicrî 1341 yılı,
milâdî 1923 yılına rastladığına göre bu tarih, Cumhuriyet'in ilânını ve
dolayısıyla de Ankara'nın başşehir oluş yılını gösterir.

Eski harflerle Ankara kelimesinin harflerinin mecmuu beştir; "Müştak
Baba"nın gazeli de beş beyittir. Gazelde, o şehrin ilk harfinin "elif =
a"; ikinci harfinin "Nûn ve'l-kalem" âyetinin başından alınan "nûn = n";
üçüncü harfinin (Kâf) sûresinin anahtarı, yani ilk harfi olan "kâf =
k"; dördüncü harfinin , "Resûl" kelimesinin ilk harfı olan "ra = r";
beşinci harfinin ise, "Hû" kelimesindeki "hâ = a" harfi olduğu
bildirilmektedir ki, bu harfler sırasıyla toplanırsa (Ankara) kelimesi
meydana çıkmış olur. Sondan bir evvelki beyitte, bu şehirde Hacı Bayram
Velî'nin türbesi bulunduğuna dair işaret de vardır.

********

Muhyiddin İbn-i Arabî’nin “Şecere-i Numaniye” isimli eseri, niçin diğer kitapları ölçüsünde şöhret bulmamıştır?

Öteden beri Ehl-i Sünnet alimleri, istikbalden haber veren,
gelecekten bahseden eserleri ve bu mevzuun işlenmesini tasvip
etmemişlerdir. Çünkü bu, insanlarda merakı tahrik edici ve su-i istimale
açık bir mes’eledir. Günümüzde bile bu tür şeyler, inanmış veya
inanmamış insanlar arasında hâlâ bir hayli revaçta...
Ehl-i Sünnet
alimleri istikbale ait bir şey söylemişlerse, mutlaka âyet ve hadîslere
dayanarak söylemişlerdir. İtikadî sınırları zorlayacak sahalara
kat’iyen girmemişler ve ifade etmek istedikleri hususlarda da: “Allahu
a’lem, “Allah’ın atâsı gelip, onu bozmazsa” gibi kayıtlar düşmüşlerdir.
Bugün,
bu hassasiyet gösterilmiyor. Dolayısıyla, istikbal haberlerine kapı
açmak bir yönüyle din düşmanlarının ekmeğine yağ sürmek demektir.
Bu
ve bunun gibi pek çok sakıncalarından dolayı Osmanlı uleması
Şeceretü’n-Numaniyye’yi bastırmamışlardır. Sadece, Selimiye
Kütüphanesi’nde mahdut bir nüshası mevcuttur.
Bütün bunlara
rağmen, isbat makamında, ehl-i velayetin istikbale ait verdiği
haberlerden istifade edilebilir, anlatılabilir. Fakat, isbat makamı
teşhir makamından çok farklıdır, bunu da unutmamak gerekir.


******************








Muştak Baba ve Anakara


Ankara’dan söz eden ikinci şiir 18. Yüzyılın sonu ile 19. yüzyılın başlarında yaşamış olan
evliyaullahtan Bitlisli Müştak Baba’dır. Bu büyük Allah dostu
Ankara’nın başkent oluşundan yaklaşık 100 yıl önce Ankara’nın başkent
olacağını haber vermiştir.Müştak Baha’nın bir şiirinde Ankara’nın 1923
senesinde “başşehir” olacağına dair açık işaret vardır.


"Me’vâ-yı nazenine kim elf olursa efser Lâbüd olur o me’vâ İslâmbol ile hemser
Nün ve’l-Kalem başından alınsa nûn-ı Yûnus Aldıkda harf-i diğer olur bu remz ezhâr
Miftâh-ı sûre-i Kaf serhadd-i kaf tâ kaf Munzam olunmak ister rây-ı Resûl Peyâmber
Hây ü huy ile âhir maksûd oldu zahir Beyt-i veliyyü’l-ekrem el-hâc îyd-i ekber
Ey pâdişâh-ı fahhâm Sultan Hâcî Bayram Ruhane ister ikram Müştâk-ı abd-i çâker "


Bu şiirinde Muştak
Baba, Ankara’nın 1923’te İstanbul’un yerini alıp başkent olacağını tâââ
100 küsur sene öncesinden söylemiştir. Şimdi, bu büyük velinin şiirini
günümüz Türkçesi’ne nakledelim:
"1000 mânâsına gelen ELF sözü,
güzeller beldesinin başına EFSER, yani tâc olarak konursa, o belde
İstanbul’dan farksız olur. Sonra, Yunus Suresi’ndeki NUN ve
KafSuresi’ndeki KAF harfleri alınır. Resul’ün, yani Hazreti
Peygamber’in RI harfi de bunlara ilâve olunmak ister ve maksad "hây-ı
huy" sözündeki "HE" harfi ile tamamlanır. Ey anlayışlıların padişâhı
olan Sultan Hacı Bayram! Senin bulunduğun o güzel belde, bu değersiz
kul Müştak’tan hürmet istiyor!" Müştak Baba, şiirin ilk mısraında
"1000" mânâsına gelen "elf" ve "tâc" demek olan "efser" sözlerini
veriyor ve "efser"in başına "elf"in ilâve edilmesi gerektiğini
söylüyor. Ebced hesabıyla 341 tutan "efser"e "elf"in, yani "1000"
sayısının ilâvesiyle, Ankara’nın başkent yapıldığı 1923’ün Hicri
takvimle karşılığı olan 1341 çıkıyor. Şair, sonraki mısralarda sırasıyla
"elif", "nun", "kaf", "rı" ve "he" harflerini veriyor. Bu harfler, bu
sırayla yazıldıklarında ortaya "Ankara" kelimesi çıkıyor. Yani, Müştak
Baba, "Ankara"nın eski harflerle yazılışı olan "A-N-K-R-H" harflerini
sıralıyor, "Güzeller beldesi ve Hacı Bayram’ın memleketi olan Ankara,
1341 yılında başlara tâc olacak ve İstanbul’dan -yani, şiirin yazıldığı
zamanın başkentinden- farksız hâle gelecek" diyor.


Kemal Bağlum bu
gazelle ilgili şu hatırayı anlatır: Eski Büyükelçilerimizden ve
Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterlerinden Fuat Bayramoğlu’da, bundan
ikiyüz yıl önce Bitlisli Müştak Dede tarafından yazılan kitabı,
kütüphanesinden çıkarttı. Kitabın adı “Divanı Muştaki Bitlisi” idi.
Bayramoğlu kitapla ilgili olarak şu açıklamada bulundu:
“Müştak Dede, Ankara’ya gelerek yazdığı divanı Hacı Bayram Veli’nin türbesine vermiş.
Türbe kayıtlarını oluşturan son envanter defterinde 964 numaraya
kayıtlı. Yazdığı divanın bir gazeli de Hacı Bayram Veli’nin türbesinin
kapısına asılmış. Sonradan tekke, zaviye ve türbeler kapatılınca kapıda
asılı duran gazel de yerinden alınmış.









********************

İslâm Velileri Kâhin Değildir

Safvet SENİH

Temmuz 2005 Yıl :27 Sayı :318




İslâm anlayışına göre varlık âlemine ait üç temel
kitap vardır. Birincisi, her şeyin takdir edilerek ilim diliyle
yazıldığı kader veya levh-i mahfuz denilen İmam-ı Mübin’dir. İkincisi,
her şeyin irade, kudret ve hikmetle yaratıldığı ve haricî varlık
seviyesine çıkarıldığı kâinatı ifade eden Kitab-ı Mübin’dir. Üçüncüsü
ise, insanın hayatı mânâlandırabilmesi, varoluşun sırlarını çözebilmesi
için ona rehber olarak gönderilen ve diğer iki kitabın tefsiri olan
Kur'ân-ı Kerim'dir. Bu kitapların tanıtıcısı ve öğretmenleri ise,
peygamberler, onların yolundan giden veli ve âlimlerdir.

Mümkünat âleminde, maddî, misâlî ve ruhanî olmak üzere, birlikte
bulunabilen üç tür varlık yaratılmıştır. Her varlığın da ayrıca cismanî,
misâlî ve ruhanî boyutları olabilir. Meselâ genetik yapımızı depolayan
döllenmiş yumurtada, insanın biyolojik yapısı şifrelenmiştir. Genetik
yapıyla inşa edilen beden kalıbı içinde, ruh dediğimiz, sabit bir
melekûtî varlık misafir olarak yaşar. Zihin oluştuğunda, insan, misâl
âlemini; dimağında, gönlünde, hayalinde ve rüyasında sezebileceği veya
keşfedebileceği donanımlara sahip olur. İnsan, zaman şeridine takılan bu
varlık âlemlerini, kendisine verilen cihaz ve donanımlarla değişik
derecelerde bilebilir.

‘Bilmek’ küllî bir kavram olup, haber vermek, tahmin etmek, modellemek,
eşyanın iç yüzüne vâkıf olmak gibi alt dallara ayrılır. Bilmek, haber
vermek ve tahmin etmek arasında ciddi bağlantılar olmasına karşılık,
bunlar aynı şeyler değildir. Bilmenin söz konusu olduğu varlık
boyutları, bilinebilir olanlar, bilinemez olanlar şeklinde ikiye
ayrıldığında, gayb (bilinemez) âlemleri ve gelecek konusunda bilgi
edinmede insanın sahip olduğu donanımların, ne derece güvenilir olduğu
sorusu akla gelmektedir. İnsanın fıtraten kullanma istidadına sahip
kılındığı bilme yolları arasında, akıl, rüya (duru rüya, şuuraltı rüya
ve geleceğe ait işaretlerin verildiği rüya), hayal âlemine düşen mânâlar
(sûnuhat, tulûat), sezgi (altıncı his), tevatür, ilham, vahiy, gözlem,
deney, ruhanilerle ve farklı boyuttaki varlıklarla iletişim yer alır. Bu
bilme vasıtaları, yukarıda özetlenen farklı varlık seviyelerindeki
farklı âlemlerden bilgi toplamada kullanılır. Haricî vücut giymiş
varlıklar, zamanın bugünkü diliminde gözlenebilirken; ilmî vücut
seviyesindeki varlıklar, gelecekte haricî vücut giyeceklerinden, onların
şimdiki zamanda bilinmesi, hatalı bir yaklaşımla, ‘gelecekten haber
verme’ olarak tarif edilir.

Gelecekten haber verme noktasında konuşan üç farklı zümre vardır.
Birincisi, peygamberler, Allah dostları diyebileceğimiz veliler;
ikincisi, belli modellere dayalı olarak kâinattaki düzen ve intizamın
periyodik ve ritmik işleyişinden yola çıkarak, geleceğe dâir tahminlerde
bulunan ve haber veren bilim insanları ve araştırmacılar (genetik
bilimciler, meteorologlar, sismologlar); üçüncüsü ise, büyücüler,
medyumlar, astrologlar, falcılar, ayrıca cin ve ifritlerle temasa
geçebilme kabiliyeti olan kâhinlerdir. Bunlardan cinler, ifritler ve
bunlarla temasa geçen medyum ve kâhinler, sema ve yer arasındaki bilgi
akışına değişik noktalardan temas ederek, kendilerine izin verildiği
ölçüde, gayb âleminden çıkmış, fakat haricî varlık seviyesine çıkmamış,
henüz ilmî veya misâlî varlık seviyesinde bulunan hâdiselerden haberdâr
olabilmektedir. Bu hakikati ifade eden âyet şöyledir: "Biz dünyaya, en
yakın semayı, yıldızlarla süsledik. Ve orayı her türlü şeytandan
koruduk. Onlar, Mele-i Âlâ'ya yükselip dinleyemezler ve her taraftan
bombardımana tutulurlar. Dinlemeye kalkıp, kulak hırsızlığı yapmaya
çalışırlarsa, kovulup atılırlar. Hem onlar için devamlı bir azap vardır.
Ne var ki, içlerinden birisi bir söz kırıntısı kapmayı başarırsa,
derhal yakıcı ve delici bir ateş, bir ışık onu kovalar." (Sâffât Sûresi,
6-10)

Bu üç farklı zümrenin, gelecek hakkında verdikleri haberler, yaptıkları
tahminler ve belli tarihlere dikkat çekmeleri, sûreten benzese de
keyfiyeten farklıdır. Peygamberlerin ve ilhama mazhar olan velilerin
gelecekten verdiği haberler, Allah tarafından bilgilendirildiklerinden
dolayı, aynı zamanda Kader Kitabı’nın varlığına birer delildir.

İnsanın akıl ve duyularıyla, hakkında doğrudan bilgi edinemeyeceği Allah
(cc), cennet, cehennem, yarın başına neyin geleceği gibi konulara
‘gayb’ denir. Kur'an'da ‘bilinmez’ denilen ve Allah'tan başkasının
bilmediği gayb, ‘mutlak gayb’dır. Yani kişinin kaderi, eceli, rızkı,
kazancı, yağmurun ne zaman yağacağı ve rahimlerde olanın durumu ile
birlikte, daha pek çok konuya ait gayb hükümleri, sadece Allah
tarafından bilinen gaybdır. Meselâ, yüzyıllardan beri Marmara Depremi’ne
sebep olmuş olan fay hattının ne zaman harekete geçirileceği bilinmeyen
gayb hükümlerindendi. Nitekim bilemedik ve 17 Ağustos 1999 günü, saat
03:02’de fay oynatıldı. Neden o geceydi, buna sebep neydi? Bu bizim için
gizlidir, gizli kalacaktır. Yapılan yorumların tamamı tahminden öte
geçmeyen şeylerdir. Hiçkimse kesin olarak, “Bu iş şundan dolayı oldu.”
diyemez.

Kur'ân-ı Kerim ve Hadîs-i Şeriflerde gayb ve gelecek
İnsanoğlu, eskiden beri gayb âlemini merak etmiş ve bu âlem hakkında
bilgi edinmek istemiştir. Bu merak ve istek, gaybdan haber verdiğini
söyleyen kâhinler, falcılar, medyumlar ve ruh çağırdığını iddia edenler
tarafından istismar edilmiştir.


Dinimize göre gaybı sadece Allah bilir. "De ki; göklerde ve yerde gaybı
Allah'tan başka bilen yoktur." (Neml Sûresi, 65). ‘Ancak Allah Tealâ'nın
emir ve yasaklarını insanlara duyurmak için içlerinden seçtiği
Peygamberler, Allah'ın bildirmesiyle (ve bildirdiği kadar) gaybe muttali
olabilirler.’ (Cin Sûresi, 26-27). O hâlde, Allah Tealâ bu bilgiyi
sadece peygamberlerine bildirdiğine ve Hz Muhammed'den (sas) sonra da
peygamber gelmeyeceğine göre Allah’ın ilhama mazhar kılmadığı, ayrıca
Kur'an'a ve sahih hadîslere dayanmadığı hâlde, ortalıkta gaybden haber
verdiğini söyleyip gezenlerin birer yalancı oldukları anlaşılmaktadır.
Elmalı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde meseleyi şöyle ele
alır: “Dilediğine mülk veren, dilediğinden mülkü alan, dilediğini üstün
kılan, dilediğini zelîl eden ‘biyedihi'l-hayr’ (hayır elinde olan)
O'dur. Ben gaybı da bilmem. Bilgim dışında bulunan Allah'ın fiil ve
bilgilerini bilirim diye iddia da etmem. Kâhinlik taslamam.’ Diğer bir
âyette de, ‘Eğer ben gaybı bilseydim, elbette çok hayır elde ederdim ve
bana kötülük dokunmazdı. Ben, sadece inanan bir kavim için bir uyarıcı
ve müjdeciyim.’ (Ârâf, 7/188) buyrulmaktadır. Şu hâlde bana: ‘O kıyamet
ne zaman?’ veya ‘Azab ne zaman?’ gibi gayba ait sorular sormanızın da
bir mânâsı yoktur. Ben size ‘bir meleğim’ de demem; bir melek olduğumu
da iddia etmem(...) Ben başka bir şeye değil, ancak bana gönderilen
vahye uyarım, ona tâbi olurum. Gayba dâir verdiğim haberler, benim
kendimden değil, Allah'tan bana gelen vahiylerdir ve Allah'ın ilmini
tebliğdir.” (Elmalılı Hamdi Yazır'ın Hak Dini Kur'ân Dili Tefsiri En'am
sûresi 50-51. âyetlerin tefsiri)

İlmî ve misâlî varlıklar; levh-i mahv ve isbat denilen yaz-boz
tahtasında, ilâhî irade, kudret ve hikmet altında haricî varlık
seviyesine çıktığından, haber kaynağı çok sağlam olsa bile, imtihan
gereği, geleceğe dâir verilen haberler temsilî ve işarî olarak
verilmekte ve hâdisenin oluş şeklinde ciddi farklılıklar ortaya
çıkabilmektedir. Çünkü Cenab-ı Hak hem hikmet, hem de merhamet ve şefkat
sâhibidir. Bu imtihan dünyasında, O'nun hikmet ve rahmeti, geleceğe
dâir gaybî şeylerin çoğunu gizlemeyi gerektirmektedir. Çünkü dünya
hayatında insanın hoşuna gitmeyen şeyler daha çoktur. Onları, olmadan
önce bilmek, insana acı ve elem verir, hayatı yaşanılmaz kılar. Onun
için Allah (cc) ölüm zamanı (ecel), kıyamet vakti gibi geleceğe ait
hâdiseleri gizlemiştir. Hatta Peygamber Efendimiz'e (sas) de, Onun
şefkatini rencide edecek ve onu incitecek şeyler açıkça ve tafsilâtıyla
gösterilmemiştir. Meselâ Efendimiz'in (sas) Hz. Aişe'ye farklı olan
sevgi ve şefkatinin rencide olmaması için, Hz. Aişe’nin Cemel Vakası'na
karışacağı kesin bir şekilde Efendimiz’e (sas) bildirilmemiştir; buna
delil, Hz. Peygamber'in (sas) hanımlarına hitaben, "Keşke o vak'ada
hanginizin bulunacağını bilseydim." demesidir. Hâdise sathî bir şekilde
kendisine bildirilmiş olacak ki; muhterem hanımlarına, “İçinizden
biriniz, mühim bir fitnenin başına geçecek ve etrafında çoklar
öldürülecektir. Ona, Hav'eb kabilesinin köpekleri havlayacaktır.”
demiştir. (Müsned, 6/25) Ayrıca Hz. Ali'ye de, “Senin ile Âişe arasında
bir hâdise olursa, 'Âişe'ye iyi davran ve selâmetle evine gönder.'
buyurmuştur.” (Müsned, 6/393)

Hazret-i Allah'ın öyle kulları vardır ki, onlar O'nun bildirdiği
kadarını bilirler. Şeyh Edebâlî'nin Osman Gazi'ye büyük bir devletin
kurucusu olacağını haber vermesi, Hacı Bayram Veli Hazretleri'nin (ks)
İstanbul'un fethinin Fatih'e nasip olacağını söylemesi, Akşemseddin
Hazretleri’nin fethin gününü Fatih’e bildirmesi, Emir Sultan
Hazretleri'nin Yıldırım Bayezid'i Timur ile savaşmaktan vazgeçirmek için
birçok gayret göstermesi, muvaffak olamayacağı yönünde ikazlar yapması,
tarihte bilinen meşhur hâdiselerdendir. “Fırat nehri altın bir dağ
üzerinden suyu çekilip açılmadıkça kıyamet kopmaz. İnsanlar onun için
harp edecek ve her yüz kişiden doksan dokuzu öldürülecek. Onlardan her
biri, 'Belki ben kurtulurum diyecektir.” "Fırat nehrinin altın
hazinelerinden bir kısmının alana çıkması yakındır. Her kim o zaman
orada bulunursa, ondan bir şey almasın." gibi kendisine bildirilen bazı
gaybî hâdiselerle ikazda bulunan Sevgili Peygamberimiz, Hidayet
Rehberimiz, Hz.Muhammed (sas), bir başka hadîslerinde gaybdan haber
vermeye kalkışan kişilere inanmanın tehlikesine şöyle işaret
buyurmaktadır: “Gayb habercisine (kâhin-falcı-medyum vs) gidip onun
dediğini doğrulayan kişi Muhammed'e gönderileni (Kur'an) inkâr etmiş
olur.” (Tirmizi, İbn Mace).

Veliler, kâhin değildir!
Allah, gönderdiği peygamberlerini insanlara tasdik ettirmek için, onlara
gelecekle ilgili bazı hâdiseleri bildirmiştir. Kur'an ve Peygamberimiz
(sas) yoluyla bize ulaşan mu’cizeler, net, berrak ve doğrudur. Bu yüzden
mu’cize ile kehaneti, peygamber ile de kâhini birbirine karıştırmamak
lâzımdır. Cenab-ı Hakk'ın bildirmesiyle, peygamber ve veliler gelecekle
ilgili haberler verebilirler. Veliler, keşfetmelerine müsaade edilen
gelecekle ilgili bilgileri örtülü biçimde ve sembolik ifadelerle anlatma
yolunu tercih etmişlerdir. Efendimiz'den (sas) sonra peygamberlik ve
vahiy yolu kapandığı için, gelecekte vuku bulacak bazı hâdiseler, yine
ilâhî kaynaklı olmak üzere, ya rüya, ya ilham yoluyla veya veliler
tarafından dile getirilmektedir. Bu yolun dışında bulunan kâhinler de
benzer iddialarda bulunmaktadır. İlham ile hiçbir alâkası olmayan, ilâhî
vâridata kapalı bu insanların, haber kaynakları, Rahmanî değil, şeytanî
sezgilerdir. Onlar ayrıca bu işi meslek edinmişlerdir. Zaten haber
kaynakları olan şeytanlar, kulak hırsızlığı ile bir şeyler kapıp
yalan-yanlış şeylerle yaldızlayarak onlara aktarmaktadır. Kâhinlerin,
medyumların ve falcıların bildikleri, mutlak gayb değil, izafî gaybdır,
hem de gayb olmaktan çıkıp uygulama alanına geçmesi için emir verilmiş
konulardır. Eskiden kâhinlik adı verilen, günümüzde medyumluk olarak
devam eden ve dinimizce yasaklanan bu meslek, felsefeden kaynaklanmakta
olup, iman zaafı olan bilgisiz ve şuursuz insanlara büyük zararlar
verebilmektedir. Bu konuda Bediüzzaman Emirdağ Lâhikası'nda aşağıdaki
notu düşer: "Evet, dinden gelmeyen, belki felsefenin hassasiyetinden
gelen ruh çağırma, hem hakikate aykırı, hem edebe aykırı bir harekettir.
Çünkü a'lâ-yı illiyyînde (cennetin en yüce yeri) ve kutsal makamlarda
olanları, aşağıların aşağısı hükmündeki masasına ve yalanların yeri olan
oyuncak tahtasına getirmek, tam bir ihanet ve hürmetsizliktir. Âdetâ
bir padişahı kulübeciğine çağırıp getirmek gibidir." (Emirdağ Lahikası,
s. 379-380). Özetle, Allah dilediğine, dilediği kadar ilim verir,
kabiliyet verir, isterse gaybın izafî olan kısmına ulaştırdığı gibi,
Levh-i Mahfuz'u da açar ve gösterir. O da, oradan görüp anlayabildiği
kadarını, kendi yorumlarını da ekleyerek anlatır ve gelecekle ilgili
konularda böylece bir haber yumağı oluşturur ve bunlar da ya kendi
ağzından, ya kaleminden veya yorumcular tarafından ekleme ve
çıkarmalarla insanlara ulaşır.

Nostradamus'un gerçek yüzü
Popüler medyada en meşhur olan kâhinlerden biri, Nostradamus'tur.
Halbuki onun iddiaları asla açık-seçik değildir. Şiirleri karmakarışık
ifadelerle doludur. Papa'nın ölümünden sonra yine bir Nostradamus modası
başlamıştır. Meselâ, onun “Centuries/Yüzyıllar” isimli eserindeki bir
dörtlüğe dayanılarak yorumlar yapılmış ve buradan Papa'nın ölümüne
işaret çıkarılmıştır.

Yaygın kanaate göre "bütün zamanların en berbat şarlatanı" olan simyacı,
astrolog ve kâhin Nostradamus, 16. yüzyılda Fransa'da yaşamıştır.
1503'te Fransa'nın güneyinde Saint-Remy de Provence kasabasında dünyaya
gelen, Michel de Nostredame, "Nostradamus" adıyla tanındı. Nostradamus,
1522'de tıp okumaya gittiği Montpellier Üniversitesi'nden üç yıllık
eğitimden sonra, mezun olarak başarılı bir doktorluk kariyeri yaptı. Tıp
fakültesinden arkadaşı Rabelais de alaycı bir dille birtakım
kehânetlerde bulunmuştur.

Nostradamus, 1556'da kehanetlerini merak eden Kraliçe Catherine de
Medici'nin de tesiriyle, Kral 2. Henry tarafından saraya çağrıldı.
Kralın özel doktoru ve aynı zamanda sarayın astrologu oldu. Dörtlü
mısralar hâlindeki yaklaşık bin kehaneti ihtiva eden on ciltlik
"Centuries" adlı eseri, “Michel de Nostradamus'un Kehanetleri” adıyla
yayımladı. 1566 yılının Haziran ayında Franciscan Manastırı’nda öldü.
Hayatı sırlarla doludur. İlgili belgelerin azlığı bir yana, kâhinin
elinden çıkmış metinler de tarihçiyi, çözümlenmesi neredeyse imkânsız,
hatta hiçbir kâideye uymayan, her yöne çekilebilecek abuk-sabuk bir
dilin karanlıklarına iter. Tarihçinin karşılaştığı diğer bir problem
ise, kâhinin eserine ilişkin olarak ortaya atılan her çeşit taklit,
uydurma ve hilekârlığın çokluğudur. Orijinal metinlerin hemen hepsi yok
olmuş ve popüler baskılar, her defasında daha fazla hayâl mahsulü, bölük
pörçük dörtlükler hâline getirilmiştir. Bu farklı baskılardan orijinal
olan hangisidir? İnsanların geleceği bilme merakından dolayı, Yüzyıllar
(Centuries) 1989'a kadar 170 baskı yapmıştır.

Nostradamus'un, hemen herkesin söyleyebileceği, her mânâya çekilmeye
müsait, fakat işaret ettiği hâdiseyi tam olarak karşılayamayacağı için
de daima bir yanı sırlı kalıyormuş intibaı veren dörtlüklerinden birisi,
Nostradamyenler (Nostradamus'u şişirip efsaneleştirenler) tarafından
sık atıf yapılarak meşhur bir kehanet hâline getirilmiştir. Fakat,
Nostradamus'un Maskesi (The Mask of Nostradamus) kitabının yazarı
Amerikalı James Randi bu dörtlüğün diğerleri gibi, olan-biten
hâdiselerle örtüşmediğini gözler önüne sermiştir. James Randi,
Nostradamus'un doğduğu ve 16 yaşına kadar yaşadığı köyü
(Saint-Rémy-de-Provence) ve çevresini adım adım dolaşmış, onun tesiri
altında kaldığı ortam ve devir ile dörtlüklerine yansıyan düşünceleri
(hatta anlamsız ifadeleri) karşılaştırmıştır. Bu arada dörtlüklerde
geçen birçok coğrafî şekil, yer ismi ve tabiat gözlemlerinin
Nostradamus'un köyünün çevresinde bulunduğunu tespit etmiştir. Şâir
ruhlu genç Nostradamus'un gezip dolaştığı, hayallere daldığı mekânlardır
buralar. Ve James Randi, Nostradamus'un, 16. yüzyıl Fransa’sında, bir
yandan şiir, kehanet ve hurafe meraklısı saray çevrelerinin zaaflarını
keşfeden uyanık şâir, diğer yandan da kâhin üretme ihtiyacındaki
çevrelerin ve genel olarak bütün bir toplumun elbirliğiyle
şekillendirdiği zorakî bir kâhin olduğu neticesine varmıştır. Bu duruma,
yukarıda sözünü ettiğimiz dörtlük ve bunun etrafında oluşturulan gerçek
dışı yakıştırmalar tipik bir örnek olarak verilebilir. Nostradamyenlere
göre Kral 2. Henry'nin ölümünü haber veren Nostradamus'un Birinci
Centuries’inin otuz beşinci dörtlüğü şu şekildedir:
"İhtiyar, genç aslana binecek
Savaş alanında tekil düelloda
Altın kafeste gözlerini oyacak
Gözün biri yitecek, sonra ölüm, zalim ölüm."


Şimdi de vuku bulan hâdiselere bakalım: 1559 yılı yazında, Paris aynı
anda iki büyük evlilik törenine şahit oluyordu. Bunlardan biri, Kral 2.
Henry'nin kızı Elizabeth ile İspanya Kralı 2. Philippe'in, diğeri ise,
Henry'nin kız kardeşi Marguerite ile Savoie Dükü'nün düğünleriydi.
Kutlama şenliklerinin kapanışı için saray, Saint-Antoine Caddesi’nde
(şimdiki Vosges Meydanı) bir turnuva düzenlemişti. Son bir oyunda Kral
2. Henry ile Montgomery Kontu karşı karşıya geldi. Kontun fırlattığı
mızrak, çarptığı yerde kırıldıktan sonra Henry'nin kafatasına saplandı
ve Kral on gün sonra korkunç acılar içinde hayatını kaybetti. Bu, bu tip
turnuvalarda rastlanan bir kazaydı. Nostradamyenler ise, yukarıdaki
dörtlükte bu kaza haberini görmek istediler. Fakat James Randi'nin
tespitiyle, dörtlükteki tarifler gerçek hayattaki duruma uymuyordu. Kral
ile Kont arasındaki yaş farkı sadece birkaç yıldı. Yani genç ve yaşlı
nitelemelerini gerektiren bir durum yoktu. Kral, savaş alanında
öldürülmedi (şiirde geçen Lâtince bellum kelimesi, savaş anlamına
gelmektedir). Söz konusu olan, bugünün spor müsabakaları arasında
sayılabilecek bir turnuvaydı. ‘Altın kafes’ deyimi hiçbir mânâ ifade
etmemektedir. Zırhlar ve koruyucu kasklar, kral için bile imâl edilse,
asla altından yapılmıyordu. Bunun için çok yumuşak bir metal
kullanılıyordu. Aslan ise, hiçbir zaman Fransa krallarının amblemi
olmamıştı. Nostradamyenler, dörtlüğün son mısraında geçen "classes"
kelimesini, Yunanca'daki klâsis (kırık, yara) olarak anlamak
istemişlerdir. Fakat Nostradamus Lâtince öğrenmişti, Yunanca değil; eğer
"classes" kelimesine antik bir anlam vermek isteseydi, Lâtince
"flottes" (donanmalar) kelimesine müracaat ederdi. Dolayısıyla, ne mânâ
bütünlüğü, ne de kullanılan kelimeler açısından kehanete konu edilecek
bir özellik taşımayan bu dörtlük de Nostradamyenlerin elinde, belki
şâirinin bile aklına gelmeyen hâdiselerin habercisi bir malzeme hâlini
almıştı. Matbaa Fransa'ya geleli yarım asır kadar bir zaman olmuştu.
James Randi'ye göre, gözlem, hayal ve ifade gücüne sahip, kâbiliyetli
bir söz ustası olan Nostradamus, dörtlüklerinin, çoğaltılıp yayılan
edebî çalışmalar arasına girmesi, tanınması ve aranan bir kitap olması
için de elinden gelen gayreti göstermişti (Rouzé & Ziegler, 1992).

Nostradamus'un dörtlüklerini kehanet olarak görüp, birçoğunu tekellüflü
(zorlamalı) olarak yorumlayanlara göre bazı kehanet örnekleri şunlardır:
2000'lerde, Avrupa ile İtalya arasında savaş; Chiren'in birliklerin
başına gelmesi ve Avrupa ordusunun savaşı kazanması. 2020 yılında,
atomik bir saldırı Roma'da taş üzerinde taş kalmaması (atom kelimesini
kendisi kullanmadığı hâlde). 2050 yılında, iki Almanya'nın birleşmesi ve
yerküre üzerinde 57 yıl süreyle barışın hâkim olması. Ayrıca,
Nostradamus'un büyük bir kâhin olarak tanınıp herkesçe kabul edilmesi.
2076 yılında, bir ihtimal, Avrupa ile Asya/Afrika ülkeleri arasında 4.
Dünya Savaşı'nın çıkması. Savaşın 25 yıl sürmesi ve bitiminde yarı
yarıya çöle dönmüş bir dünya bırakması. 2106 yılında, 4. Dünya
Savaşı'nın sona ermesi ve 1.000 yıllık barış döneminin başlaması. Bugün
için düşünülmesi bile zor olan olağanüstü buluş ve gelişmelerin ortaya
çıkması. Yüksek bir hayat düzeyi. 3750 yılında, yeni bir savaş ve o güne
değin yaşanmamış ölçüde bir korku dalgası. 3797 yılında, son günün
gelip çatması ve yeryüzü ile gökyüzünün yepyeni bir çevreye bürünmesi.
İnsanoğlunun ölümsüzlüğe erişmesi. Her türlü kötülüğün, bir daha geri
gelmemek üzere saf dışı edilmesi ve ölümün ölümsüzlüğe dönüşmesi. Üçüncü
Dünya Savaşı 2076'da, dördüncüsü ise 2106'da çıkacak. Dördüncü Dünya
Savaşı sonrasında bin yıllık ‘barış çağı’ yaşanacak. Hayat 3797 yılında
sona erecek. Nostradamus'a göre sadece insanlık bitecek, dünya hiç yok
olmayacak.

Belli ki Nostradamus, eserini genel bir takım söylemler, metaforik
dizeler hâlinde vermiş ve her duruma, her hâdiseye uydurulabilir
yuvarlak lâflar etmiş. Büyük bir hâdise olduğunda da aklı evvel
birileri, Nostradamus'un kutsal(!) metinlerini yaprak yaprak karıştırıp
bu hâdiselere uygun bir dörtlük bulmuş (ve buluyor).

Nostradamus'un "Yüzyıllar" isimli eserindeki bir dörtlüğü:
"Tanrı’nın şehrinde büyük bir gümbürtü kopacak
Çıkacak kaos, iki kardeşi helâk edecek
Güçlü kale zorluklara tahammül ederken, yüce lider dayanamayacak
Büyük şehir yandığı sırada, büyük savaşların üçüncüsü patlayacak."


Bu dörtlükleri yorumlayanlar diyorlar ki: Şiirde geçen "Tanrı'nın şehri"
New York'tur. "Helâk olan iki kardeş" 11 Eylül saldırısına maruz kalan
İkiz Kule’lerdir. "Güçlü kale" Pentagon'dur. "Yüce lider" Amerika'dır.

P. Whitmure göre, "Astroloji ve buna dayalı kâhinlik, hem geçmişte hem
de günümüzde bâtıl inançların en derin olanıdır." Nostradamus'un 946
kehânetinden ancak 70 tanesi, zorlayarak, meydana gelen hâdiselere bir
dereceye kadar uydurulmuştur. Bunların da ekseriyeti hemen herkesin her
şeyle irtibatlandırabileceği, gerçekleşmesi muhtemel hâdiselerdir.
Nostradamus, kötü niyetli bazı kişilerce şişirilmiş basit bir
şarlatandır. İşin garip tarafı: Allah, âhiret ve kader gibi bedihî
hakikatlere inanmakta güçlük çekenlerin, bu tür fırsatçıların saçma
sapan sözlerine kolayca inanmalarıdır. Nostradamus gibilerin en iyi
dostu, yalanları unutturan zamandır. Meselâ, "falan tarihte, filan adam
öldürülecek" derler. Adam gerçekten öldürülürse, bu iyi reklâm olur ve
çok uzun süre unutulmaz. Hâdise gerçekleşmediği takdirde, bu yalan kısa
sürede unutulur gider. Nostradamus, kehânetlerinde "mukaddes yazıları
rehber tutup, astonomik hesaplarla sonuca gittiğini" itiraf etmektedir.
Bu mesele araştırıldığında onun, “Muhyiddin-i Arabî”nin eserlerinden de
bazı haberleri aşırdığını görüyoruz. O büyük velînin geleceğe dâir
çeşitli işaretlerini, kendi kafasına göre yorumlamak, Nostradamus’a
lâyık bir sahtekârlıktır.

Charles Ward'e göre; “O, bilmecelerle konuşan biridir. Sathî bir
Hıristiyan, samimi bir putperesttir. Önceden yakılacağını haber verdiği
Pouzin şehrini kendisi yakmıştır!” Nostradamus belirsiz, çift mânâlı,
her tevile açık sözler söylemekte ustadır. Bernard Capp'ın tespitine
göre o, sözlerini dramatik bir belirsizliğe büründürmekte mâhirdi. Bu
yüzden de kehânetleri çağımıza kadar canlı(!) tutuldu. Araştırmacı James
Laver'in Nostradamus hakkında yaptığı araştırma raporundaki ifadeleri
daha da enteresandır: "Yazıları, şiir ve edebiyat kaidelerine uymaz;
düzensizdir ve uydurulmuş kelimelerle dolu birer lâf yığınıdır.
Şiirlerinden doğru dürüst bir mânâ çıkarmak mümkün değildir. Sözlerinin
çoğu anlamsız bir kelime yığınıdır." Kehanetleriyle ilgili yorumların
hepsini kritiğe tâbi tutsak pek sağlam bir şey ortada kalmaz. Veya
başkaları başka, hem de hiç alâkası olmayan yorum ve yakıştırmalar
yapabilir. Nitekim bir Türk gazeteci ve yazarı yukarıdaki dörtlük
hakkında şunları söylemiştir: "Şimdi gelin Nostradamus'un aynı şiirini
2000'lerin Türkiye'sine uyarlayalım, daha doğrusu canımızın istediği
gibi şerhedelim; '2000'de yapılacak olan genel seçimler, Allah
tarafından korunan şehirde, yani evliyaların en büyüklerinden olan Hacı
Bayram Veli'nin yattığı Ankara'da büyük bir gümbürtü kopartacak, iktidar
el değiştirecek. Siyasî görüşleri aynı olmasına rağmen bir türlü
biraraya gelemeyen düşman kardeşler, M.Y. ve T.Ç. silinip gidecekler.
Kale gibi güçlü olan devlet bu gümbürtüye dayanacak, ama yüce lider S.
D.'nin bütün ümitleri suya düşecek ve siyaset sahnesini terk edecek...’
Nostradamus'un şiirinin ilk üç mısraını böyle yorumladıktan sonra ‘Büyük
şehirde bir yangın çıkacak ve bu yangının hemen ardından Üçüncü Dünya
Savaşı patlayacak’ dediği satıra da istediğiniz mânâyı verebilir, yani
uydurabilirsiniz.” (Murat Bardakçı, Hürriyet gazetesi).

Velâyet hakikatine misâl: Müştak Dede
1759'da Bitlis'te doğan Müştak Dede'nin asıl ismi, Peygamber
Efendimiz'in (sas) ismine hürmeten konmuş olan Muhammed Mustafa'dır.
Kendisi medrese tahsili görmüş, daha sonra Şems-i Bitlisî'nin yanında
tahsiline devam etmiştir. Ayrıca Hacı Hasan Şirvânî'nin yanında da
eğitim görüp mutasavvıf bir şâir olarak yetişen Müştak Dede, sürekli
seyahatler etmiştir. 1847'de basılan divanında, rumuz ve işaretler
vardır. Gerçek bir veli ve sûfî olan Müştak Dede'nin divanından
Ankara'nın başşehir olacağına dâir şiir, olmuş olacak her şeyin Allah'ın
katında ilim nev'inden yazıldığına (kaderin varlığına) açık bir
delildir. Müştak Dede'nin divanı, Allah'ın velilerin kalbine ve
zihinlerine değişik vasıtalarla (sünuhat, tüluat, sezgi, ilham, altıncı
his, rüya vb) ulaştırdığı kaderî plânda ilmî varlıkları olan, ama haricî
varlık elbisesi giymemiş geleceğe dâir hâdiseleri istediği takdirde,
izin verdiği ölçülerde ulaştırdığına dâir binlerce misalden biridir.
Müştak Dede'nin geleceğe dâir haberleri, Nostradamus'un haberleriyle
kıyaslanmayacak kadar açık ve nettir. Meselâ Müştak Dede, daha başşehir
olmadan yüz sene önce, hiç yoruma gerek kalmadan, üsûlüne uygun olarak,
ama ehlinin anlayacağı şekilde Ankara'nın, İstanbul gibi başşehir
olacağını haber vermiştir. Bu şiir, İstanbul'da Takvim hâne-i Âmire'de,
Hicri 1268 senesinde taş basma olarak basılan divanın 29. sayfasında
mevcuttur:
1. Me'vâ-yı nâzenîne ki(m) "Elf" olursa "Efser" Elif=A
2. Lâbût olur o me'vâ İslambol ile hemser
3. "Nun ve Kalem" başından alınsa "Nun"u Yunus, Nun=N
4. Aldıkça harf-i diğer olur bu remz azhar.
5. Miftah-ı Sûre-i Kaf serhadd-i Kaf tâ "Kaf" Kaf=K
6. Munzam olunmak ister "Ra"yı Resul-i Peygamber Ra=R
7. Hâ-yı hû ile âhir maksud oldu zâhir Hû=H
8. Beyt-i Veliyyu'l-Ekrem Elhâc Abd-i Ekber
9. Ey Pâdişah-ı Fahham Sultan Hacı Bayram
10. Ruhundan ister ikram Müştak-ı abd-i çâker.

* Bu şiirin 1, 3, 5, 6 ve 7. mısraları "elif", "nun", "kaf", "ra" ve
"he" ile, yani aslî harflerle Osmanlıca yazılışa uygun olarak Ankara'yı,
* İkinci mısra, rumuzlu olarak haber verilen bu şehrin başşehir olacağını,
* Yedinci mısra, bu oluşun "Hâ-yı hû" ile yani İstiklâl Savaşı'na işaretle, gürültü ve patırtı ile vuku bulacağını,
* Birinci mısra, bunun ebced hesabı ile 341 tutan Efser'e "Elf" yani bin
ilâve olunmak suretiyle 1341’de vukua geleceğini göstermektedir.
* İkinci mısrada İstanbul ile hemser=başabaş olacağı bildirilen şehrin
Ankara olduğu, birinci mısradaki “Me'vâ-yı nâzenin” kelimeleriyle 8 ve
9. mısralardaki ifadelerle de açıklanmış bulunmaktadır. Zîrâ Bayram
Veli'nin türbesi Ankara'dadır.

Hakikaten ‘Düstur’un 5. cildinin, 381. sayfasında Ankara'nın başşehir
olarak kabulüne dâir 27 sayılı umûmî heyet kararı 13.10.1339 Rumî tarihi
taşımakta. Bu tarih ise, Hicri 1341 senesine tekabul etmektedir.

Aslında 3. beytteki "Nun ve kalem... başından alınsa "Nun"u Yusuf",
ifadesinde Yunus Emre gibi dervişlerin başlarına koydukları “Nûn”ların
da daha sonra Tekkelerin kapanmasıyla başlarından alınacağına, o
kıyafetlerin de kaldırılacağına bir işaret vardır.

Fakat Müştak Dede bir kâhin değil; bir velidir. Büyücülükle de asla alâkası yoktur.

Konuyu Peygamberimiz'in (sas) bir hadîs-i şerifi ile noktalayalım: "Bütün müneccimler (kâhinler) yalancıdır."
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin "eş-Şeceretü'n-Nu'mâniyye" İsimli Eserindeki İşare--Muştak Baba
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
KUTLU FORUM :: İslami ilimler ve dini kültür :: KÜRSÜ-Video Sohbetleri-Yazıları-
Buraya geçin: