KUTLU FORUM

Bilgi ve Paylaşım Platformuna Hoş Geldiniz
 
AnasayfaKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Tasarrufu Devam eDEN zATLAR- Tasarrufun devam etmesi ne demektir?

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
@bdulKadir
Adminstratör
avatar

Mesaj Sayısı : 6380
Rep Gücü : 10014422
Rep Puanı : 97
Kayıt tarihi : 17/03/09
Yaş : 54
Nerden : İzmir

MesajKonu: Tasarrufu Devam eDEN zATLAR- Tasarrufun devam etmesi ne demektir?    C.tesi Ekim 15, 2011 11:50 am

- Abdulkadir Geylani (k.s)
- Şeyh Hayat b. Kays el-Harrani (k.s)
- Şeyh Harakani (k.s)
- Şeyh Akil el-Menbici -ukayli münci-(k.s)(menbuci-
hz.menci-hz.menbici'nin kaynaklarda geçen diğer ismi hz.menci'dir.üstadımızın
lafıyla kesiştirecek olursak maruf-u kerhi hazretleri olarak ismi
zikredilen velinin şeyh harakani veya şeyh menbici olması
muhtemeldir...zayıf bir ihtimal ahmet bin hanbel'in diğer bir isminin de şeyh menbici veya şeyh menci olmasıdır.)



<blockquote class="postcontent restore ">
Seyyidina Ebul Hasan-i Şazili...
inanmazsanız,günlük evradını vereyim...düzenli okuyun...kendiniz anlayın...
imam Abdulvehhab Şarani der ki : Allah,her üstadın
sırrını,yardımını,himmetini o üstadın günlük evradına yerleştirir...onun
için evradını terk eden şakird,üstadıyla olan bağını koparır...

</blockquote>





İmamı Rabbani
imamı gazzal

Bazıları, Hazreti Âdem'den bu yana gelip geçen kutbu'l-vücûdların
isimlerini tasrih etmişler ise de, bu mülâhaza fazla hüsnükabul
görmemiştir. Ekseriyetin ittifak ettiği bir husus varsa, o da, hangi
devirde olursa olsun kutbu'l-vücûdun "Abdullah" ve "Abdulcâmi" unvanıyla
yâd edilmesidir. Aslında, ebdâl, nücebâ, nükebâ, evtâd, ve kutupla
alâkalı bütün bu konularda Hazreti Sâhib-i Şeriat'tan herhangi bir şey
sâdır olmamıştır. Bütün bu tasnifler keşfe, müşâhedeye
dayandırılmaktadır. Bu açıdan da, çerçevenin daha geniş, daha dar ve
daha farklı olabileceği ihtimalden uzak tutulmamalıdır. Her şeyin
doğrusunu Allah bilir ve bize de:
رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا إِنْ نَسِينَا أَوْ أَخْطَأْنَا رَبَّنَا
فَاغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَكَفِّرْ عَنَّا سَيِّئَاتِنَا وَتَوَفَّنَا
مَعَ الاَبْرَارِ demek düşer.



Şaban DÖĞEN
Üstadın tasarrufu devam ediyor

“Merhum Ali Uçar, Van Çoravanis’te on, on beş öğrenciyle okuma programı
yapıyordu. Yanına uğrayıp bir iki gün kalayım dedim. Beni görünce çok
sevindi. Ancak onu üzüntülü gördüm. Sebebini sordum, o da anlattı:
“Hafız Ağabey, iki gün önce hafızalardan silinemeyecek müthiş bir olay
yaşadık. Olayın şokunu hâlâ üzerimizden atabilmiş değiliz. Dün değil
evvelki gece kurşun sesleriyle uyandık. Sanki imha edilmek üzere cephede
basılmış şehit adayları gibiydik. İnanın İsmail Ağabey, ‘gibisi’ bile
fazla. Eğer kaderde yağlı kurşunlarla şehit olmak varsa, o, bu geceden
başka zaman olamazdı her halde. Ölüm, kapıda değil, odanın içinde kol
geziyordu. “Duvarlara çarpan kurşunlar, yavaş yavaş yanımıza düşüyordu.
Feleğimiz şaşmıştı, ne olduğunu bilememiştik. PKK’lılar, bizi yok etmek
için yapmışlar bu saldırıyı.
“Bir ara kurşun sesleri kesilince onlar duyacak şekilde bağırdım:
‘Buraya kitap okumak için geldik, elimizde silâh yok. Yakına gelmeniz,
yüz yüze görüşmemiz daha uygun olacak.’
“Silâhlı üç kişi, elleri tetikte, namlular bize dönük olarak yavaş yavaş
yanımıza geldiler. Her an tetikler çekilebilir, namlular
patlayabilirdi. Ben onlara Nur talebesi olduğumuzu, buraya kitap okumak
için geldiğimizi, Bediüzzaman’ın da onların hemşehrisi olduğunu, dinden
imandan kimseye zarar gelmeyeceğini, başkasına zarar vermeyeceğimizi
anlattım.
“Bediüzzaman’ın da yaz aylarında gelip burada kitap okuduğunu, bunun
için burayı tercih ettiğimizi söyledim. Biz anlatırken biraz uzakta
pusuda olan arkadaşları, yanımızdakileri iki de bir çağırıyorlardı. Ben
bir an etrafıma baktım, bir de ne göreyim, Üstad sağımda ayakta duruyor.
Tekrar tekrar baktım, evet Üstad sağımda ayakta duruyordu. Aldığım
maddî ve mânevî kuvvetle konuşmalarıma devam ettim.
“Silâhlı üç kişi, çağıran arkadaşlarının yanına gitmedikleri gibi,
üstelik mevzideki arkadaşları çıkıp çıkıp bizim yanımıza geliyorlardı.
Bu ara mumları yakarak çay suyu koyduk. Yaklaşık iki saat kadar
konuştum. Onların hepsi de karşıma geçmiş dinliyorlardı. Ben
konuşmalarımda, bütün insanlığın, Türkiye’nin ve Doğu’nun nasıl
kurtulması gerektiğini, İslâmın bizi kardeş yaptığını, imanın ne derece
büyük bir kuvvet olduğunu anlattım. Çay içerken bile anlatıyordum. Onlar
kalkıp gittiğinde vakit sabaha yakındı.” Bu hatırayı 27.6.1986
tarihinde, Doğu hizmetlerinde çok zaman Ali Uçar’la beraber olan Hafız
İsmail Kalper, değerli dostumuz Fuat Yapalak’a anlatmış.


*
**********************

Ben Üstadımdan işittim ki: Hazret-i Mevlânâ
Hindistan'dan tarik-i Nakşîyi getirdiği vakit, Bağdat dairesi Şâh-ı
Geylânî'nin ba'del-memat hayatta olduğu gibi, taht-ı tasarrufunda idi.


Hazret-i Mevlânâ'nın mânen tasarrufu, bidâyeten câ-yı kabul göremedi.

Şâh-ı Nakşibend ile İmam-ı Rabbânî'nin ruhaniyetleri Bağdat'a gelip
Şâh-ı Geylânî'nin ziyaretine giderek rica etmişler ki, "Mevlânâ Hâlid
senin evlâdındır, kabul et." Şâh-ı Geylânî, onların iltimaslarını kabul
ederek Mevlânâ Hâlid'i kabul etmiş. Ondan sonra Mevlânâ Hâlid birden
parlamış.

Bu vakıa, ehl-i keşifçe vâki ve meşhud olmuştur. O hadise-i ruhaniyeyi, o
zaman ehl-i velâyetin bir kısmı müşahede etmiş, bazı da rüyayla
görmüşler. Üstadımın sözü burada hitam buldu.(Şamlı Hafız Tevfi
-Barla Lahikası)


****************
Akşemseddin-i Veli hazretleri buyuruyor ki:
Tasarruf ehlidir ruh-u veli, dü cihanda,
Deme bu ölüdür, nasıl derde derman ola,
Ruh şimşir-i Hüdadır ten kılıf olmuş ona,
Dahi alâ kâr eder, bir tığ ki, üryan ola.
(Mecmuat-ül cevahir)

Yani deniyor ki:
Evliyanın ruhu, iş yapar iki cihanda,
Deme, bu ölüdür, nasıl olur derde deva,
Ruhu, Hakkın kılıcı, vücut kılıftır ona,
Kınından çıkan kılıç tesirli olur daha.

*****
Tasarrufun devam etmesi ne demektir?


Peygamberimiz (asm) vefat edeli asırlar geçmesine rağmen, bütün
ümmetini nasıl tanıyacak. Yıllar evvel vefat etmiş evliyalar nasıl
olurda bu gün bizlere yardımcı olabilir?


“Tasarrufun devam etmesi ne demektir? Öldükten sonra her
şey bitmez mi. Tasarrufu devam eden evliyâ var mı? Meselâ, Abdülkadir-i
Geylânî’nin (ks) tasarrufu devam ediyor mu? Bu konu için Kur’ân’dan veya
sünnetten delil gösterilebilir mi?”

Konuyu birkaç yönüyle ele almakta fayda var:
1-
Evliyânın tasarrufunun devam edip etmemesi konusu tamamen gayb alanına
giriyor. Bu alan, eşyanın görünen değil; görünmeyen iç yüzü ile ilgili
bir alandır.
2- Eşyanın iç yüzü, her zaman delil ile gösterilebilecek
cinsten bir seyir izlemez. Çünkü melekûttur. Çünkü ledünnî alandır.
Çünkü bize kapalıdır. Dışyüz olaylarını delillerle hükme bağlayan
Şeriat, eşyanın iç yüzünün seyri hakkında çok kesin delillerle
kavranabilecek bilgi vermez. Çünkü amel bakımından bizimle doğrudan
ilgili bir alan değildir. Ancak Şerîât, işâretlerle, remizlerle,
keşiflerle, müşâhedelerle ve kerâmetlerle görülebilecek ölçüde içyüz
kapısını açık bırakır. Ne var ki, bu açık kapıdan herkes giremez.
Şüphesiz keşif ve müşâhedeler sonucunda ulaşılan bilgiler, âyet ve
hadislerin ruhuna ters düşmemelidir.
3- Kur’ân, varlıkların dış
yüzüne hâkim bir şeriat sahibi olan Hazret-i Mûsâ (as) ile varlıkların
içyüz bilgisine sahip Hazret-i Hızır (as) arasında geçen bir yolculuktan
ve yolculuk esnasında geçen olaylardan bahsederek; içyüz bilgisinin
kapısını Müslümanlara aralar. Fakat bu kapı tenkit ile, şüphe ile,
itiraz ile, tartışma ile, delil öncelikli bir arayışla açılmaz. İçyüzde
yürümek için itimad, teslimiyet, bağlılık ve sadâkat lâzımdır.
4-
Öldükten sonra tasarrufun devam etmesi: Tasarruf sahibinin kendisi ölmüş
olsa da, Allah’ın izniyle dünyevî olaylarla ilgi ve irtibatını devam
ettirmesi ve Allah’ın inâyetiyle Allah’ın dilediği kadar hayra
yönlendirmelerde bulunabilme yetkisine sahip olması demektir. Bu bir tür
gaybî yardımdır. Fakat her şey âdetullah ve teklif sırrı prensipleri
çerçevesinde cereyan eder.
Tasarrufta:
I- Allah’ın izni, rızâsı, emri, irâdesi, inâyeti, rahmeti ve kudreti esastır.
II-
Tasarruf sahibinin kendi kişisel irâdesi ile değil; Allah’ın irâdesine
boyun eğerek hareket ettiği ve tasarrufta bulunduğu göz ardı edilmez.
III- Hiçbir tasarruf;
a) Tevhid inancını zedeleyecek biçimde algılanmaz,
b) Âdetullaha aykırı olacak şekilde gerçekleşmez,
c) Teklif sırrını ihlâl edecek derecede abartılmaz.
d) Kişiselleştirilmez. Yani Cenâb-ı Hakkın emir ve irâdesini yok sayıp, kula mal edilmez.
5-
Tasarrufun yukarıdaki şartlarda halk arasında çok sık kullanımı da
vâkidir. Meselâ insanların, bir darlık esnasında söyledikleri “Kul
daralmayınca Hızır yetişmez” sözünde Hazret-i Hızır’ın tasarrufuna vurgu
vardır.
6- Gaybî yardımın örnekleri Kur’ân’da vardır. Meselâ:
*
Bedir savaşında üç bin meleğin Ashab-ı kirâma Allah adına yardım ettiği
Kur’ân’da zikredilir. Bu, düşmanın üçte bir gücüne ancak sahip olan
Bedir ashabının galip gelmeleri için Allah’ın izniyle ve emriyle
Meleklerin kullandıkları bir tasarruftan (savaşın seyrini hayra
yönlendirmekten) başka bir şey değildir.
* Kur’ân, peygamberlerin
mahşerde, ümmetleri hakkında birer şâhit olarak getirileceğini,
Peygamber Efendimizin de (asm) hepsine şâhit kılınacağını bildirir.
*
Yine Kur’ân Peygamber Efendimizin (asm) “hakîkî bir şâhit, gerçek bir
müjdeci ve ciddî bir uyarıcı” olarak gönderildiğini kaydeder. Müzemmil
Sûresinde, nasıl Fir’avun’a bir elçi gönderilmiş idiyse, bize de
hakkımızda şâhitlik edecek bir Peygamber gönderildiği bildirilir.
Bilindiği
gibi şâhit olmak; müşâhede etmek, izlemek, görmek, tanıklık etmek,
haberdâr olmak demektir. Öldükten sonra herşey bitmiş olsa idi eğer,
peygamberlerin ümmetleri hakkında böylesine “gerçek tanıklık”
yapmalarına imkân kalır mıydı? Çünkü bu durumda yalnız kendi çağlarında
yaşayanlardan ve kendi zamanlarındaki inananlardan haberdar
olabilecekler; kendilerinden sonra gelen ümmetten bîhaber olacaklardı.
Oysa âyetlerden, peygamberlerin ümmetleri hakkındaki şâhitliklerinin,
ümmetlerinden tek bir fert kalıncaya kadar sürdürdükleri
anlaşılmaktadır. Her peygamber kendi zamanında yaşamış olsun olmasın;
kendi ümmetinden haberdardır, ümmetinin kötülükleri aleyhinde ve
iyilikleri lehinde şahittir ve ümmeti üzerinde tasarruf sahibidir.
Binâenaleyh,
üzerimizde çok müşfik ve bize çok düşkün bir Peygamberin (asm) bizimle
“gerçek tanıklık” derecesinde yakın ilgisi olduğunun Kur’ân’daki beyanı,
tasarrufunun üzerimizde kıyâmete kadar devam ettiğinin de ifâdesidir.
Kur’ân,
mü’minleri de insanlar hakkında “şahitler” olarak vasıflandırır. Kur’ân
bazı insanlara “şâhit” sıfatını vermekle, “Peygamberlerin vârisleri
olan” ve “ilimde söz sahibi olan” âlimleri diğer insanların önüne
çıkarmış olur. Demek âlimler, Allah’ın izin ve emrine bağlı olarak
peygamberlerin ilimlerine vâris oldukları gibi, Allah’ın dilediği kadar,
peygamberlerin yetkilerine de vâristirler. Yani insanlar üzerinde
şâhitlik yaptıkları gibi, Allah’ın izniyle tasarrufta bulunurlar ve
Allah dilerse şefaat ederler.
7- Bilindiği gibi; Kur’ân bizi,
öldüğünde “diri kalan” bir zümrenin varlığından da haberdâr etmiştir.
Kur’ân’a göre, Allah yolunda öldürülenler “ölü” değillerdir. Onlar
diridirler. Fakat biz hissetmiyoruz.
Yine Kur’ân’a göre, bu dünya
hayatı sadece bir oyun ve eğlenceden ibârettir. Asıl hayat ise âhiret
hayatıdır. Âhiret hayatı bütün varlığıyla ve bütün benliğiyle capcanlı
bir hayattır. Bedîüzzaman Hazretlerine göre bu âyet, hakîkî hayatın
âhiret âlemindeki hayat olduğunu; âhiret âleminde cansız hiçbir maddenin
bulunmadığını, orada hiçbir zerrenin ölü olmadığını îlân etmektedir.
8-
Başta peygamberler olmak üzere bir kısım Allah dostlarının, Allah’ın
vazifeli kıldığı âlimlerin ve şehitlerin öldükten sonra tasarruflarının
devam etmesi demek, Allah’ın şahit kıldığı kimselerin, dipdiri âhiret
hayatına geçtiklerinde de, oyun ve eğlenceden ibâret olan dünya
hayatında “hayra kılavuzluk etme ve yönlendirme” yetkilerini
sürdürmeleri demektir.
Nitekim Bedîüzzaman Hazretleri, bir mektubunda
şöyle der: “Gavs-ı Âzam gibi, memattan (öldükten) sonra hayat-ı
Hızırî’ye yakın bir nevî hayata mazhar olan evliyalar vardır. Gavs’ın
hususî İsm-i Âzamı, ‘Yâ Hayy’ olduğu sırrıyla, sair ehl-i kuburdan fazla
hayata mazhar olduğu gibi, gayet meşhur Mâruf-u Kerhî denilen bir
kutb-u âzam ve Şeyh Hayâtü’l-Harrânî denilen bir kutb-u azîm, Hazret-i
Gavs’tan sonra mematları hayatları gibidir. Beyne’l-evliya (evliya
arasında) meşhur olmuştur.”
Yine Bedîüzzaman Hazretleri, şehitlerin
efendisi olan Hazret-i Hamzâ’nın (ra) kendisine sığınan kimseleri
Allah’ın izniyle muhafaza ettiğini ve dünyevî işlerini gördüğünü, ölümle
melekût âlemine ve ruhlar âlemine geçmiş insanların bizimle alâkadar
olduklarını, bizim duâlarımızın ve mânevî hediyelerimizin onlara
gittiğini, onların da nurânî feyizlerinin bizlere geldiğini, onlarla
aramızda “mânevî âlemdeki mânevî havada çok mânevî elektrikler ve mânevî
radyolar” bulunduğunu, fakat nuranî feyizlerin tenkit ve itirazla
hissedilmeyeceğini ve kaçacağını; Peygamber Efendimiz’in (asm) Hazret-i
Hasan’ın (ra) başını öpmesinde, Hazret-i Hasan’ın (ra) mübârek neslinden
gelen Gavs-ı Azam Şeyh Geylânî gibi çok mehdî-misal peygamber
vârislerinin de hissedâr olduklarını; yine Peygamber Efendimizin (asm)
Hazret-i Hüseyin’e (ra) karşı fevkalâde ehemmiyet göstermekle, Hazret-i
Hüseyin’in (ra) nurânî silsilesinden olan Zeynelâbidin, Câfer-i Sâdık
gibi mehdî-misal Peygamber vârislerini ehemmiyetle kucaklamış
bulunduğunu kaydeder.
Bu tasarruf silsilesinin bir devamı olarak;
Bedîüzzaman Hazretleri küçüklüğünden beri Abdülkadir Geylânî’nin (ks)
ilgi ve yardımına mazhar olmuş, ve Peygamber Efendimizin (asm) kudsî
tasarrufu altında istihdam edilmiştir; Mevlânâ Hâlid Bağdâdî de Bağdad
dâiresinde Şâh-ı Nakşibend ve İmam-ı Rabbânî’den sonra Şâh-ı Geylânî’nin
tasarrufu altında irşad hizmetlerinde bulunmuştur.
Binâenaleyh,
tasarruf meselesi abartılmamak şartıyla tevhid inancına aykırı değil;
tamamen Cenâb-ı Hakka ait bir rahmet tecellîsinden ibârettir.
Hidâyet
edici Cenâb-ı Allah’tır. Gerçek tasarruf sahibi Cenâb-ı Allah’tır.
Allah’ın rızâsına ulaşmış peygamberler, âlimler, şehitler ve Allah
dostları ise ancak Cenâb-ı Hakkın izni çerçevesinde bu yetkiyi
kullanırlar.
Süleyman KÖSMENE


***************

"Ey daire-i esbabdan zuhur eden işleri, hadiseleri esbaba isnad eden
gafil, cahil! Mal sahibi zannettiğin esbab, mal sahibi değillerdir. Asıl
mal sahibi, onların arkasında iş gören kudret-i ezeliyedir. Onlar,
ancak o kudretten gelen hakikî tesirleri ilân ve neşretmekle
muvazzaftırlar. Demek, daire-i esbab, hükûmetin kalem dairesi
hükmündedir ki, yukarıdan gelen emirlerin tebliğatı o daireden
yapılıyor. Çünkü, izzet ve azamet perdeyi iktizâ eder; tevhid ve celâl
dahi şirketi reddeder, tesiri esbaba vermiyor."(Mesnevi-i Nuriye)

**************

Ey esbab-perest gafil! Esbab bir perdedir;
çünkü izzet ve azamet öyle ister. Fakat iş gören, kudret-i
Samedâniyedir; çünkü tevhid ve celâl öyle ister ve istiklâli iktiza
eder. Sultan-ı Ezelînin memurları, saltanat-ı Rububiyetin icraatçıları
değillerdir. Belki o saltanatın dellâllarıdırlar ve o Rububiyetin
temâşâger nazırlarıdırlar. Ve o memurlar, o vasıtalar kudretin izzetini,
Rububiyetin haşmetini izhar içindir, tâ umur-u hasise ile kudretin
mübaşereti görünmesin. Acz-âlûd, fakr-pîşe olan insanî bir sultan gibi,
acz ve ihtiyaç için memurları şerik ittihaz etmiş değildir.
Demek esbab vaz edilmiş, tâ aklın nazar-ı zahirîsine karşı kudretin
izzeti muhafaza edilsin. Zira, aynanın iki veçhi gibi, herşeyin bir mülk ciheti var ki, aynanın mülevven yüzüne benzer; muhtelif renklere ve hâlâta medar olabilir. Biri melekût'tur
ki, aynanın parlak yüzüne benzer. Mülk ve zahir veçhinde, kudret-i
Samedâniyenin izzetine ve kemâline münâfi hâlât vardır. Esbab, o hâlâta
hem merci, hem medar olmak için vaz edilmişler. Fakat melekûtiyet ve
hakikat cânibinde herşey şeffaftır, güzeldir, kudretin bizzat
mübaşeretine münasiptir, izzetine münâfi değildir. Onun için, esbab sırf
zahirîdir; melekûtiyette ve hakikatte tesir-i hakikîleri yoktur.
Hem esbab-ı zahiriyenin diğer bir hikmeti şudur ki: Haksız şekvâları ve
bâtıl itirazları Âdil-i Mutlaka tevcih etmemek için, o şekvâlara, o
itirazlara hedef olacak esbab vaz edilmiştir. Çünkü kusur onlardan
çıkıyor, onların kabiliyetsizliğinden

ileri geliyor. Bu sırra bir misal-i lâtif suretinde bir temsil-i mânevî rivayet ediliyor ki:
Hazret-i Azrail Aleyhisselâm, Cenâb-ı Hakka demiş ki: "Kabz-ı ervah
vazifesinde Senin ibâdın benden şekvâ edecekler, benden küsecekler."
Cenâb-ı Hak, lisan-ı hikmetle ona demiş ki: "Seninle ibâdımın ortasında
musibetler, hastalıklar perdesini bırakacağım-tâ şekvâları onlara
gidip senden küsmesinler."
İşte, bak: Nasıl hastalıklar perdedir; ecelde tevehhüm olunan
fenalıklara mercidirler. Ve kabz-ı ervahta hakikat olarak olan
güzellik, Azrail Aleyhisselâmın vazifesine mütealliktir. Öyle de,
Hazret-i Azrail dahi bir perdedir. Kabz-ı ervahta zahiren merhametsiz
görünen ve rahmetin kemâline münasip düşmeyen bazı hâlâta merci olmak
için, o memuriyete bir nâzır ve kudret-i İlâhiyeye bir perdedir.
Evet, izzet ve azamet ister ki, esbab, perdedâr-ı dest-i kudret ola
aklın nazarında. Tevhid ve ce lâl ister ki, esbab ellerini çeksinler
tesir-i hakikîden.

_________________


Elif gibi yalnızım,
Ne esrem var, ne ötrem.
Ne beni durduran bir cezmim,
Ne de bana ben katan bir şeddem var.
Ne elimi tutan bir harf,
Ne anlam katan bir harekem...
Kalakaldım sayfalar ortasında.
Bir okuyan bekledim,
Bir hıfzeden belki...
Gölgesini istedim bir dostun med gibi…
Sızım elif sızısı...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://kutluforum.bedavaforum.biz
@bdulKadir
Adminstratör
avatar

Mesaj Sayısı : 6380
Rep Gücü : 10014422
Rep Puanı : 97
Kayıt tarihi : 17/03/09
Yaş : 54
Nerden : İzmir

MesajKonu: Geri: Tasarrufu Devam eDEN zATLAR- Tasarrufun devam etmesi ne demektir?    C.tesi Ekim 15, 2011 11:55 am

Ukayl El-münbecî

UKAYL EL-MÜNBECÎ

Şam'ın büyük velîlerinden.
İsmi Ukayl, lakabı Tayyar'dır. Doğum ve vefât târihleri
bilinmemektedir. On ikinci asırda yaşadı. Münbec denilen yerde medfûn ve
kabri ziyâret mahallidir.

Ukayl hazretleri ilim ve edeb üzere yetişti. Ömeriyye'de olgunlaşıp, hal sâhibi bir velî oldu. Kerâmetleri görüldü.

Büyük bir zât olan Ukayl hazretlerinin davranış ve konuşmaları hikmetli idi. Bir gün, Şeyh Mesleme hazretlerinin talebelerinden birkaçı ile birlikte Fırat Nehri kenarına geldiler. Herbiri seccâdesini su üzerine sererek, oturup karşıya
geçtiler. Ukayl el-Münbecî de seccâdesini serdi. Üzerine oturmasıyla
suya battı ve bir müddet sonra karşı kıyıdan çıktı. Fakat üzerinde en
küçük bir yaşlık görülmedi. Talebeleri, bu durumu gidip hocaları Şeyh
Mesleme hazretlerine arzedince; "O, rahmet deryâsına dalanlardan
biridir." buyurdu. Bu sebeple ona Gavvâs dendi.

Ukayl el-Münbecî, şarktaki köylerden birinde iken, başka bir yere gitmek
istedi. Kaldığı köyün minâresine çıktı ve halka seslenip oraya çağırdı.
Halk toplanınca, kendisini minârenin şerefesinden boşluğa bırakıverdi
ve uçmaya başladı. Peşinden gidenler onu Münbec denilen köyde buldular.
Bu sebeple de kendisine Tayyâr, havada uçan denildi.

Şeyh Osman bin Merzûk anlatır: "Ukayl el-Münbecî hazretleri, Şeyh Mesleme hazretlerinin talebelerinden hal sâhibi on yedi kişi
ile berâber bir mağarada oturdular. Herbiri bastonunu orada bir yere
koydu. O esnâda bâzı kimseler gelip, bu asâları yerlerinden kaldırdılar.
Sıra Ukayl el-Münbecî'nin asâsına gelince, onu kaldırmaya muvaffak
olamadılar. Bu durumu gören bu sâlih kişiler, hocalarının yanına dönüp
durumu arz ettiklerinde, Mesleme hazretleri; "Asâyı kaldıranlar bu
zamandaki Allahü teâlânın velî kullarıdır. Kaldırdıkları her asâ, sâhibinin derecesi kadardı. Fakat Ukayl'ın asâsını kaldıramadılar, çünkü onun derecesi çok yüksekti." buyurdu.

Ukayl el-Münbecî, bir gün sefer hazırlığını yapıp evinden çıktığında,
kendisini uğurlamak için bekleyen büyük bir topluluğu ve talebelerini
gördü ve; "Bak senin için ayakta bekliyorlar." diye içinden geçirdi.
Sonra da ağlamaya başlayıp şu meâldeki şiiri söyledi: "Sizi sevmekte ben
haddimi aştım. İnandım ki, sizin sebebinizle ben merhamet olunurum.
Büyükleri seven, seven kerîm olmasa bile, onları sevmek sebebi ile
ikrâma kavuşur."

Hikmetli sözleri çoktur. Kendisine "Mârifet nedir?" denildi. O; "Mârifet odur ki, ona kavuşmakla Allahü teâlâ her şeyden üstün tutulur." buyurdu.

"Bir kimse kendisi için üstünlük iddiâ eder veya söz söylemekte ileri
giderse, o mârifet sâhibi olamaz ve Allahü teâlâyı tanıyamaz." buyurdu.
Sık sık Allahü teâlâdan korkmanın ehemmiyetini bildirirdi. Bu sebeple;
"Allahü teâlâdan korkmak, her işin başıdır. Fakat bu herkeste başkadır."
buyurdu.

Hikmetli nasîhatlerinden bâzıları da şunlardır:

"Yol ikidir: Ciddiyet, sıkıntıya tahammül. Bir de haddi aşmamak ve beklemektir."

"İnsanların iyi taraflarını görmeli, günahlarını araştırmamalıdır."

"İddiâcı, her şeyde kendini ileri sürer ve gösterir. Böyle kişilerden sakınmak lâzımdır."

Nefsinin arzu ve istekleriyle mücâdele eden kimse, Allahü teâlâya karşı irfân sâhibi olur. Kalben, halktan kurtulursan, Allahü teâlâyı tevhîd etmiş, bir olduğunu yakîn olarak anlamış olursun."

FIŞKIRAN PINARLAR

Ukayl hazretleri, bir gün Münbec'de bir dağ kenarındaydı. Yanında da sâlih, temiz kimselerden müteşekkil bir topluluk vardı. Bunlardan biri, "Sâdık bir kul olmanın alâmeti nedir?" diye sordu. Ukayl el-Münbecî de; "Sâdık bir kul, bu dağa hareket
et dese, hareket eder." buyurdu. O esnâda dağ sallanmaya başladı. Yine
oradakilerden biri; "Tasarruf sâhibi olmanın alâmeti nedir?" diye
sorunca; "Karadaki hayvanlar, denizdeki balıklar toplansınlar dese,
derhal toplanırlar." buyurdu. Daha sözünü bitirmeden dağdan hayvanlar
inmeğe başladı. Balıkçılar da, Fırat'ın çeşit çeşit balıkla dolduğunu haber
verdiler. Onlardan biri tekrar; "Zamânın en üstünü olmanın alâmeti
nedir?" diye sordu. Ukayl hazretleri buna da; "Ayağını şu kayaya vursa,
pınarlar fışkırır." der demez, oradaki kayadan sular fışkırdı ve sonra
tekrar eski hâline döndü

*********************

UKAYL EL-MÜNBECÎ (Rahmetullahi Aleyh)

Şam'ın büyük velîlerinden. İsmi Ukayl, lakabı Tayyar'dır. Doğum ve vefât
târihleri bilinmemektedir. On ikinci asırda yaşadı. Münbec denilen
yerde medfûn ve kabri ziyâret mahallidir.

Ukayl hazretleri ilim ve edeb üzere yetişti. Ömeriyye'de olgunlaşıp, hal sâhibi bir velî oldu. Kerâmetleri görüldü.

Büyük bir zât olan Ukayl hazretlerinin rahmetullahi aleyh davranış ve
konuşmaları hikmetli idi. Bir gün, Şeyh Mesleme hazretlerinin
talebelerinden birkaçı ile birlikte Fırat Nehri kenarına geldiler.
Herbiri seccâdesini su üzerine sererek, oturup karşıya geçtiler. Ukayl
el-Münbecî rahmetullahi aleyh de seccâdesini serdi. Üzerine oturmasıyla
suya battı ve bir müddet sonra karşı kıyıdan çıktı. Fakat üzerinde en
küçük bir yaşlık görülmedi. Talebeleri, bu durumu gidip hocaları Şeyh
Mesleme hazretlerine rahmetullahi aleyh arzedince; "O, rahmet deryâsına
dalanlardan biridir." buyurdu. Bu sebeple ona Gavvâs dendi.

Ukayl el-Münbecî rahmetullahi aleyh, şarktaki köylerden birinde iken,
başka bir yere gitmek istedi. Kaldığı köyün minâresine çıktı ve halka
seslenip oraya çağırdı. Halk toplanınca, kendisini minârenin
şerefesinden boşluğa bırakıverdi ve uçmaya başladı. Peşinden gidenler
onu Münbec denilen köyde buldular. Bu sebeple de kendisine Tayyâr,
havada uçan denildi.

Ukayl el-Münbecî rahmetullahi aleyh, bir gün sefer hazırlığını yapıp
evinden çıktığında, kendisini uğurlamak için bekleyen büyük bir
topluluğu ve talebelerini gördü ve; "Bak senin için ayakta bekliyorlar."
diye içinden geçirdi. Sonra da ağlamaya başlayıp şu meâldeki şiiri
söyledi: "Sizi sevmekte ben haddimi aştım. İnandım ki, sizin sebebinizle
ben merhamet olunurum. Büyükleri seven, seven kerîm olmasa bile, onları
sevmek sebebi ile ikrâma kavuşur."

FIŞKIRAN PINARLAR

Ukayl hazretleri rahmetullahi aleyh , bir gün Münbec'de bir dağ
kenarındaydı. Yanında da sâlih, temiz kimselerden müteşekkil bir
topluluk vardı. Bunlardan biri, "Sâdık bir kul olmanın alâmeti nedir?"
diye sordu. Ukayl el-Münbecî de rahmetullahi aleyh ; "Sâdık bir kul, bu
dağa hareket et dese, hareket eder." buyurdu. O esnâda dağ sallanmaya
başladı. Yine oradakilerden biri; "Tasarruf sâhibi olmanın alâmeti
nedir?" diye sorunca; "Karadaki hayvanlar, denizdeki balıklar
toplansınlar dese, derhal toplanırlar." buyurdu. Daha sözünü bitirmeden
dağdan hayvanlar inmeğe başladı. Balıkçılar da, Fırat'ın çeşit çeşit
balıkla dolduğunu haber verdiler. Onlardan biri tekrar; "Zamânın en
üstünü olmanın alâmeti nedir?" diye sordu. Ukayl hazretleri rahmetullahi
aleyh buna da; "Ayağını şu kayaya vursa, pınarlar fışkırır." der demez,
oradaki kayadan sular fışkırdı ve sonra tekrar eski hâline döndü.



Evliyalar Ansiklopedisi
Amentü.com


**************************

_________________


Elif gibi yalnızım,
Ne esrem var, ne ötrem.
Ne beni durduran bir cezmim,
Ne de bana ben katan bir şeddem var.
Ne elimi tutan bir harf,
Ne anlam katan bir harekem...
Kalakaldım sayfalar ortasında.
Bir okuyan bekledim,
Bir hıfzeden belki...
Gölgesini istedim bir dostun med gibi…
Sızım elif sızısı...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://kutluforum.bedavaforum.biz
@bdulKadir
Adminstratör
avatar

Mesaj Sayısı : 6380
Rep Gücü : 10014422
Rep Puanı : 97
Kayıt tarihi : 17/03/09
Yaş : 54
Nerden : İzmir

MesajKonu: Geri: Tasarrufu Devam eDEN zATLAR- Tasarrufun devam etmesi ne demektir?    C.tesi Ekim 15, 2011 11:59 am

İ'lem eyyühe'l-aziz! Velilerin himmetleri,
imdatları, manevi fiilleriyle feyiz vermeleri hali veya fiili bir
duadır. Hadi, Muğis, Muin, ancak Allah'tır. Fakat insanda öyle bir
latife, öyle bir halet vardır ki, o latife lisanıyla her ne sual
edilirse-velev ki fasık da olsun-Cenab-ı Hak o latifeye hürmeten o
matlubu yerine getirir. O latife pek uzaktan bana göründü ise de, teşhis
edemedim

****
Üstadımız bu ifadeleriyle dikkatleri sebeplerden müsebbibül esbaba çevirmiş oluyor.

Bir diğer boyutu ise, insanda bulunan bir latifenin varlığıdır. duanın
kabulunde kişinin durumu değil, latifenin durumunun önemli olduğu ifade
edilmektedir. Ancak bu latifenin ne olduğu bilinmemektedir.
***
Çünkü samimî bir ihlâs, şerde dahi olsa neticesiz kalmaz. Evet, ihlâs ile kim ne isterse Allah verir. Haşiye

Haşiye:Evet, Men talebe ve cedde, vecede bir düstur-u hakikattir. Külliyeti geniş ve genişliği mesleğimize de şâmil olabilir.

_________________


Elif gibi yalnızım,
Ne esrem var, ne ötrem.
Ne beni durduran bir cezmim,
Ne de bana ben katan bir şeddem var.
Ne elimi tutan bir harf,
Ne anlam katan bir harekem...
Kalakaldım sayfalar ortasında.
Bir okuyan bekledim,
Bir hıfzeden belki...
Gölgesini istedim bir dostun med gibi…
Sızım elif sızısı...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://kutluforum.bedavaforum.biz
Sponsored content




MesajKonu: Geri: Tasarrufu Devam eDEN zATLAR- Tasarrufun devam etmesi ne demektir?    

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Tasarrufu Devam eDEN zATLAR- Tasarrufun devam etmesi ne demektir?
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» Bahçeden Bardağa
» PELÝN ÝSMÝNÝN ANLAMI.....

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
KUTLU FORUM :: İslami ilimler ve dini kültür :: Tasavvuf-Dua-Gönül Dünyamız-
Buraya geçin: