KUTLU FORUM

Bilgi ve Paylaşım Platformuna Hoş Geldiniz
 
AnasayfaKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Ülfete Neşter

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
@bdulKadir
Adminstratör


Mesaj Sayısı : 6247
Rep Gücü : 10014055
Rep Puanı : 97
Kayıt tarihi : 17/03/09
Yaş : 53
Nerden : İzmir

MesajKonu: Ülfete Neşter   Salı Mayıs 08, 2012 8:37 am

http://herkul.org/index.php/bamteli/bamteli


Ülfete Neşter

07 Mayıs 2012.
Soru:
1) “Ey bizim kerîm Rabbimiz, bize hidâyet verdikten sonra kalblerimizi
kaydırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz bağışı bol olan
vehhâb Sensin Sen!” (Âl-i İmrân, 3/Cool mealindeki ayet-i kerimede,
kendisinden Cenâb-ı Hakk’a sığınılan “kalb kayması”na ülfet ve ünsiyet
de dâhil midir?
-Kuşatıcı bir dua olarak hem namazda hem de namaz haricinde çokça okuduğumuz, Âl-i İmrân Sûresi’nin 8. âyeti şöyledir:
رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ
-Rabb
ism-i şerifi, sâhib, mâlik, seyyid, besleyen, yetiştiren, terbiye eden,
mürebbi manalarına gelmektedir ve her âlemi doğrudan doğruya
Rubûbiyyeti ile tâlim, terbiye, tedbir ve idâre eden Cenâb-ı Hakk’ın
ismidir. (02:15)
-Kalb ne zaman
kayarsa kaysın, o bir hüsran ve haybettir. Fakat, kaymanın en acısı
hidayetten sonra olandır. Hazreti Üstad’ın da ifade ettiği gibi, samimi
ihlası kıran adam, ihlas kulesinin başından sukût eder ve ihtimal, gayet
derin bir çukura düşer. Zira bir insan ne kadar ilâhî lütuflara mazhar
kılınmışsa, içine düşeceği çukur da o ölçüde derin olur. (03:00)
-Türkçe’de
kat, huzur, nezd sözcükleriyle karşılamaya çalıştığımız, bir mânâda
“ınde” lafzının da müteradifi sayılan “ledün” kelimesi, Cenâb-ı Hakk’a
izafe edildiğinde, “Nezd-i Ulûhiyetinden hususi ve sürpriz bir ihsan,
mağfiret ve inâyet” talebini ifade etmektedir. (04:30)
-Vehhâb,
mübalağa sigasında bir kelimedir; bol bol hibede bulunan, çok
bağışlayan ve sınırsız ihsan eden manalarına Cenâb-ı Hakk’ın bir ism-i
şerifidir. (05:23)
-Aslında, “ülfet”
kelimesi alışma, dost olma, muhabbetle dolma ve paylaşma demektir;
insanın eşya ve hâdiselerle münasebetini, böyle bir münasebetten hâsıl
olan manaları, bu manaların vicdanda bırakacağı tesirleri, neticede
insanın davranışlarında beliren farklılıkları ve bütün bunlar
neticesinde ruhun canlı, dinamik ve duyarlı kalmasını akla
getirmektedir. (06:30)
-Olumlu
manasının yanı sıra ülfet kelimesinin bir de olumsuz tarafı ve duyguda
düşüncede matlaşmayı ifade eden bir yanı da vardır: Bilip duyduktan,
görüp tanıdıktan, düşünüp anladıktan veya öyle olduğunu zannettikten
sonra, sıradan görme ve alışkanlığa gömülme gibi manalar da ülfet
kelimesiyle ifade edilmektedir. İşte, bir parça görüp bildikten, az
buçuk inanıp irfana erdikten sonra alâkayı yitirip, derinleşmeyi
gerektiren meselelere karşı bütün bütün duyarsızlaşma ve hiçbir şeyden
ders almama manasına gelen ülfet, insan için bir sukut ve duyguların
ölümü demektir. (08:28)
-Son dört beş
asırdan beri Kur’an-ı Kerim, ülfet ve ünsiyetten dolayı bizim elimizde
bir gurbet yaşıyor. Şikâyet etmeye kalkarsa, yandık; Allah şikâyet
ettirtmesin, “Bana bakmadılar, beni görmediler, anlama cehd ü gayreti
göstermediler!” diye şikâyet ederse, ne berzahta ne mahşerde ne de
mizanın başında kurtulabiliriz. (09:26)
-İmana
ve iman esaslarına karşı da ülfet söz konusudur. Şayet bir insan, iman
hakikatlerini zikrederken, mesela ahiret ve likâullah ile ilgili bir
mevzudan bahsederken kalbî ve ruhî hayatında bir tesir meydana gelmiyor
ve vicdanında bir hareketlenme hâsıl olmuyorsa, o da ülfet hastalığına
tutulmuş demektir. (11:45)
-Bir de,
düşünce ve tasavvurdaki ülfetin, insanın davranışlarına ve ibadetlerine
aksetmesi vardır ki, bu, ferdin aşk, vecd ve heyecânının ölümü demektir.
Namaz, oruç, hac ve zekât sırf anne babadan ve seleflerden görüldüğü
için ve kültürün bir parçası gibi eda ediliyorsa, bunlar da ülfet ve
ünsiyete kurban gitmiş sayılır; geriye sadece “kültür müslümanlığı”
kalır. Bu duruma düşen fertte, ibadet aşkı, mes’uliyet duygusu,
mâsiyetten nefret ve günahlarına ağlama gibi faziletler birer birer zâil
olur gider. (14:12)
-Mü’minlerin
içine düştükleri ülfet, doğrudan doğruya bir zeyğ (kalb kayması)
sayılmaz. Fakat, insan duygu, düşünce ve amelde o kadar donuklaşırsa,
bir kısım fırtınalar karşısında devrilip kayabilir. Bir Hak dostu bu
hakikati şu sözlerle ifade etmiştir: “Eğer Cenâb-ı Hakk’ın kahrından
korkuyorsan dinde sâbit-kadem ol; zîra ağaç, şiddetli rüzgârlara karşı
ancak kökleriyle yere muhkem tutunur.”
Bu itibarla denebilir ki, ülfet ve ünsiyet, kalb kaymasına açılan birer menfezdir. (17:00)
Soru:
2) Ülfet ve ünsiyet hastalığının çarelerinden biri olarak sunulan
“format değişikliği” çerçevesi Allah Teâlâ (celle celalühu) ya da
Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından belirlenmiş
hususlarda nasıl uygulanabilir? (20:26)
-Dine
ve imana hizmet için kullanılan vesilelerde bir kısım yeniliklere
gidilebilir; çağa, şartlara ve konjonktüre göre bazı şeylerin formatıyla
oynanabilir. Şayet, yer yer format değişikliği yapmaz ve mesajınızı
sunmak için farklı farklı şekiller kullanmazsanız, zamanla hem kendiniz
ülfetten kurtulamazsınız hem de muhataplarınızın bıkkınlık yaşamalarına
mani olamazsınız. (20:44)
-Allah
Rasûlü’nün (aleyhissalâtü vesselam) doğumu ve yeryüzünü şereflendirmesi
insanlığın yeniden dirilişi sayılır; O’nun doğduğu gün bizim için bir
kutlu bayramdır. Çünkü, biz, Rabbimizi O’nunla tanıdık. Nimete minnet ve
şükran duygusunu O’ndan öğrendik. Yaratan ve yaratılan arasındaki
ilişkileri, kul ve Mâbud münasebetlerini O’nun mesajlarıyla duyup
anladık. Evet, getirdiği mesaj vesilesiyle bütün varlığın çehresine nur
saçan, nazarları ahiret yamaçlarına çevirerek topyekün insanlığa Cennet
ve Cehennem’i tanıtan ve ebedî saadet yollarını aydınlatan Allah
Rasûlü’nün (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) doğumu, bütün insanlığın ve kâinatın
bayramıdır. (22:18)
-Son senelerde
“Kutlu Doğum” adı altında yapılan programlar “ef’âl-i mükellefîn”
arasında değildir. Yani, Kutlu Doğum’la alâkalı olan faaliyetler farz,
vacip ve sünnet gibi yapılması dinen istenen sorumluluklar kategorisinde
mütalaa edilemez. Ancak, o mübarek gün ve geceler münasebetiyle bir
kere daha Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’i (sallallahu aleyhi ve sellem) yâd
etme, O’nun viladetini hatırlama ve nûrefşan mesajını anlayıp
başkalarına da anlatmaya çalışma çok değişik hayırlara vesile olabilir.
(24:05)
-Hira’da tehannüs, Sevr
sultanlığına çıkış, Hicret ve Bedir gibi her hadise bir vesile olarak
değerlendirilmeli; Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem)
Efendimiz, her dönemde bir kere daha hemen her yönüyle anlatılmalı;
belki insanları ülfete boğmamak için anlatış formatıyla biraz oynanmalı
ama mutlaka O herkese tanıtılmalıdır. (24:23)
-Hem
mevlid okurken hem de daha geniş ve muhtevalı mevlid programları
düzenlerken monotonluktan mutlaka kurtulmak lazım. Bugün, genel
itibarıyla, mevlid merasimleri o kadar monotonlaşmıştır ki, avamdan
kimseler bile onları dinlerken sırada neyin olduğunu, neden sonra ne
geleceğini bilirler. Okuma üslubu ve o birbirinden güzel makamlar bile
monotonluğun, ülfetin kurbanı olmuştur. Bu şekilde başlayıp devam eden
ve aynı tonda biten bir mevlid, hele bir de kalb heyecanlarıyla icra
edilemiyor ve aynı coşkuyla dinlenmiyorsa, bütün bütün sıkıcı ve monoton
bir hal alacaktır. Oysa, o sözler çok güzeldir; anlatılan mevzular çok
derindir; ama maalesef üslup eksikliği mananın önüne geçmektedir. Onları
o şekliyle besteleyenler çok güzel ve faydalı bir iş yapmışlar,
makamları Cennet olsun. Fakat, kanaat-i acizanemce, bu türlü şeyler
aylık ya da en fazla senelik olmalı. Aynı şeyler tekrar edilmemeli, her
defasında o işe ayrı bir buud ve zenginlik katılmalı. Bildiğiniz gibi,
güzel bir güfte, belki yirmi insan tarafından yirmi türlü besteleniyor
ve farklı farklı icrâ ediliyor. O bestelerin her biri de güfteye ayrı
bir mana katıyor ve böylece, o sözleri bir kere daha, ilk günkü
tazeliğiyle insanlara sunmak mümkün oluyor. İsterseniz, o farklılıklara
da bir “tasrif” nazarıyla bakabilirsiniz; onları, bazı mana ve
muhtevaları yeni bir ses, yeni bir söz, yeni bir eda, yeni bir üslûb ve
yeni bir icrâ ile ortaya koyma şeklinde yorumlayabilirsiniz. (26:11)
-İbadetler
“taabbudî”dir; yani, onları Allah emrettiği için, O’nun istediği
zamanda, O’nun gösterdiği şekilde ve O’nun rızasını kazanmak niyetiyle
yaparsak ya da sırf Allah yasakladığı için bazı şeylerden sakınırsak,
işte o zaman o amelimiz ibadet hükmüne geçer. Kur’an nasıl getirmiş,
Peygamberimiz nasıl göstermişse aynen öyle koruyup uyguladığımız,
onlarda değişikliklere, artırma ve eksiltmelere girmediğimiz,
Peygamberimiz tarafından öğretilen şekline dokunmadığımız sürece
ibadetlerimiz ibadet olarak kalır. Evet, format Allah ve Rasûlü
tarafından ortaya konmuş ise o bir kıymet ifade eder. Yoksa, kendi
mantığınıza göre, bir ibadetin şekil olarak daha ağırını ve daha
müşkilini ortaya koysanız da onun bir değeri yoktur. (28:28)
-Taabbudî
olan ve asla değiştirilemeyen ibadetlerde ülfet ve ünsiyeti kırmak ise,
onlara iç derinliği itibariyle bazı buudlar kazandırmak suretiyle
mümkün olabilir. Bir defasında İzz ibn Abdisselam, bir defasında İmam
Gazali ve bir başka defa da Hazreti Bediüzzaman gibi büyük insanların
duyuşları zaviyesinden yola çıkıp namaz, oruç, hac ve zekata onların
ufukları açısından yaklaşan bir insan, böylece o taabbudî amellerin
özlerindeki usare, bal ve kaymağı dışarı çıkarmaya ve ülfetten
kurtulmaya muvaffak olabilir. (32:55)

_________________


Elif gibi yalnızım,
Ne esrem var, ne ötrem.
Ne beni durduran bir cezmim,
Ne de bana ben katan bir şeddem var.
Ne elimi tutan bir harf,
Ne anlam katan bir harekem...
Kalakaldım sayfalar ortasında.
Bir okuyan bekledim,
Bir hıfzeden belki...
Gölgesini istedim bir dostun med gibi…
Sızım elif sızısı...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://kutluforum.bedavaforum.biz
@bdulKadir
Adminstratör


Mesaj Sayısı : 6247
Rep Gücü : 10014055
Rep Puanı : 97
Kayıt tarihi : 17/03/09
Yaş : 53
Nerden : İzmir

MesajKonu: Geri: Ülfete Neşter   Salı Mayıs 08, 2012 8:40 am

http://herkul.org/index.php/herkul-nagme/9449-28-nagme-bu-ses-nereden

_________________


Elif gibi yalnızım,
Ne esrem var, ne ötrem.
Ne beni durduran bir cezmim,
Ne de bana ben katan bir şeddem var.
Ne elimi tutan bir harf,
Ne anlam katan bir harekem...
Kalakaldım sayfalar ortasında.
Bir okuyan bekledim,
Bir hıfzeden belki...
Gölgesini istedim bir dostun med gibi…
Sızım elif sızısı...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://kutluforum.bedavaforum.biz
 
Ülfete Neşter
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
KUTLU FORUM :: İslami ilimler ve dini kültür :: KÜRSÜ-Video Sohbetleri-Yazıları-
Buraya geçin: