KUTLU FORUM

Bilgi ve Paylaşım Platformuna Hoş Geldiniz
 
AnasayfaKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 mütrafin-zevk için dünyayı yaşamak

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Limoni
Co-Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 5023
Rep Gücü : 12581
Rep Puanı : 43
Kayıt tarihi : 27/05/09

MesajKonu: mütrafin-zevk için dünyayı yaşamak   Ptsi Tem. 30, 2012 5:37 am

http://www.herkul.org/index.php/bamteli/bamteli-arsiv/9611-mue-minin-tatili-ve-lueks-hayat

mütrafin-zevk için dünyayı yaşamak
makam kavga--
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Limoni
Co-Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 5023
Rep Gücü : 12581
Rep Puanı : 43
Kayıt tarihi : 27/05/09

MesajKonu: Geri: mütrafin-zevk için dünyayı yaşamak   Ptsi Tem. 30, 2012 5:43 am

Mü’minin Tatili ve Lüks Hayat

02 Temmuz 2012. | BAMTELI

Birinci Bölüm: Mü’minin Tatili
Soru:
1) Özellikle yaz mevsiminde zihinleri tatil düşüncesi meşgul ediyor.
Bazen sıla-yı rahim vecibesi de bahane yapılıp birkaç ay tatil
psikolojisiyle geçiriliyor. Umumî manada mü’minlerin hususî planda da
irşat erlerinin tatil anlayışları nasıl olmalıdır?
-Aslında
Müslümanın bir tatil düşüncesi olmaması lazım; zira o, tatili ötede
yapacaktır. Burada tatil yapanlar, âhiretteki tatil haklarını kullanmış,
yıpratmış ve aşındırmış sayılırlar. (00:55)
-Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:
فَإِذَا فَرَغْتَ فَانْصَبْ
“(O hâlde) bir işten boşalınca hemen (başka) bir işe koyul.” (İnşirah sûresi, 94/7)
Bu
âyet-i kerime, Müslümana önemli bir hareket felsefesi ve bir hayat
düsturu sunuyor. Evet, mü’min her zaman hareket hâlinde olmalıdır.
Çalışırken hareket, dinlenirken de hareket.. bir diğer ifadeyle o,
mesaisini öyle tanzim etmelidir ki, hayatında boşluğa hiç yer
kalmamalıdır. Gerçi mukteza-i beşeriyet olarak dinlenmeye ihtiyaç
duyduğunda o da dinlenecektir ama böyle bir dinlenme de yine aktif
dinlenme şeklinde gerçekleşmelidir. Meselâ, dimağı okuma ve yazma ile
meşgul olan ve yorulan biri, yan gelip yatarak dinlenebileceği gibi
pekâlâ meşguliyet değiştirerek de dinlenebilir; Kur’ân okuyabilir, namaz
kılabilir, kültürfizik yapabilir, musâhabe ve mülâtefede bulunabilir ve
hâkeza. Bunlarla yorulduğunda da döner tekrar kitap mütalâasına başlar.
Hâsılı, sürekli hareket, sürekli iş çizgisini bir meşgaleyi bırakıp
diğerine geçmek suretiyle değiştirme.. böylece “çalışarak dinlenme,
dinlenirken çalışma” metoduyla hareket etme mü’mince bir davranış olsa
gerek. (02:30)
-Devamlı aynı çizgide
yapılan işlerin zamanla bıkkınlık hasıl edeceği muhakkaktır. Buna meydan
vermemek için imkânlar nispetinde başka bir mekâna gitmekte, başka
işlerle meşguliyette fayda olabilir. Bu arada, aşk ve şevkin
kamçılanması, metafizik gerilimin artırılması niyetiyle ecdat yadigârı
tarihî eserler ve hizmet amacıyla kurulan müesseseler ziyaret
edilebilir. Ayrıca sıla-yı rahim de bu istikamette değerlendirilebilir.
Bu şekilde insan hem dinlenmiş, hem de canlılığını korumuş olabilir. Şu
kadar var ki, böyle de olsa tatile ve dinlenmeye ayrılacak vakit
dünyanın darlığına göre olmalıdır. Bunun aksine gaflet ve hevesâtı
kalınlaştırıcı yerlerde dinlenmeyi denemek, ruhun değil, belki bedenin
istirahatini sağlar. (04:00)
-Bir
mümin için en önemli faaliyetler arasında hacca gitmek ve umre yapmak
gelir. Fakat şayet bir insan (farz ibadeti eda etme niyeti haricinde)
sadece şahsî kemalât ve dinlenme kasdıyla, hizmet mahallini terk edip
orada bulunsa, o zamanını da israf etmiş sayılabilir ve bundan dolayı
muaheze edilebilir. Bu itibarla, o mübarek mekanlardaki manevî lezzet
bile öteye bırakılmalı, ibadet tamamlanır tamamlanmaz asıl vazife nerede
ise hemen oradaki hizmetlerin başına dönülmelidir. Merhum Sadullah
Nutku ağabey bu yöndeki bir ikaz karşısında hemen Türkiye’ye döndüğünü
anlatmıştır. (05:15)
-Çağa göre,
kendine has keyfiyeti ve çizgisiyle hizmet neredeyse ve mücadele nerede
devam ediyorsa, orada ve o mücadele safında bulunmak icap eder. Bundan
dolayıdır ki, Hazreti Pir “Biz orada dahi olsaydık, Türkiye’ye
dönmekliğimiz lazımmış” demiştir. (08:17)
-Bir mü’minin tatil düşüncesi
وَابْتَغِ فِيمَا آتَاكَ اللهُ الدَّارَ اْلآخِرَةَ وَلاَ تَنْسَ نَصِيبَكَ مِنَ الدُّنْيَا
“Allah’ın sana verdiği her şeyde âhiret yurdunu ara; bu arada dünyadan da nasîbini unutma!”
(Kasas sûresi, 28/77) beyanıyla da tam mutabakat içerisinde olmalıdır.
Bu âyet-i kerimede Kur’ân, “Ahiret yurdunu ara” derken “ibtiğâ” fiilini
kullanıyor ki bu, “Bütün benliğinle ahirete yönel ve ahirete, ahiret
kadar değer ver” demektir. Bundan da anlaşıldığı üzere, ahiret için
bütün imkânlar seferber edilmeli, dünya için de “nasibi unutmama”
esasına bağlı kalınmalıdır. (09:13)
-Bu
sene Ramazan ayının tatil mevsimine denk gelmesi de Cenâb-ı Hakk’ın
ayrı bir lütfudur ve bu, önemli bir fırsat kabul edilip çok iyi
değerlendirilmelidir. (13:55)
-Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Oruç, (sahibi) onu delmediği müddetçe bir kalkandır.” (17:10)
İkinci Bölüm: Lüks Hayat
Soru:2)
İmkanların genişlemesiyle birlikte “Allah kuluna ihsan buyurduğu
nimetlerin eserini onun üzerinde görmek ister” hadis-i şerifi de mesned
kabul edilerek, Kur’an-ı Kerim tarafından “mütrefîn” sözcüğüyle
vasıflandırılan insanların hayat tarzı benimsenmeye ve yaygınlaşmaya
başladı. Nimeti izhar etme ile mütref olmama arasındaki denge hangi
hususlara bağlıdır? (18:15)
-Hazreti Sâdık u Masdûk Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam) şöyle buyurmuştur: “Yiyiniz,
içiniz, sadaka veriniz ve giyininiz. Ancak kibirlenmeyin ve israf
etmeyin. Şüphesiz Allah (celle celaluhu) nimetinin eserini kulunun
üzerinde görmek ister.”
(Buhari, Libas 1; İbnu Mace, Libas 23.) (17:42)
-Mezkur
hadisten öncelikle, umumi manada Cenâb-ı Hakk’ın verdiği her türlü
nimeti O’nun rızası istikametinde kullanmak gerektiği, hususi planda da
mal mülk yığıp durmaktan, imkanların mevcudiyetine rağmen başkalarına el
açmaktan ve kenz, stok, ihtikar gibi işlerden uzak kalmak lazım
geldiğini anlamak lazımdır. İslam savurganlıkla eli sıkılık arasında bir
orta yol göstermiş, nimetlerin kadrini bilip onlara şükürle mukabele
etmek gerektiğini belirtmiş ve şükrün esasını da “insana bahşedilen
duygu, düşünce, âzâ ve cevârihi yaratılış gayeleri istikametinde
kullanmak” şeklinde tarif etmiştir. Bu itibarla, inanan insanlar, bir
taraftan saçıp savurmaktan uzak kalmalı, diğer yandan da, asla cimri
olmamalı; israftan kaçınmalı ama Hak yolunda infakta bulunmaya da can
atmalı ve kendilerine bahşedilen bütün nimetleri Cenâb-ı Hakk’ın
rızasına ulaşmak için birer vesile olarak kullanmalıdırlar. (18:55)
-İslamiyet,
hem yeme-içme, giyim-kuşam, araba, ev ve eşya gibi maddî ihtiyaçları
karşılarken hem de ihsan-ı ilahî olarak verilen her türlü rızıktan
istifade ederken aşırılıktan kaçınmayı ve orta yoldan ayrılmamayı
emretmiş; savurganlık hastalığından, şatafat tutkusundan ve lüks
arayışından kaynaklanan israfın her çeşidini yasaklamıştır. Bu itibarla,
“sevâd-ı azam” (sırât-ı müstakim üzere yürüyen topluluk ve halkın
ekseriyeti) maişetçe nasılsa ona göre davranmak, o şekilde giyinmek,
yemek ve içmek esastır. (19:20)
-Kur’an-ı
Kerim, yemesinde-içmesinde, yatmasında-kalkmasında aşırı aristokrat
davranan, şan-şöhret, makam-mansıp, konfor ve iktidardan alabildiğine
yararlanan ve sahip olduğu imkanlar sebebiyle zamanla doğru yoldan
saparak hayasızlığa dalan kimseleri “mütrefîn” kelimesiyle anmış ve
onları helâke götüren hususları nazara vermiştir. Gazab-ı ilahî ile
helâk edilen beldelerde mütrefînin hakim olduğuna ve dolayısıyla
yemeyi-içmeyi, rahatı ve eğlenceyi gâye-i hayal hâline getirmiş bu
insanların ilâhî tehdide sebep teşkil ettiğine dikkat çekmiştir. (20:50)
-Her şeyi dünyada saçıp savuran “mütrefîn” “Bütün iyi işlerinizin semerelerini dünya hayatınızda tükettiniz”
(Ahkaf sûresi, 46/20) ayetinin tokadına müstehak olur ve ahiret
meyvelerini burada yiyip bitirme, ötelere müflis olarak gitme gibi kötü
bir akıbete uğrarlar. Meali zikredilen ayet kâfirlerle alâkalı nâzil
olsa da Hazreti Ebû Zerr ve Ömer bin Abdülaziz gibi büyükler, aynı
akıbete uğramaktan korkmuş ve çok temkinli yaşamışlardır. (21:30)
-Kur’an-ı Kerim mütrefînin bir özelliği olarak şu hususu nazara verir:
اَلَّذِينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى الْاٰخِرَ
“Onlar dünya hayatını bile bile âhirete tercih ederler...” (İbrahim Sûresi, 14/3) Hazreti Üstad, mezkur ayetin bu çağa baktığını da ifade ederek şöyle diyor: “Bu
asrın bir hassası şudur ki, hayat-ı dünyeviyeyi hayat-ı bakiyeye
bilerek tercih ettiriyor. Yani, kırılacak bir cam parçasını baki
elmaslara bildiği halde tercih etmek bir düstur hükmüne geçmiş.”
(23:50)
-Zengin-fakir
dengesi açısından İslam’ın getirmiş olduğu, içtimâî hayatı düzenleyici
pek çok esas vardır. Zekât, sadaka, kurban, kefâret, hibe, karz-ı hasen
bu cümleden sayılabilecek akla gelen ilk esaslardır. Tarihin şehadetiyle
sabittir ki, bunlar hayata hayat olduğu dönemde, günümüzde olduğu gibi
ne içtimaî tabakalar arasında uçurumlar vardır, ne de bu tabakaların
birbirlerine beslemiş oldukları kin ve nefret. Çünkü, müslümanlar kendi
aralarında adeta -tabir caizse- Allah’ın tevzî memurları gibi
davranırlar; hakkıyla zekatlarını ve gerektiğinde de sadakalarını muhtaç
olan kişilere oluk oluk akıtırlar. Bu itibarla da, İslam toplumunda,
bir zümrenin alabildiğine zengin ve müreffeh, diğer bir zümrenin de
fakir ve aç olması söz konusu değildir. Diğer taraftan mütrefînin çok
olduğu toplumlarda her zaman sınıflar arası çatışmalar yaşanmış ve
sosyal ihtilaller meydana gelmiştir. (24:55)
-Kur’ân-ı
Kerim, devletlerin ve milletlerin yıkılış sebeplerini anlattığı çok
yerde bir “mütrefîn” grubundan, yani refah içinde şımarıklaşmış
aristokrat bir gruptan bahseder ki, böylelerine göre ukbâ tamamen
unutulmuş, hayat zevk ve sefa yörüngeli bir hâle gelmiş, insanlar beden
ve cismaniyetlerine takılmıştır. Artık böyle bir toplum için çöküş
kaçınılmaz olmuş demektir. Maalesef, bizim tarihimiz de bu
talihsizlerden ve benzer talihsizliklerden hali kalmamıştır. O halde,
bugün bizim mülahazamız, “Zevke dalmak şöyle dursun, vaktimiz yok mateme! / Davranın zira rezil olduk bütün bir âleme” (M. Akif) şeklinde olmalıdır. (30:15)
-Rahata
düşkünlük ve lüks tutkusu her insanın gönlüne girebilir; öyleyse çok
tedbirli yaşamak lazımdır. Allah Rasûlü ve Hazreti Ebu Bekir gibi has
dairedeki bir kısım arkadaşları, maddî hayat itibarıyla en fakirâne
yaşayan insanlardı. Hem de onlar bu hale kendi ihtiyarlarıyla razı
oluyorlardı. Şayet isteselerdi, herkesten daha müreffeh
yaşayabilirlerdi. Zira, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz sadece kendisine verilen
hediyeleri dağıtmayıp yanında bıraksaydı, o günün maddeten en
zenginlerinden biri olabilirdi, ama O öyle yapmayı hiç düşünmedi;
ümmetini helâlinden kazanıp zengin olmaya teşvik ettiği halde kendisi
hem kıyamete kadar gelecek olan bütün irşad erlerine örnek olmak hem de
âhiret meyvelerini ötelere bırakmak için fakirliği ve zahidâne bir
hayatı ihtiyar etti. Bütün mü’minler iktisat ve istiğna ruhunu
hayatlarının esası yapmalıdırlar; fakat, özellikle de adanmış ruhlar,
yeme-içme, giyim-kuşam, ev-bark, araba ve eşya gibi bütün ihtiyaçlarını
zaruret çizgisine göre ele almaya ve her meselede tevazu kaidesine
muvafık davranmaya çalışmalıdırlar. Yoksa ehl-i dünya tarafından
peylenmeleri ve köle haline getirilmeleri muhtemeldir. (34:28)
-Yaşama
sevdasına tutulduğunuz an yaşatma işi olduğu yerde kalır. Kendinizi
yaşamaya salarsanız, yaşatma aktivitenizi kaybedersiniz. (36:40)
-Günümüzde
de zevke düşkünlük, rahat yaşama arzusu ve lüks tutkusu sebebiyle
yoldan dönmüş hizmet mürtedleri, amel mürtedleri ya da akide mürtedleri
her zaman çıkabilir. Ne irtidat vak’aları ne de bu kabîl dinden dönüşler
veya daha başka saiklerle meydana gelen tarihî tekerrürler devr-i
daimi, geçmiştekilere münhasır kalmayacak; bir bir tarih sahnesinde
yerlerini alanlar, ettikleriyle bir bir silinip gidecek; geriye hep O ve
O’nun tutup kaldırdığı dostları kalacaktır. Şu ayet bu hakikati ifade
etmektedir:
يَا
أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ مَن يَرْتَدَّ مِنكُمْ عَن دِينِهِ فَسَوْفَ
يَأْتِي اللّهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ أَذِلَّةٍ عَلَى
الْمُؤْمِنِينَ أَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرِينَ يُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ
اللّهِ وَلاَ يَخَافُونَ لَوْمَةَ لآئِمٍ ذَلِكَ فَضْلُ اللّهِ يُؤْتِيهِ
مَن يَشَاءُ وَاللّهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ
“Ey
iman edenler! İçinizden kim dininden dönerse, (bilin ki), Allah öyle
bir kavim getirecek ki, O, bu kavmi sever, onlar da O’nu severler.
Mü’minlere karşı başları yerde, kâfirlere karşı ise onurludurlar. Allah
yolunda cihad ederler ve kınayanın kınamasından korkmazlar. İşte bu,
Allah’ın bir fazlıdır, onu dilediğine verir. Allah, atâsı, ihsanı çok
bol olandır ve her şeyi en iyi şekilde bilendir.”
(Mâide sûresi, 5/54) (37:00)
-Cenab-ı
Allah dinini her zaman “cedîd” kimselere, matlaşmamış, eskimemiş,
paslanmamış, kalben ölmemiş, hep yeni ve zinde insanlara temsil ettirir.
Nitekim, Kur’ân-ı Kerim’de iki yerde:
إِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَدِيدٍ
“Eğer isterse sizi götürür ve cedid bir kavim getirir.”
(İbrâhim Sûresi, 14/19; Fâtır Sûresi, 35/16) buyuruyor. Burada “cedid
bir kavim”den kastedilen hususu, dini i’la adına tarih sahnesine ilk
defa çıkartılan yeni bir kavim olarak anlamanın yanında; eskimemiş,
partallaşmamış, ülfet ve ünsiyete yenik düşmemiş, dini bütün
derinliğiyle terütaze ruhunda duyan Hakk’a adanmış ruhlar ve heyecan
insanları şeklinde de anlayabiliriz. (41:16)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
mütrafin-zevk için dünyayı yaşamak
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
KUTLU FORUM :: İslami ilimler ve dini kültür :: KÜRSÜ-Video Sohbetleri-Yazıları-
Buraya geçin: