KUTLU FORUM

Bilgi ve Paylaşım Platformuna Hoş Geldiniz
 
AnasayfaKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Edip Yüksel'in Zırvaları..ben de bir şey sanıyordum

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Limoni
Co-Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 5022
Rep Gücü : 12580
Rep Puanı : 43
Kayıt tarihi : 27/05/09

MesajKonu: Edip Yüksel'in Zırvaları..ben de bir şey sanıyordum   Salı Kas. 13, 2012 6:55 am

http://19.org/tr/2088/fethullah/

Makaleye başlamadan önce önemli bir not:

Fethulla’ı 1980 yıllarından beri bilirim. Bu adam hakkında otuz yıl
boyunca doğru dürüst bir makale yazmadım. Tüm olumsuzlukları küçük
görmeye çalıştım.. Hani elimden geldiği kadar olayları lehinde
yorumlamaya çalıştım. Ancak, 2010 yılında Marmara gemisinde şehit
edilenleri ve zulme uğrayanları “otoriteden izin alsaydınız” diye
eleştirerek Siyonist zulmünü otorite olarak belirleyen sözlerinden sonra
hüsnü niyetimin hüsnü kuruntudan ibaret olduğunu anladım.

Fethullah’a yönelttiğim 19 Soruyu 3 Ekim 2010 tarihinde Facebook,
Bilgagi.net, 19.org ve benzeri forumlar yoluyla kamuyla paylaştım.
Fethullah’tan ve yakın çevresinden daha bir cevap alamadım, ancak
hayranlarından ve müritlerinden yüzlerce kişi o sorulara adam gibi
cevap vermek yerine şahsım hakkında iftiralar uydurarak
tepki gösterdiler. Hepsi Fethullah’ı ismiyle Fethullah diye hitap
ettiğim için beni üslup yönünden eleştirdiler. Sanki adamın ismi hakaret
imiş gibi… Fethullah’ı “muhterem Fethullah Gülen hocaefendi hazretleri”
diye ananlar 19 sorunun hiçbirisine ilgi ve tepki göstermediler. Zaten
Allah’ın insanlara verdiği en büyük nimet olan akıllarını mezhep ve
tarikat sepetlerinde kaybetmiş kişilerden fazlasını beklemem realist bir
beklenti değil.

Hani ben Fethullah gibi bir cemaatin lideri olsaydım, hani ben
ağlayarak para toplasaydım, hani bana hazret ve efendi diye hitap eden
iyi huylu robotlarım olsaydı, şahsıma yönelik uslup ile ilgili
sorgulamalar ve hatta iftiralar haklı ve tutarlı bir tepki olurdu.
Mantıkta “ad hominem” denilen hatayı bu kadar sık işleyen kafalarla
doğru dürüst bir tartışma yürütmek gerçekten zor.

Bana “Edip” diye hitap edilmesini şahsıma hakaret olarak
algılamadığım gibi başkasına ismiyle hitap etmeyi de muhatabıma hakaret
olarak algılamıyorum. Dahası, kişiyi ismiyle çağırmak Kuran’ın
onayladığı bir üsluptur. Hatta Kuran bunu teşvik eder. Kuran, Allah’ın
elçilerini ilk isimleriyle zikreder ve bize de bunu uygulamayı emreder.
Bak 2:136. Benim bu üslubumu eleştirenler aslında Muhammed’in ve onun
arkadaşlarının üslubunu da eleştirmiş oluyorlar. Kuran yerine
peygamberden birkaç yüzyıl sonra cahillerin ve palavracıların
uydurdukları hadis hikayelerini izleyenler birçok konuda olduğu gibi bu
konuda da çelişki içindedirler.

Kişileri abartmaya ve putlaştırmaya hizmet eden kültürel normları
özellikle çiğniyorum. Resmi veya dini lakaplar, abartılı ve uyduruk övgü
ifadeleri insanların özellikle felsefi, dini ve politik konuları dürüst
ve rasyonel bir biçimde tartışmalarını engeller ve hiyerarşik kulelerde
doğmalar üreten kutsal inekler oluşturur. Dini liderleri ve
politikacıları putlaştırmayı gelenek ve kültür haline getirip hipnoz
olanların bu makalenin içeriğini nasıl ıskaladıklarına tanık olmak için
bu makalenin sorular bölümünün yayımlandığı Internet sayfasına
(www.bilgiagi.net) gidebilirsiniz.

Fethullah Gülen’e 19 Soru ve Cevapları

Edip Yuksel
www.19.org




Fethullah kardeşim, sizi gençlik yıllarımdan tanırım. Babamla içli
dışlı bir dostluğunuz olmasa da birbirinizle tanışıyordunuz. Babam
Mustafa Kemal’in Samsun’a çıktığı 1919 yılında, siz de 19 yıl sonra
Mustafa Kemal’in öldüğü 1938′de Dünya’ya gelmiştiniz. Ben de sizden 19
yıl sonra uzay çağının başladığı 1957′de bu gezegene ışınlandım. Babamla
karşılıklı saygıya dayanan ama üslup, tavır ve vurgu farklılıklarıyla
parçalanmış bir dostluğunuz vardı. Babam sizi uzlaşmacı, siz de onu
aşırı bulurdunuz. İkiniz de köylüydünüz ama siz şehirli adabını
benimseyip özümsediniz. Babam duygularını toplum içinde ifade etmezdi,
siz ise binlerce kişinin huzurunda ağlayabiliyordunuz. Sizi izleyen bir
cemaati, özellikle öğretmenleri, uzun sürecek bir mücadele için eğitiyor
ve büyük bir hareketin taktik ve stratejisini engelli ve dolambaçlı
yollarda karmaşık hesaplar yaparak, gözyaşı dökerek, arada bir takiyye
ruhsatını kullanarak sabırla belirliyordunuz. Babamın ise böylesi
yetenekleri ve hesapları yoktu. Babam bildiği ve inandığını pek hesap
yapmadan ilan ediyordu. Sonuç malum: Sizin dünya çapında gelişen,
politik ve ekonomik alanda güçlenen bir cemaatiniz var. İçine çekilen
bireyi eğitip öğüten, yeni bir dil öğreten ve hatta aynı biçimde bıyık
traşlatan bir cemaat… Hala kuluçka döneminde olan ve Fethullah’ın
fethini bekleyen bir hareket… Yumurtadan ne doğacağını belki sizin ve
yakın arkadaşlarınızın dışında herkes merak ediyor.

Babam Sadreddin veya Sadrettin, Nurcusundan Süleymancısına,
Selametçisinden İhvanına, Çarşambalısından Menzillisine kadar her
camianın lider kadrosunun saygı gösterdiği veya ciddiye aldığı bir
kişiydi. Kapısı herkese açıktı. İnsanlar arasında rütbe ve mevki ayırımı
yapmazdı. Diğer “alimler” babamın laik T.C devletine karşı gösterdiği
cesur duruşu taklit edemiyorlarsa da gizlice takdir ederlerdi. 1 Temmuz
1986′da babamla yollarımız ayrılmasına rağmen, babamın dürüstlüğünü,
samimiyetini ve ender görülen cesaretini takdir ederim. Babam, Said-i
Nursi hayranı Sünni bir hocaydı. Ancak tipik bir Nurcu değildi. Yani,
sabah akşam Risale-i Nurlara talim etmiyor, Risaleleri Kuran yerine
ikame etmiyordu (Maalesef, her Sünni gibi babam hadis ve fıkıh
kitaplarını Kuran’a ortak koşuyor ve hatta bazen tercih ediyordu).
Mezhepler üstü olamasa da mezhepçileri ürkütecek derecede mezheplerarası
bir mollaydı. Babam zamanla Said-i Nursi, Seyit Kutup ve Ayetullah
Humeyni’den oluşan antika bir üçgenin açıortayında karar kıldı.
Hemşerisi, Bitlisli Kürt Said gibi fen bilimleri ve felsefi tartışmaları
az çok takdir eden babam, Mısır’ın milliyetçi diktatörü Abdun Nasır
tarafından katledilen Sünni Seyit gibi İslami bir devlet özlemiyle
yaşarken nihayet 1979 yılında Şii Ayetullah Humeyni’nin şahsında
hayalindeki ideal devleti acem makamında da olsa İran’da buldu. Siz
İran’a hiç sempati duymadınız. Üslubunuz ve metodunuzla çelişiyordu her
şeyden önce.

Dahası, siz Osmanlı hayranıydınız. Nitekim Yetmişli yılların kardeşi
kardeşe düşman eden siyasi ortamında sağcı militanlar tarafından Fatih
Camisi avlusunda şehit edilen kardeşim Metin Yüksel için, Necmettin
Erbakan ve Alpaslan Türkeş dahil birçok parti ve cemaat liderinin
gönderdiği taziye mektupları arasında sizinkisi alfabesi ve diliyle
dikkati çekiyordu. Daha sonra dergi ve kitaplarda yayımlanan taziyeniz,
Osmanlıca yazılan tek mektuptu. O mektup içeriği kadar lisani haliyle
çok şeyler söylüyordu:

***

Es-selamu aleyküm ve rahmetullahi ve beraketuhu

Muhterem Hocam

Mahdûm-i âlîlerinin mazlûmen şehîd
edilmesi peder-i muhteremleri sizler için ciğer-sûz bir hâdise olmakla
beraber “Allah yolunda katledilenleri ölüler olarak saymayın” medlûl-i
âlîsince Hazret-i pervardigâra takdîm edilmiş bir tuhfe-i mübeccele
olduğu zât-ı devletlerince derkârdır.

Mazlûm-ı muhtereme Hazret-i
Rabbu’l-İzzet’den derecât-ı âliyât dileği ile siz çok muhterem hocaamın
ve mazlumun vâlide-i muhteremelerinin gamnâk olan fuâd-ı
münkesirelerinin sabrıyla medâr-ı teselli-yi vâridat-ı celile-i
seniyyenin devam ve temâdisini niyâz ederim muhterem hocam

Ed-Dâ’i Ve’l-Müsted’î

M. Fethullah

(Mektubun Arap
alfabesiyle olan elyazı orijinalinin kopyası için bak: Şehid Metin
Yüksel: Kardelenlerin Kan Kırmızı Açtığı Gün, Mehmet Ali Tekin, Beka
Yayınları, 3. Baskı, 2008, sa: 215,)

***

Kuran 30:22 ayetinde dillerimizin farklılığının Allah’ın ayetlerinden
(işaretlerinden) olduğunu bildiriyor ve diller arasında bir üstünlük
ayırımı yapmıyor. Böyle olunca, Araplar Arapçayı, Kürtler Kürtçeyi,
Türkler de Türkçe’mi düzgün konuşmalıydı. Diller birbirlerinden sözcük
alışverişinde bulunur. Ama yukarıdaki ifadeler, bu normal alışverişin
boyutlarını aşıyor. Farsça ve Arapça ‘ya kutsallık atfeden bir
yaklaşımın ürünü gibi… (Bu konuda size ve hayranlarınıza Cengiz
Özakıncı’nın Dil ve Din adlı kitabını tavsiye ederim.)

Sizinle yollarımız birkaç kez kesişti… Popüler bir Sünni yazar olduğum gençlik yıllarımda, Demirin Kuran’daki Kimyasal Esrarı
adlı bir makalem sizin Dahhak takma ismiyle başyazılarını ağdalı bir
dille yazdığınız Sızıntı dergisinde yayınlandı. Hala hatırlarım, 12
Eylül darbesinden sonra Anayasa için Oylama yapılacaktı. Darbeci
generaller Anayasa’ya karşı propagandayı yasaklamıştı. Darbecilerin
Anayasasına “Hayır” diyen birçok kişi tutuklanıp cezalandırıldıydı o
günler. Sızıntı dergisi oylamadan bir önceki sayının arka kapağında mavi
zemin üzerine “Yeni Anayasa Hayırlı Olsun” diye iki anlama gelen
tevriyeli bir temenniyi koymuştu. Daha sonra sizinle İstanbul’da bir
caminin imam odasında görüşüp tanışmıştım. Size mürit olacak bir yapıya
sahip değildim; ama dostça bir yaklaşımla sizi, daha doğrusu seni
tanımak istiyordum. Beni hatırlamanı beklemiyorum, ama yıllar sonra bir
mezhep mukallidi olmaktan vazgeçip aklını kullanan bir müslüman olmaya
karar verdiğimde kopan yaygarayı işitmişsinizdir, izlemişsinizdir.

Liderliğini yaptığınız grup beni “mürtet” diye ölüme mahkum etmedi.
Gazete ve dergilerinin ilk sayfalarında aleyhimde iri puntolarla naralar
atan Selametçi (Milli Gazete), Nurcu (Sur Dergisi), Tarikatçı (Türkiye
Gazetesi), Milliyetçi (Tercüman Gazetesi), Süleymancı (Yeni Sabah),
İrancı (Vahdet), Entelektüel İslamcı (Girişim Dergisi, Kitap Dergisi)
gibi birçok mezhep ve meşrebin linç koalisyonuna katılmadı. Ancak
cemaatiniz, “Yahu, kitapları şeriatçı çeteler tarafından toplanan,
kendisine yöneltilen eleştirilere ve iftiralara cevap hakkı verilmeyen,
kendi imkanlarıyla yayımladığı cevabi makalelerini içeren kitabı daha
dağıtılmadan matbaadan çalınan, sesi kesilen, geleceği karartılan ve
babası tarafından bile reddedilen bu öksüz delikanlıya hep birden
saldırmaktan utanmıyor musunuz
?” diye adil bir tavır da koymadı…
Sızıntı Dergisi ismine layık bir tepki gösterdi: dini medyada koparılan
fırtınayı sessizce izledi. Sızıntı’ya daha sonra Yağmur ve Aksiyon
dergileri eklendi. Bunları Fırtına mı Tufan mı yoksa Gökkuşağı mı
izleyecek bilmiyorum.

Size hayran olup sizi göklere çıkaranlar olduğu gibi sizden nefret
edip yerin dibine batıranlar var… Ben her iki gruba da dahil değilim. Bu
tür duygusal tavırları göstermiyorum. Sizi ve cemaatinizi arada bir
uzaktan izliyorum. Ben bir cemaatin kelle sayısından veya sahip
oldukları maddi imkanlardan etkilenen biri değilim. Ancak cemaatteki
disiplin, odaklaşma ve gayret bana Amerika’daki Mormonları veya
Evangelistleri anımsatıyor. Olağanüstü liderlik yeteneğinizi ve
gayretinizi takdir etmemek mümkün değil.

Maşallah, Orta Asya’dan Amerika’ya kadar cemaatin okulları papatyalar
gibi açıyor. Geçen yıl Kazakistan’da katıldığım bir konferansta
cemaatin açtığı okulların tedrisatından geçmiş birkaç gençle tanıştım.
Hatta yaşadığım çölün ortasında bile okul açtılar şakirtler. Okulun
ismini daha önce Daisy (Papatya) koydular, ama bu isim erkek
öğrencilerin ilgisini çekmeyince değiştirdiler. Arı gibi çalışıyorlar ve
başarılılar. Burada da yollarımız kesişti… Ülkesinde ana dili
yasaklandığı için Kürtçeyi pek konuşamayan bir Kürt olduğum halde,
kaderin bir cilvesi olarak, Amerika’da devlet okullarında ilk kez Türkçe
dersi öğretme şansına sahip oldum. Üniversitede felsefe, mantık ve
hukuk derslerine ek olarak, 2001 yılından bu yana, oğlumun öğrencisi
olduğu bir ortaokulda ve lisede yüzlerce Amerikalıya Türkçe öğrettim ve
hala öğretiyorum. Yıllar sonra sizi izleyenlerin Türkiye dışındaki
okullarda medyada abartıldığı gibi olmasa da Türkçe eğitimi
başlattıklarını görmek beni bir bakıma sevindiriyor bir bakıma da
düşündürüyor.

Sizi anlayamıyorum, çözemiyorum… Sizi anladıklarını sananları da
anlayamıyorum. Siz benim için kara bir kutusunuz. Havada kanatsız uçan
bir kutu… Yere düşüp bin parça mı olacak yoksa kanat açıp Anka kuşuna mı
dönüşecek bilmiyorum. Benim gibi sizi ve amacınızı anlamakta
zorlananların aydınlanması için bazı sorular yönelteceğim size. Soruları
bir mürit veya size yaltaklık yapmaya çalışan bir gazeteci edasıyla
sormayacağım. Babamdan miras aldığım üslupla ve sevip saydığınız Said-i
Nursi’nin pervasızlığıyla soracağım.

Sorulara geçmeden önce önemli bir konuya değinmek istiyorum. Sizin
Kelime-i Tevhidi, yani birleme ifadesini, Kuran’a göre düzelttiğinizi ve
birlemeyi ikilemeye çıkaran Muhammed eklemesini çıkardığınızı duydum. La ilahe illa Allah. Eğer
bu doğruysa ve bunu politik hesaplarla değil de, Allah’ın son
peygamberinin getirdiği mesaja uyma amacıyla gerçekleştirdiyseniz sizi
canı gönülden tebrik ederim (3:18; 3:64; 39:45; 72:18; 6:22-23; 2:285;
63:1-3) Nitekim Quran: a Reformist Translation‘in notlar
bölümünde sunduğum arkeolojik deliller, Muhammed peygamberi
putlaştıranların uydurduğu bu büyük bidati ifşa ediyor ve Kuran’da otuz
kez Muhammedsiz geçen tevhit ifadesini destekliyor.

Bazı soruları suçlayıcı bir üslupla yazdım ama cevabınızı aldıktan
sonra vicdanımdaki yargıda değişiklik yapmaya hazırım. Bir kısmının
cevaplarını bilsem de sizin en son görüşünüzü ve duruşunuzu merak
ediyorum. Büyük olasılıkla bana cevap vermeyeceksiniz. Aforoz edildikten
sonra Arizona çölündeki onuncu köyde karar kılmış, kendisi gibi ipten
saptan kopan birkaç arkadaşı haricinde cemaati olmayan, dosttan çok
düşman edinmiş, organize dinlerden hoşlanmayan, karizmasını sürekli
sabote eden, ailesinin geçimi için didinen, Türkiye’deyken Türk
devletine, Amerika’dayken de Amerikan devletine meydan okuyan, dünyada
kritik düşünen müslüman aydınların ilgisini çeken islami reform
hareketinin militanlığını yapan, yüzde yetmiş anarşist ve yüzde yüz
‘rasyonel monoteist’ bir felsefecinin yönelttiği sansürsüz soruları
cevaplamaya tenezzül etmeyebilirsiniz. Papayla elele tutuşup dünyanın
kaderini tartışan bir lidersiniz ne de olsa. Ama sürpriz de
yapabilirsiniz.

***

İnsanlıkta kardeşim olan sevgili Fethullah:

Sizi bu sorulara cevap vermeye zorlamak için gerekirse bu soruları
Internette imzaya açacağım. Hem Türkçe ve hem İngilizce olarak. Hani,
Türkiye ve dünya politikasını, şimdimizi ve geleceğimizi böylesine
etkileyen bir liderin sansür edilmemiş sorulara cevap vermesini
beklemeye hakkımız var. İbrahim genç yaşta halkının liderleriyle
tartıştı, Sokrates Yunan senatosuyla tartıştı, Musa Firavun ile, İsa
Ferisilerle, Muhammed hem Mekke hem Medine liderleriyle tartıştı. Onları
izleyenler de delillere ve mantığa dayalı tartışmalarla toplumu
değiştirdiler. Sizi karşıt fikirden insanlarla önemli konuları
tartıştığınızı hiç anımsamıyorum. Bir ülkenin eğitim sistemini,
kültürünü, dinini ve politikasını bu derece etkileyen birisinin tartışma
ortamında görülmemesi inanılmaz bir olay. Fikir meydanında karşıtların
eleştirilerine cevap vermek, seçilmiş bir gazetecinin yönelttiği dostça
sorulara cevap vermekten çok farklı.

Aşağıdaki 19 soruya dört ay içinde cevap vermediğiniz taktirde kendi
sorularımızın cevaplarını sizin söz ve tavırlarınızdan çıkararak biz
vermek zorunda kalacağız. Belki de daha kapsamlı bir araştırma ile
destekleyerek kitap halinde yayınlayacağız. Amaç size ve cemaatınıza
zarar vermek değil, amaç halkın sizi ve idealinizi daha yakından
tanımasıdır. Eğer dilerseniz, sizi Pennsylvania’daki evinizde ziyarete
gelir ve bu soruları orada konuşup tartışmaya da hazırım. Dilerseniz,
Arizona’daki evime her zaman misafir olarak gelebilirsiniz. Tucson’daki
şakirtler yoluyla benimle irtibat kurabilirsin. Galiba benden biraz
kaçıyorlar ama siz emrederseniz beni anında bulabilirler. Küçük oğlumun
katıldığı matematik yarışmalarında şakirtleriniz en başarılı öğretmenler
arasındaydı. İnşallah önümüzdeki yıl İstanbul’da düzenlemeyi
düşündüğümüz İslami Reform İçin Kritik Düşünenler başlıklı konferansta
sizi veya sizi temsil eden birilerini panelistler arasında görür ve
canlı yayında tartışırız bu konuları.

Barış, adalet ve tevhit için, hiçbirinden taviz vermeden, birlikte çalışmak umuduyla. Selam ve sevgilerimle.

***

Fethullah veya onun yakın çevresinden hiç kimse kendisine yönelttiğim
aşağıdaki 19 Soruya verdiğim süre içinde cevap vermedi. Aradan tam bir
yıl geçti. Bu yüzden, kendisine verdiğim sözü tutacak ve yönelttiğim
sorulara onun vereceği cevapları onun adına ben vereceğim. Bu cevaplarda
yanlış ve abartma varsa her zaman düzeltmeye ve onu ilan etmeye
hazırım. Zaman Gazetesinde yazan herhangi bir makale yazarı veya
kendisine yakın olarak bilinen herhangi birisi verdiğim cevaplara itiraz
ederse memnun olurum. Uzunca girişten sonra, oto-sansür yapmadan
klavyeye aldığım aşağıdaki 19 soruyu ve cevaplarını dikkatinize
sunuyorum. Cevaplar için Fethullah’ın kullandığı ağdalı dil yerine
günümüzde konuşulan Türkçeyi seçtim:

SORU 1. Iran
Şahına karşı başlatılan devrim, “istiklal, azadî, hükümet-i islamî”
ideali doğrultusunda mollalarla işbirliği yapan bir aydınlar grubunun
desteğiyle gerçekleşti. Beni Sadr ve Bazergan gibi aydınlar kısa sürede
mollarşi tarafından tasfiye edildiler. Sizin ekibinizin idealindeki
devleti merak ediyorum. Acaba, İran devriminde olduğu gibi sonunda
kaybetmeye mahkum bir aydınlar grubuna mı oynuyorsunuz yoksa kazanacak
olan mollalar grubuna mı? Yoksa bilmediğimiz üçüncü bir şıkka mı?

CEVAP 1: İnanmayacaksın belki ama hepsine oynadım.
İlk başta İran’daki devrimin Sünni versiyonunu hayal ettim. Osmanlı’nın
şanlı sultanları ve fütuhatları konusunda rüyalar gördüm. Kendimi
Türkiye’nin sakalsız Ayetullah’ı olarak hayal ettim. Kendimi bir ara
sabahları Beni Sadr, akşamları Humeyni gibi hissettim. Ancak daha sonra
iş büyüyünce ve vakıflarımın kasaları milyonlarca dolarla dolunca
benimle irtibat kuran politik güçlerle ittifaklar kurmaya başladım ve
her iki hayalden de vazgeçtim. İlk başta takiyye yapıyordum. Ancak
Papa’nın ellerini sıktıktan ve Amerika’ya göç ettikten sonra, ABD-Co ve
İsrail’in Büyük Ortadoğu Projesi yoluyla güç kazanıp hedefime
ulaşacağımı anladım.

SORU 2: Siz bir
işadamı ve eğitimciden çok dini bir lider olarak tanınıyorsunuz ve sizi
destekleyip izleyenlerin üzerinde öyle bir etkiye sahipsiniz. Dünyanın
yaşayan en güçlü dini liderleri arasında yer alıyorsunuz ama dini
konularda Sünni mezheplerin doğmalarından farklı bir teoloji
sunmuyorsunuz. Bu nasıl olur? Yeni Ümit Dergisinin Temmuz-Eylül 2010
sayısında derginin Genel Yayın Koordinatörü Dr. Ergün Çapan çocukluk
yıllarından beri okuduğunuz ve okuttuğunuz kitapları listeleyen uzunca
bir makale yazmış: Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Bilinmeyen Bir Yönü: Ders ve Tedris Metodu.
Makaleyi okurken başım döndü. Sizi diğer mollalardan ayıran teolojik
bir farklılık yok gibi. Doğrusu ve yanlışı, gerçeği ve hurafesi ile
birlikte eskiyi kabul ediyorsunuz. Sadece sunuş tarzınızda ve
kullandığınız ambalajda bir farklılık var gibi. Tarikat ile medrese
arasında melez bir ekol oluşturmak bir yenilikse bunu hemşehrim Said-i
Nursi ve Mısırlı Hasan el Benna kadar becermişsiniz. Ne var ki, size
nispet edilen hareket daha çok kişi kültüne benziyor. Kafanızda ulaşmayı
istediğiniz istasyon hakkında bir netlik olabilir; ama bu istasyonun
biçimini ve boyutunu bilmiyoruz. Hakkınızda doktora tezleri yazan
hayranlarınız veya şakirtleriniz (biliyorum Nurculuk kültüründen gelmiş
biri olarak mürit kelimesini sevmiyorsunuz) son istasyonu ne kadar
biliyorlar o da malum değil. Asr-ı Saadet diye bilinen sahabe dönemini
tekrar yaşamak özlemiyle hüngür hüngür ağladığınızı biliyorum. Ama o
dönemi Kuran yerine “sahih” diye tanıtılan uydurma hadis kitaplarında
arıyorsanız sizin Türkiye başta olmak üzere tüm dünyayı ulaştırmak
istediğiniz cennetin Afganistan’daki Taliban, İran’daki Mollalar, Suudi
Arabistan’daki Selefiler tarafından oluşturulan cehennemlerden farklı
olmayacağından eminim. Zira hepsi “asr-ı saadet” idealini hadis ve siyer
kitaplarında anlatıldığı biçimiyle tekrar hayata geçirmeye gayret
ettiler. Niyetinizin iyiliğini veya kötülüğünü tartışmıyorum. Sizin iyi
niyetli biri olduğunuza inanıyorum veya inanmak istiyorum ama “cehennem yolu iyi niyetlerle döşelidir
sözündeki gerçek payını da görüyorum. Bir milyarı aşan müslüman nüfusun
her konuda geri kalmışlığının temelinde yatan mezhep öğretilerine,
hadis ve sünnet adı verilen cahili doğmalara epistemolojik ve teolojik
bir eleştiri yöneltmemiş bir dini lider olarak sizin oluşturmaya
çalıştığınız dünyaya nasıl güvenebiliriz? İdeallerinizin egemen olduğu
bir dünyada Sünni mezheplerin doğmaları ve uygulamaları egemen olmayacak
mı? Sızıntı dergisiyle 1979 yılında medya yoluyla kamuyla iletişime
başladığınızdan beri teolojik alanda bazı değişimlere tanık olduk.
Örneğin, Sızıntı’nın ilk sayılarında hadis, sünnet ve mezhep
öğretilerine sadık bir tavır gösteriyor ve insan ve hayvan resimleri
yayınlamamaya gayret ediyordunuz. Arada bir koyduğunuz canlı resimlerin
özellikle boyun bölgesine kalınca çizgiler koyarak güya kesip
öldürüyordunuz ve böylece kitabına uyduruyordunuz. Ama daha sonra büyük
bir haramı hadis ve sünnete göre vaftizleyip helalleştiren o çizgiler
zamanla inceldi ve bir kaç yıl sonra birden bire kayboldular. Bu
teolojik değişim için hiçbir açıklama yaptınız mı? Yani daha önce
izlediğiniz hadislerin ve mezhep fetvalarının yanlış olduğu sonucuna mı
vardınız, yoksa onları hala sahih olarak kabul etmenize rağmen, maslahat
bahanesiyle günah işlemeye mi karar verdiniz?

CEVAP 2: Fark ettiğiniz gibi hadislerle başım
belada. Hadislerle bu dünyada normal bir insan gibi yaşamak mümkün
değil. Ama hadisleri reddetme cesaretini de gösteremiyorum. Bu cesareti
göstermememin nedenlerinden birisi çocukluğumdan beri “hadissiz
sünnetsiz bir din olmaz” doğmasıyla yetiştirilmem ve Kuran’ı da
hadislerin ışığında (biliyorum sen ‘karanlığında’ diyeceksin) anlamaya
çalışanların tefsirlerini ezberlememdir. Gerçi senin İlginç Sorular 2
ile ve Sakıncalı Yazılar ile başlayan sorgulamanı ve daha sonra
yayımlanan Müslüman Dinadamlarına 19 Soru adlı kitabını okudum ve orada
hadislere ve mezhep öğretilerine yönelttiğin eleştirileri çoğunlukla
haklı buldum, ama senin başına gelenleri görünce benzeri bir şeye
cesaret edemedim. Bundan sonra böyle bir riski alacak enerjiye ve
cesarete de sahip değilim. Herkes beni lider olarak bilir, ama birçok
lider gibi aslında ben aynı zamanda iyi bir izleyiciyim. Gece gündüz
çalışarak, başlattığım mukaddes dava için cüzdanlarını boşaltan,
yıllarını veren binlerce Sünni dava arkadaşım var. Ben bir zamanlar
Hazreti Ömer’in dediği gibi “Allah’ın kelamı bize yeter” deyip tüm
hadisleri çöpe atsam ve beni izleyenleri dinimizi sadece Allah’a
özgülemeye çağırsam onları hayal kırıklığına uğratabilirim ve hatta
birçoğunun desteğini kaybedebilirim. Sen bir zamanlar hadisçi sünnetçi
kesimin gençlik lideriydin, kahramanıydın. Ama sen hadislere ve
sünnetlere dokununca izleyicilerini, arkadaşlarını ve hatta aileni
kaybettin. Daha önce peynir ekmek gibi satılan kitapların satılmaz oldu,
hatta basılamaz oldu. Ben yufka yürekliyim. Kaloriferli ve klimalı
salonlarda sahabe hikayeleriyle ağlarım ve milleti ağlatırım.
İstemediğim halde maalesef TC’deki bazı paranoyak paşaların dikkatini
çektim ve Amerika’ya göç etmek zorunda kaldım. Aslında bundan memnunum.
ABD-Co beni seviyor ben de onu.

SORU 3: İslami
Reform İçin Manifesto adlı kitabımda detaylarıyla tartıştığım gibi,
Muhammed peygamberin vefatından yüzyıllar sonra derlenen hadisler
yoluyla peygamberin ilettiği biricik kitap olan Kuran’a en büyük ihanet
yapılmış ve bu ihanet nihayet Gazali ile galibiyetini ilan etmiştir.
Siz, çelişkiler dolu hadis kitaplarında Ömer’e isnat edilen “Hasbuna
Kitabullah” (Allah’ın kitabı bize yeter) prensibini mi savunuyorsunuz,
yoksa Kuran’a ihanet eden uydurma hadis koleksiyonlarını “Sahih” diye
kabul edip Kuran’a ortak mı koşuyorsunuz? Siz, sayıları yüz bine varan
sahabeler tarafından dinlendiği iddia edilen veda hutbesinin son
bölümünde yer alan en önemli ifadelerin üç sürümünden hangisini kabul
ediyorsunuz? İzlememiz gereken kaynak, sadece Kuran mı? Kuran artı
Muhammed’in sünneti mi? Yoksa Kuran artı Ehli Beyt mi? Yoksa hadislerde
olmayan dördüncü bir şıkkın eklenmesiyle “hepsi” mi?

CEVAP 3: Sevgili Edip niye yarama tuz ve biber
ekiyorsun? Biliyorsun ki ben o hadislerin çoğuna inanmıyorum. Ben çok
zeki bir adamım. Muhammed aleyhisselamdan iki yüz kusur yıl sonra
derlenen o rivayetlerin zanni olduğunu ve hatta büyük çoğunluğunun
uydurma olduğunu biliyorum. Bunu bilmeyenler ya geri zekalıdır, ya
hipnoz altındadır veya o kitapları hiç okumamışlardır. Ama bunu halka
ilan etmem fitneye sebep olabilir. Halk cahildir, taklidi bir imana
sahiptir. Halk tahkiki bir imana sahip olsaydı belki ben de senin İslami
Reform için Manifesto kitabında dile getirdiğin görüşlerin altına
imzamı atardım. Sana bir sır: aslında ben hadisleri ve sünnetleri, halk
fark etmeden yavaş yavaş unutturmaya çalışıyorum. Bunda ne kadar
başarılı olacağımı bilmiyorum doğrusu. Görüyorsun ki benim şakirtlerim
hadis kitapları okumuyor. Eskiden Risale-i Nur külliyatına talim
ediyorlardı. Bir anne bebeği nasıl sütten keserse, ben de onları yavaş
yavaş içinde bir sürü çelişki bulunan o Risalelerden kestim, kesiyorum.
Benim kitaplarıma bakarsan genel ifadeler, afaki, edebi ve şiirsel
ifadelerden oluşuyor. Ciltlerle kitap yazdım ama onlarla ne devlet
kurabilirsin, ne köy, ne kasaba. Belki iyi okulların kurulması için
öğretmenlere teşvik olabiliyorlar. Doğrusu beni izleyenlerin kurdukları
okullarda genelde bilgi ve biraz da hikaye ezberletiliyor. Maalesef
okullarımızda kritik ve yaratıcı düşünme eğitimini bulamazsın. Eğer ben
Mehdi değilsem belki eğitim ve öğretim sistemini düzeltmek Mehdi’ye
kalmış.

SORU 4: Geçen yıl Oxford Üniversitesinde verdiğim ilk konferansta dinleyicilere Theometer or Sectometer
diye adlandırdığım çoktan seçmeli 45 soru yöneltmiştim. O sorulara
vereceğiniz cevapları çok merak ediyorum doğrusu. Oradaki sorulardan
birkaç tanesini iki seçeneğe indirerek sorayım: Evli olup zina edenler
için recim diye bilinen taşla öldürme cezasına inanıyor
musunuz? Aç bir keçinin, Muhammed peygamberin vefatından yıllar sonra,
deri üzerinde yazılı olan recim ayetini Ayşe validemizin
yatağının altında bulup yiyerek onu Kuran’dan neshettiğine inanıyor
musunuz? Böylesine “kutsal bir keçi” tarafından neshedilmiş, yani iptal
edilmiş bir ayetin hükmen baki olduğuna katılıyor musunuz?

CEVAP 4: Edip sen niye anlamıyorsun beni? Ben o
saçmalıklara inanacak bir adam mıyım? Ben eğer medresede değil, iyi bir
üniversitenin Fizik, Kimya veya Biyoloji bölümünde okusaydım bugün iyi
bir bilim adamı olurdum. Ben o hikayelere bir ara inanmak zorunda
kaldıydım. Ama neresinden tutulursa hazan yaprakları gibi
dökülüyorlardı. Hani Said-i Nursi’nin kitaplarından feyiz aldığım için
aklımı tamamıyla taklit sepetine koymamıştım. Zamanla aklımı
kurtardığımı sanıyorum. Ben ayet yiyen kutsal keçi hikayelerine
inanmadığım gibi o hikayelerle savunulan recim (taşlayarak öldürme)
cezasına da inanmıyorum. Benim gibi şefkatli ve yufka yürekli bir
insanın böyle bir cezayı tasvip etmesi mümkün değildir. Ne var ki az
önce bildirdiğim gibi, bu reddiyemi ilan edecek cesareti de bulamıyorum.
Ortada milyonlarca dolar, yüzlerce okul, binlerce öğrenci var. Onlara
ihanet etmeyi doğru bulmuyorum.

SORU 5:
Hadislere ve mezheplere göre, İslam dininden, daha doğrusu mezhep
öğretilerinden, dönenler “mürtet” olarak yaftalanır ve hayat haklarını
kaybederler. Siz o hadislere ve mezhep hükümlerine inanıyor musunuz?

CEVAP 5: Sen ne kadar da ısrarlısın… Ayrıca çok
muzipsin. Hani ben “mürtedin öldürülmesi gerekir biçimindeki şeriat
hükümlerine inanmıyorum” desem Sünnilik mezhebinden çıkmış olurum ve
hemen mürtet ilan edilirim. Hayatımı riske sokacak böyle bir beyanatı
niye vereyim ki? Ben hayatım boyunca riskleri azaltmaya çalışarak
hedefime doğru ilerlemeye çalıştım. Hatta ilk başlarda şakirtlerimle
birlikte yıllarca akmadık, sadece sızdık. Gerçi hedefimin ne olduğu
konusunda şu anda kafam karışık, ama Türkiye dahil birçok ülkede
yüzlerce okul kaytan bıyıklı ve güzel yüzlü öğretmenlerimiz medyada aynı
telden çalan yazarlarımız, üniversitelerde aynı davaya gönül vermiş
profesörlerimiz ve devlet kadrolarını dolduran siyasetçilerimiz var.
Düşün… Bir zamanlar cemaat evlerini “dini ayin yapıyorlar” diye basıp
bizi tutuklayan polislerin bir kısmı şimdi cemaat evlerindeki
derslerimize katılıyorlar.

SORU 6: Bize
örnek olduğu bildirilen Muhammed peygamberin 54 yaşındayken 9 yaşındaki
bir kızla evlendiğini iddia eden ve pedofili denilen cinsel sapıklığı
kutsayan hadis rivayetlerine ne diyorsunuz? Peygambere ve arkadaşlarına
yönelik binlerce hakaret ve iftira içeren hadisleri rivayet eden Buhari,
Müslim, Tirmizi, İbni Maceh, Ebu Davud, Ibni Hanbel gibi kitaplara
saygı duyuyor musunuz?

CEVAP 6: Yine yarayı kaşıyorsun. Said Nursi’yi
izleyerek papazların bidati olan ruhbanlığı uyguladığım ve böylece bile
bile fıtratıma ihanet ettiğim için bir hayat arkadaşım olmadı ve bu
yüzden duygusal sıkıntılar çektim. Papa ile el tokuşurken aklıma bu
nadir ortak yönümüz geldi. O da davası için evlenmedi, ben de
evlenmedim. (Tabi farklı yönlerimiz de var. Örneğin, Papanın kafasına
şatafatlı bir külah; ama benim kafamda ise yüzyıllar önce Yahudilerden
aldığımız takke var). Hadis kitaplarında anlatılan peygamber örnekliği
ise öteki uçta. Sahih hadis kitaplarındaki rivayetlere göre bir gecede
dokuz eşiyle cinsel ilişkiye girmiş. Hani peygamberimizin mahrem
hayatını geceleyin dikizlediği iddia edilen sahabe münafık mıydı, cinsi
sapık mıydı, yoksa peygamberin seks sünnetini öğrenmeye çalışan samimi
bir müslüman mıydı bilemeyeceğim, ama hayatı boyunca hiç cinsel ilişkiye
girmemiş benim gibi birisi için hadis kitaplarında çizilen peygamber
portresi Papa’dan daha çok yabancı.

SORU 7:
Kadınları horlayan, cehennemin çoğunluğunu kadınlarla dolduran,
kadınları eşek ve domuzla bir tutan, kadınları siyah torbalara sokan ve
hatta bazı mezheplerde yüzlerini bile kara peçelerle kapatıp
özgürlüklerinden ve kimliklerinden mahrum eden ve böylece onları erkeğin
kölesi haline dönüştüren hadisler ve sünnetler konusunda ne
düşünüyorsunuz?

CEVAP 7: Kadınlar konusunda çok bilgisizim. Hani
annem ve ailemdeki kızlar ve kadınlar haricinde kadınlarla pek bir
irtibatım olmadı. Başka soruya geç, Edip. Kimseye söyleme ama ben sana
hayranlık duyuyorum. Sen kendini sansürlemeden konuşabiliyorsun. Keşke
senin gibi özgür olabilseydim. Yok düzeltiyorum. Bir başka yönden
bakarsak, ben senden daha özgürüm. Zira bir Arap atasözüne göre, “Sudur
ul-ahrar, kubur ul-esrar”, yani “Özgürlerin göğüsleri sırların
mezarlarıdır.” Benim göğsümde çok sır var. Gerçi bu sırların birkaçını
en yakın şakirtlerle paylaştım; ama her birisini paylaştıktan sonra
pişman oldum. Onca sırrı onca yıl göğsümde tutmanın getirdiği müthiş bir
yükü taşıyorum ve bundan dolayı büyük bir ızdırap yaşıyorum. Sanırım
artık mazoşist oldum. Acı çekmekten ve mustarip olmaktan zevk alıyorum.

SORU 8: Kuran,
başkalarına maddi zarar vermeyen kişisel günahları cezalandırmamızı
emretmez. Aksine, dünyadaki sınavın gerçekleşmesi için günah işlenmesini
serbest bırakır. Günah işlenmesini yasaklamak Allah’ın dünya hayatı
için belirlediği sınav sünnetine (yasasına) karşı şeytani bir
müdahaledir. Örneğin, aklı kullanmamak, dini konularda mukallit olmak,
Allah’ın ismini anmayı yeterli görmemek, mescitlerde Allah’tan başka
isimler çağırmak, peygamberi putlaştırmak, peygamberlere hakaret etmek,
peygamberler adına uydurulmuş hadisleri din diye insanlara satmak,
şefaat etme iddiasında bulunmak, ölülerden medet ummak, Allah’ın sözünün
yetersiz olduğuna inanmak, Allah adına haramlar uydurmak, din
adamlarının fetvalarını din diye izlemek, dinle alay etmek, Allah’tan
başkalarını rab (efendi) kabul etmek, salatı gözetmemek, başkalarına
zarar vermeden sigara veya alkollü içki kullanmak gibi günahlar devlet
tarafından Allah adına cezalandırılamaz. Sizin idealinizdeki dünyada, bu
ve benzeri kişisel günahları işleyen insanlar Allah adına sokaklarda
ahlak polisliği yapan firavuncuklar yoluyla cezalandırılacak mı?

CEVAP 8: Eğer cezalandıracaksak biz anarşistleri
cezalandıracağız, devleti ve devlet adamlarını sokaklarda protesto
edenleri cezalandıracağız. Asayiş çok önemlidir. İran çok tehlikelidir.

SORU 9: Sizin
nostaljik bir duyguyla idealleştirdiğiniz Osmanlı devleti 300 yıl
boyunca matbaayı yasakladı. Eğitime önem veren biri olarak Osmanlı’nın
500 yıldan fazla süren iktidarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Başkalarına ait ülkeleri ve şehirleri işgal edip halkını vergiye
bağlayan, o ülkelerin gençlerini başka işgaller için asker olarak
istihdam eden, iktidar hırsıyla kundaktaki bebekleri öldüren, hilafeti
kılıç zoruyla alan bir saltanatı onaylıyor musunuz? İstanbul’un
Bizans’tan kılıç zoruyla alınması sizce Türkiye’deki tarih kitaplarının
ileri sürdüğü gibi yeni bir çağ mı açtı? Bir kentin bir başka ulus
tarafından işgali nasıl olur da yeni bir çağ açar? İstanbul’un fethinden
sonra Osmanlı’nın bilim ve medeniyete ne katkıları oldu? Bir Caminin
zorla Kilise ‘ye çevrilmesine haklı olarak karşı çıkan birisi Ayasofya
kilisesinin zorla camiye çevrilmesini desteklerse onu “ahlaki
tutarlılık,” “adalet” ve “dinde zorlama olmayacağı” prensipleriyle nasıl
açıklar?

CEVAP 9: Osmanlı’nın birçok iyi yönleri de vardı.
Osmanlı Hristiyanları zorla müslüman yapmadı. Osmanlı engizisyonlar
kurmadı. Osmanlı Yahudilere karşı katliamlar yapmadı. Osmanlı işgal
ettiği ülkelerin dilini bile değiştirmedi. Takma kafana Osmanlı’yı…
Gelmez artık saltanat. Bak, benim bir tek oğlum bile yok.

SORU 10:
Geçmişte Kürtlerin varlığının bile inkâr edildiğini, başka hiçbir dil
yasaklanmazken Türkiye’nin yüzde 15’inden fazlasını oluşturan Kürt
yerlilerinin dillerinin yasaklandığını, birçok Kürdün ana diliyle
konuştuğu veya yazdığı için hapislere atıldığını, Kürtlerin çoğunlukta
olduğu birçok köyün adlarının değiştirildiği, Kürtlerin çocuklarına
Kürtçe isim takmalarının veya Nevruz’u kutlamalarının yasaklandığını,
binlerce Kürt köyünün boşaltılıp sakinlerinin büyük şehirlerin
banliyölerindeki gecekondulara sürüldüğünü, binlerce Kürd’ün faili
meçhul cinayetlerle öldürüldüğünü, benzeri ve hatta daha acımasız
haksızlık ve saldırıların Irak veya İran’daki Kürt kardeşlerimize karşı
sistematik bir politika olarak gerçekleştirildiğini ve daha nice faşist
politikanın “ulusun bütünlüğünü korumak” paranoyası ve propagandasıyla
gerçekleştirildiğini yaşadık ve biliyoruz. Kürtlere yönelik bu inkarcı,
ayırımcı ve dışlayıcı politikaya ek olarak, okullarda ve orduda Kürt
çocuklarına, Ne mutlu Türküm Diyene, Bir Türk Cihana Bedel, ve Varlığım Türk Varlığına Armağan Olsun
sloganları söylettirildi. Yüzyıllarca barış ve dostluk içinde birlikte
yaşamış bu iki halkı birbirine düşman edici nasyonalist ve ırkçı
ideolojiler ve uygulamalar maalesef her iki halkı iç savaşa doğru
sürükledi. Bölünme paranoyasıyla tektipleştirilmek istendikçe bölünme
tehlikesi arttı ve tehlike arttıkça bu paranoyayla tektipleştirme
desteklendi. Tüm bunlar olurken, Türkiyeli halkların kanı ve bütçesi bu
faşist politikanın doğurduğu terörle mücadele adı altında onlarca yıldır
harcanırken bir dini lider olarak siz o politikaya karşı nasıl bir
tavır takındınız, nasıl bir çözüm önerdiniz? Türk-İslam sentezi adını
verdiğiniz nesne, eğer islam denilen din bireyin, toplumun ve dünyanın
birbirleriyle ve yaratıcısıyla barış içinde yaşaması için gerekli olan
evrensel prensiplerse nasıl bir sentez olabilir? Türk-İslam sentezi
Arapların Muhammed peygamberden yüzyıllar sonra hadis yoluyla
kutsallaştırıp mezhepler yoluyla dinimize soktukları Arap kültürü ve
adetlerini Türk kültürü ve adetleriyle değiştirmek mi? Örneğin sakal
yerine bıyık, çarşaf yerine manto, fistan yerine pantolon, Arapça dua
yerine Türkçe dua, Arapça ezan yerine Türkçe ezan, Arapça isimler yerine
Türkçe isimler gibi makul görülebilecek reformları mı kastediyorsunuz?
Sizin mezhebe göre İslam’ın bir amentüsü var, peki Türklüğün amentüsü
nerede? Türk kelimesinden ne kastettiğinizi açıklar mısınız? Türk bir
ırk değilse nedir? Türkiye’deki Türkler, Bulgaristan’daki Türkler,
Kıbrıs’taki Türkler ile Irak’taki Kürtler aynı mı, yoksa farklı mı? Eğer
Türklük bir kültürse sizin Türk kültürü ile Ahmed-i Khani’nin, Said-i
Kurdi’nin, Nazım Hikmet’in, Turan Dursun’un, Ahmet Altan’ın, Edip
Yüksel’in kültürü bir mi? Türk-İslam sentezi, Kürt-İslam, Arap-İslam
veya İngiliz-İslam sentezleriyle aynı mı? Aynı değilse farklılıklar ne?
Bu sentez Çelik-Ruh veya Asil-Kan sentezi gibi bir şey mi, yoksa
Yüzük-Aşk, Elma-Portakal, Bıyık-Nur, Hoşgörü-Diktatör, Helyum-Balon gibi
bir sentez mi?

CEVAP 10: Ben Osmanlı dönemindeki birliği ve
hilafeti gerçekleştirmeyi hayal ediyorum. Kürtlerin sayısı Türklerden
daha az ve üstelik daha yoksullar. Türklerin desteğini almam için Kürt
sorununa (belki sen Türk sorunu diyeceksin) bulaşmaktan kaçınıyorum.
Dikkat edersen benim tek amacım Osmanlı gibi büyümek, büyümek, büyümek.
Bu yolda her türlü ittifak kurabilirim. Oğlum olsaydı kurulacak
imparatorluğun adı Fethullahoğulları olabilirdi. Sanırım Kalbistan,
Sevgistan, Nuristan, belki de Gülenistan gibi isimler daha uygun…

SORU 11:
Filistin halkını bir yüzyıldır esaret altında katliamlar ve işkenceler
ile inleten, topraklarını işgal eden, evlerini yıkan, gençlerini ve
bebeklerini katleden, hapishanelerde işkencelere mahkum eden,
mahallelerini ve köylerini yüksek duvarlarla birbirinde ayıran, her
noktaya koyduğu gestapolarla özgürlüklerini sınırlayıp onurlarını
çiğneyen, korkunç bir propaganda makinasıyla kendisini dünyaya mağdur ve
kurbanlarını terörist olarak lanse eden Siyonist İsrail rejimine karşı
neler öneriyorsunuz? Firavunun binlerce yıl önce, İspanyolların beş yüz
yıl önce, Nazilerin yetmiş yıl önce kendilerine karşı uyguladığı ırkçı
politikanın bir benzerini Filistinlilere reva gören ve başta ABD-Co
olmak üzere batı ülkeleri, silah ve petrol şirketleri tarafından
desteklenen bu zulme karşı sizin cemaat ne tepki gösterdi? Gazze’de
barbarca bir abluka altında inleyen bir milyonu aşkın Filistinliye
yardım için yola çıkan Mavi Marmara gemisindeki barış ve adalet
gönüllülerine karşı uluslararası sularda İsrail askerleri tarafından
işlenen terör ve cinayeti eleştirmek yerine insan hakları gönüllerini
“otoriteden izin almalıydınız” diye eleştirmeyi İslam dininin hangi
prensibiyle açıklıyorsunuz, hangi vicdanla izah edebiliyorsunuz? Firavun
döneminde yaşasaydınız, Firavuna meydan okuyup İsrail oğullarını
kölelikten özgürlüğe kavuşturmaya çalışan Musa’ya, “Firavun
otoritesinden izin almadan nereye götürüyorsun onları?” diye mi
çıkışacaktınız? “La ilahe illa Allah” diyerek Mekke’nin teokratik
oligarşisini ürküten ve onların köleci, kadınları aşağılayan, ırkçı,
kapitalist düzenlerini çekinmeden eleştiren Muhammed peygambere, “La
demek için Mekke otoritesinden izin aldın mı?” diye çıkışarak Mekkeli
azgınları otorite mi kabul edecektiniz? İbrahim döneminde yaşasaydınız,
atalarının heykellerine tapan putperestlere felsefi bir ders vermek için
küçük heykelleri yıktıktan sonra baltayı en büyük heykelin boynuna asıp
suçu en büyük heykele yükleyen o delikanlı ölümle tehdit edilince
“küçük heykelleri kırarak insanları rasyonel düşünmeye çağırmak sana mı
düştü? O küçük heykelleri kırmak için sen otoriteden niye izin almadın”
diye mi eleştirecektiniz? USA-Inc ve Siyonist ittifakın Irak’ta ve
Afganistan’da milyonlarca müslümanı öldürmesine ve masumları
katletmesine karşı bir tepki koydunuz mu? Rusya’nın zulüm ve
katliamlarına maruz kalan Çeçenistan ve Doğu Türkistan’daki Türklerin
özgürlük için verdikleri mücadeleye ne gibi bir destek verdiniz?
Müslümanlık güçlüden yana mı yoksa adaletten yana mı olmaktır?

CEVAP 11: Sen stratejiden anlamazsın Edip.
Anlasaydın aforoz edilen bir yazar olarak Amerika’ya kaçıp sığınmazdın.
Gerçi ben de kaçtım ama ben kaçmadan önce bana bağlı güçlü bir cemaat
oluşturdum ve cemaatim için Amerika’da büyük imkanlar verildi. Şu anda
Amerika’nın birçok eyaletinde açtığımız okullar çalışıyor. Ayrıca,
Amerika’daki Türkiyeli öğrencileri, akademisyenleri ve işadamlarını
örgütlüyoruz. Stratejiden ve politikadan anlasaydın, sana yerleşme izni
veren Amerikan devletine eleştiriler getirmezdin. Adalet ve barış
sokaklarda yürümekle, bağırmakla olmuyor. Hele otoriteye kafa tutmakla
hiç olmuyor. Sloganla muhataplarımızı kışkırtmak değil, güzel tavırlarla
onların kalplerine sinmek lazım. Sır şurada: sindirmek için önce
sinmeli… Arzedebildim mi? Evet. Sırrın senin esirindir, söylersen esiri
olursun.

SORU 12: Ben
Sünnileri ve Şiileri teolojik ve politik açıdan alabildiğine eleştirmeme
rağmen Haçlı ve Siyonist ittifakının onlara karşı işlediği zülüm ve
cinayetlere de aynı şekilde karşı duruyorum. Ancak, siz Sünnilerle aynı
mezhebi ve teolojiyi benimsemenize rağmen, onların arasından çıkan terör
örgütlerinden 666 kez daha vahşi olan Hristiyan ve Siyonist kanlı
ittifakına laf etmezken, açlık ve sefalete mahkum edilmiş insanlara
yiyecek ve ilaç götüren barış gönüllüleri alçakça saldırılarla
katledildiğinde mağdurları eleştirme cüretinde bulunuyorsunuz!
“İnsanları kazanmak için herkesle her şey olurum” diyen St. Paul’un
takiyyeci politikasını izlediğiniz izlemini bırakıyorsunuz. Köprüden
geçinceye kadar “ayıya dayı demek” siyaseti köprünün başında oturan bir
ayıya karşı uygulanırsa, sonunda o dayının küçük bir ayısı olma
ihtimalini doğurur. USA-Inc ve Siyonist ittifakı dokuz yıl önce yalanlar
üreterek Irak’ı işgal edip yerle bir etti. Bir milyondan fazla
Iraklının ölümüne sebep oldu. Milyonlarca çocuğu yetim ve öksüz,
milyonlarca kadını dul bıraktılar. Milyonlarca insanın evlerini
başlarına yıktılar. Falluja’da korkunç katliamlar işlediler. Kadınların
ırzına geçtiler… Afganistan’da da benzeri katliamları ve zulümleri
işlediler ve hala işlemeye devam ediyorlar. Bu işgallere tepki olarak
doğan ve birkaç kişiyi öldüren örgüt terörizmini lanetliyorsunuz. Peki,
milyonları katleden devlet terörizmini de lanetliyor musunuz? İslam’a
göre, cinayetleri Amerika, Israil, İngiltere, İran, Türkiye, Çin gibi
devletler işleyince cinayet olmaktan çıkıyor mu? Müslümanlık güçlüden
yana mı yoksa adaletten yana mı olmaktır?

CEVAP 12: Edipler edepli olmalı! Gerçi TC devleti
topladığı vergilerle benden daha çok okul ve üniversite açmıştır ama ben
Müslümanların temiz duygularına hitap ederek, samimiyetle gözyaşları
dökerek topladığım paralarla sadece Türkiye’de değil, dünyanın birçok
ülkesinde okullar açılmasına önderlik ettim. Ben para ve mülk düşkünü
değilim. Davasına innmış bir insanım ve bu konuda bazı riskler aldım ve
sıkıntılar çektim. Davam uğruna aile sahibi olmaktan bile vazgeçtim.
Doğru, St. Paul, Dalai Lama ve Papa da davaları için fedakarlık gösteren
insanlardır.

Bu sorunun cevabını aslında gizli bir toplantıda vermiştim. Maalesef
bir münafık onun video kaydını ifşa etmiş. Toplantıya katılan ve bizden
de daha gizli birisinin çektiği bir video klipindeki sözlerim ana
hedefimizin devleti ele geçirmek olduğunu ve bu hedefe ulaşmak için
herzeyi mubah gördüğümüzü belgeliyor.

“İster maddi güçleri bakımından, isterse kendi ülkelerindeki güç
kaynakları ve gücü temsil eden kaynaklar bakımından, isterse ilim
mahfilleri açısından, isterse toplumun büyük kesimlerine, büyük
kısımlarına bu duygu, bu düşünceyle ulaşmaları açısından, belli bir
noktaya ve kıvama gelecekleri ana kadar, bu şekilde hizmete devam
etmeleri şart, zaruri ve lüzumlu. Yanlış bir şey yapar, kıvama
ulaşılmadan, özleriyle tam bütünleşmeden, gereken mesafe alınmadan, bir
kısım erken huruç diyebileceğim çıkışlar yaparlarsa dünya başlarını
ezer. Ve Müslümanlara Cezayir’deki hadise gibi yeni bir hadise
yaşatırlar. Suriye’deki 82 vakası gibi bir fecaat yaşatırlar. Her sene
Mısır’da yaşanan fezaat ve fecaat gibi bir fezaat ve fecaat yaşatırlar.
Firavunlar çağını yaşıyor. Toprak Firavun bitirmek için pek münbit. Öyle
bir dönemde, tam özünüzü bulacağınız, kıvama ereceğiniz ana kadar,
dünyayı sırtınıza alıp taşıyacabilecek güce ulaşacağınız ana kadar, o
kuvveti temsil edeceğiniz şeyler elinizde olacağı ana kadar,
Türkiye’deki devlet yapısı ölçüsüne göre bütün anayasal müesseselerdeki
gücü ve kuvveti cephenize çekeceğiniz ana kadar her adım erken sayılır.
Her adım, 20 gününü doldurmadan yumurtayı kırmak gibi bir şeydir.
Civcivleri terkedip, terkeden bir kuluçka gibi, civcivleri doluya,
fırtınaya terketmek gibi bir şeydir. Ve burada yapılan şeyler bunlardır.
Burada yapılan şeyler mikro planda dünya ile hesaplaşma işidir. Sesimiz
soluğumuz bu. Bunca kalabalık içinde ben bu duygu düşüncemi sözde
mahremce anlattım. Ama sizin mahremiyete sadık, mahremiyet mevzuunda
hassas duygularınıza sığınarak anlattım. Biliyorum ki, elinizdeki meyve
suları boş kutularını dışarı çıkarken bir çöp kutusuna attığınız gibi bu
düşünceleri de açık olmayanıyla çöp kutusuna atıp geçeceksiniz.
Arzedebildim mi?. Evet.. Sırrın senin esirindir, söylersen esiri
olursun.”

Kuran’da takiyye ruhsatını tahrif ettiğimizi iddia ediyorsun ama
yanılıyorsun. Doğru, İbrahim ölümü göze alarak doğruya tanıklık etmişti.
Musa ölümü göze alarak Firavuna karşı durmuştu. İsa ölümü göze alarak
Ferisilerin sahtekarlığını eleştirmişti. Muhammed ölümü ve sürgünü göze
alarak Mekke toplumunun hurafeciliğini, köleciliğini, ırkçılığını, kadın
düşmanlığını, akıl düşmanlığını ve şirk teolojisini eleştirmişti. Ama
onlar azimet yolunu seçtiler. Bizim gibi peygamber olmayanlara takiyye
kullanma ruhsatı var.

SORU 13:
Amerikadaki (1) Neonconlar, (2) Silah ve petrol sanayisi, bankalar ve
uluslararası şirketler (3) Mesih’in hortlamasını bekleyen Evangelist
Hristiyanlar ve (4) Siyonistler diye listeleyebileceğimiz dört grup,
Ortadoğu ülkelerinin daha iyi kontrol edilmesi ve emperyalist diktaya
boyun eğmeyen iktidarların yerle bir edilmesi amacıyla bir koalisyon
kurdular. Şu anda Papalık makamını işgal eden adam, makamına oturduktan
kısa süre sonra bu koalisyonun kanlı icraatlarını eleştirmek ve
lanetlemek yerine bir Bizans imparatorunu alıntılayarak Muhammed
peygamberi şiddet kullanmakla eleştirdi. Böylece 10′uncu Haçlı seferini
onayladığını duyurdu dünyaya. Emperyalist güçlerin propagandasına
katılan veya alet olan tütsülü ve püsküllü bir palyaço ile elele verip
barış şarkıları tüttürmenin kime yararı olacağını düşünüyorsunuz? O Papa
yerine, yüzyıllardır barış ve adaletten yana tavır alan Unitarian
Univarsalists, Quaker veya Yalova Şahitleri gibi gruplarla, yüzlerce
barış ve insan hakları örgütleriyle ve liderleriyle el ele vermeniz daha
makul değil miydi? Örneğin, Papa yerine niye Noam Chomksky ile
görüşmedin? Tarih boyunca en korkunç zulümleri teşvik etmiş “yanılmaz”
Papalar mı yoksa Barış ve adaleti savunan agnostik ve ateistler mi
dünyada islam’ın, yanı barışın egemen olmasına daha yakın? Papa’ya karşı
yazdığım The Naked Pope in Glass House (Cam Evde Yaşayan Çıplak Papa) başlıklı makalemi okumanızı öneririm. Bu makalem, Peacemaker’s Guide to Warmongers (Barışçılar Savaş Tüccarlarını İfşa Ediyor) başlıklı kitabımın 316-344′üncü sayfalarında yer alıyor.

CEVAP 13: Bu soruya usulca kitap reklamını da
eklemen yok mu?! Sen gerçekten muzip ve muzır bir adamsın! Ben Said-i
Nursi’nin kitaplarıyla yetiştim. O zaman komünizm ve ateizm büyük bir
tehlikeydi. Bolşeviklere ve ateizme karşı ehl-i kitap ile ittihad içinde
olmamız gerektiğini öğrendim o risalelerden. Gerçi şimdi komünizm
tehlikesi azaldı ama hala ateizm tehlikesi var. Dahası, Hristiyanlık
dünyası Müslümanları barbar ve terörist olarak göstermek ve mahkum etmek
istiyor. Onların bu desiselerini boşa çıkarmak için biz kendilerine
dostluk eli uzatıyoruz, “bak hepimiz terörist değiliz” diyoruz. Yani bir
bakıma, teröristlerin işlediği suçlardan ötürü günah çıkarıyoruz.

SORU 14: Dünyanın
sonuna yakın zamanda çıkacağı ileri sürülen Mehdi konusunda ne
düşünüyorsunuz? Tarih boyunca kendisini mehdi sanan birçok meczup çıktı.
Hatta zengin çocuklarını kandırmakta büyük beceri gösteren ve birçok
müslüman bilim adamının Darvin’den yüzyıllar önce savunduğu evrim
teorisine savaş açan bir tarikatın lideri bile mehdi olduğunu sanıyor.
Said Nursi’nin mehdi konusunda beklentileri vardı. Siz kendinizi mehdi
mi sanıyorsunuz, yoksa Said gibi mehdinin habercisi mi? Said Nursi’nin
5. Şua’da iddia ettiği gibi ******’ün Deccal olduğu fikrine katılıyor
musunuz?

CEVAP 14: Mehdi’yi bir kişi değil bir grup, bir
hareket olarak anlıyorum. Liderliğini yaptığım gönüldaşlarımın,
şakirtlerimin beklenen mehdi hareketi olduğu konusunda temennilerim var.

SORU 15: Tüketiciliği
teşvik eden kapitalist sistemin karada, denizde ve havada oluşturduğu
kirlenme ve küresel ısınmaya karşı tepkiniz ve önerileriniz nedir? Bu
bağlamda önem kazanan enerji politikası ve nüfus planlaması hakkında ne
düşünüyorsunuz? Papa ile son görüşmenizde bu önemli konuyu tartıştınız
mı?

CEVAP 15: Bu tür konuları tartışmaya ve çözüm
üretmeye maalesef vaktimiz yok. Biz iman kurtarma davasındayız. Elbette
suyumuzun, havamızın, toprağımızın temizliği bizim için önemlidir; ama
imanı kurtarma en önemlisidir. O konuları zaten başkaları düşünüyor.

SORU 16: Cemaat
dışında, diğer dinlere ve kültürlere karşı alabildiğine hoşgörülü
davranmanıza rağmen cemaat içinde tam aksine otoriter bir ilişki ve
tektipçi bir tavrı onayladığınız iddia ediliyor. Zamanında cemaatınıza
katılmış birçok kişi cemaatınızın işlettiği ev ve yurtlarda yetişen
öğrencilerin bireyselliklerinin, sorgulayıcı kişiliklerinin köreltilip
dikta rejimlerinde olduğu gibi tektipleştirici bir torna tezgahından
geçirildiklerini ileri sürüyorlar. Tek gazete, tek kitap, tek televizyon
kanalı, tek siyasi tercih, tek tip elbise, tek tip bıyık… Kendilerinin
düzenlemedikleri her faaliyet ve eylemi yasaklayan bu anlayıştan nasıl
bir altın nesil çıkmasını bekliyorsunuz? Robotlar gibi yetiştirilmiş
cemaat üyeleri bilim ve medeniyette dünyaya örnek oluşturabilecek bir
yaratıcılık gösterebilir mi? Bugün iyi davranan robotlar, yarın
düğmelerine basacak parmak değişince kolayca canavarlara dönüştürülemez
mi?

CEVAP 16: Kuran müminlerin bir duvarın tuğlaları
gibi birlik ve dayanışma içinde olmalarını emreder. Bu birlik ve
dayanışmayı robotluk olarak tavsif etmeniz sizin bir anarşist olduğunuzu
ortaya koyuyor. Anarşistler komünistler gibi kamu düzeni ve güvenliği
açısından tehlikelidirler. Sanırım fırkay-ı dalle’den Şia’nın etkisi
altında kalmışsın. Allah seni ıslah etsin.

SORU 17: Soyadınız
Gülen. Hatta onun Arapça abartılı karşılığı olan Dahhak (çokça gülen)
kelimesini yıllarca künye olarak kullandınız. Son vaazlarınızı
bilmiyorum, ama ben Türkiye’deyken siz hemen her vaazınızda
ağlıyordunuz. Soyadınıza inat, künyenize kat be kat inat… Neye
ağladığınızı kestiriyordum. Genelde müslümanların hali, idealinize
ulaşmak için aşılması gereken engellerin büyüklüğü sizi
duygulandırıyordu… Tabi bu arada ağlamanızla düz orantılı olarak
okullarınıza ve vakıflarınıza yapılan yardım miktarının arttığını ileri
sürenler de var… Gülmek ve ağlamak insani eylemlerdir. Ben de duygulu
bir insanım. Ender de olsa ben de bazen halk arasında gözyaşlarımı
tutamıyorum. Örneğin, geçenlerde Oxford Üniversitesinde düzenlediğimiz
uluslararası bir konferansta müslüman kadınların sorunlarını tartışan
bir panelin moderatörlüğünü yaparken gözyaşlarımı tutamadım. Paneldeki
dört kadından hiçbiri ağlamazken benim ağlamam biraz mahcup etmişti
beni. Tüm gençlik ve evlilik hayatı boyunca yüzü peçeli kara bir çuvala
diri diri gömülmüş olarak yaşamaya mahkum edilmiş annemi anımsayıp
ağlamıştım. Ama ben bir robot olmadığım veya korumak istediğim bir
karizma kaygım olmadığı için arada bir gülerim de. “Seni güldüren de
ağlatan da O’dur” (53:43). Merak ediyorum; acaba siz hiç gülmüyor
musunuz? Kahkahalarla örneğin? Sizi en çok güldüren bir şaka, fıkra veya
olay varsa paylaşabilir misiniz? Yoksa ilk isminizin tecellicisine
muttali olunca soy isminizin tecelli edeceğine mi inanıyorsunuz? O
zamanı mı bekliyorsunuz? Hani “son gülen” misali?

CEVAP 17: Maalesef islam ümmetinin durumu benim
aklımdan hiç çıkmıyor. Asr-ı saadet dönemiyle karşılaştırırsak felaket.
Böyle bir durumda gülmek mümkün değil. Ayrıca, ben artık ağlamaktan zevk
alıyorum. Önümde ağlamaya hazır vecd içindeki insanları görünce
ağlayasım geliyor. Alışkanlık haline geldi.

SORU 18: Her
söylediklerine ve yaptıklarına kafalarını diklemesine sallayan
evetçilerle sarılmış liderler çok büyük hatalar işlerler. Kafa
sallayıcıları liderlerini hem dünyada hem de ahirete hüsrana
yöneltirler. Ekşi Sözlük’te “fethullah gülen hoca efendi hazretleri”
maddesini görünce, 20 Ağustos 2010 tarihinde Google hazretlerine sordum
ve 0.16 saniye içinde bana 16,300 (on altı bin üç yüz) internet sayfası
sundu. Hoca ile efendi’yi birleştirip arayınca, “fethullah gülen
hocaefendi hazretleri” ifadesi içinde 0.08 saniyede 11,800 sayfa buldu.
Toplam yirmi bini aşıyor. Yani, sizin için hoca + efendi + hazret
sıfatlarını birlikte kullanan binlerce makale var Internette. Bunların
büyük bir kısmı alıntı veya eleştiri olarak kullanılmış olsa da bir
kısmı sizi destekleyenlere ve izleyenlere ait. Böylesi dalkavukluklara
prim vermeyen bir insan hayranları tarafından hiç böyle çağrılabilir mi?
(Yüz bini aşkın sayfada geçen “edip yuksel” arasından “edip yüksel
hocaefendi hazretleri” ifadesini tırnak içinde sordum Hazret-i Google’ye
ve Allah’a hamdolsun SIFIR sayfa çıktı. Dalkavukluk dozunda iki derece
tenzilat yapıp “edip yüksel hoca” diye sorunca da sadece bir kez çıktı.)
Hayatında abartılıp göklere çıkarılan, öldükten sonra da uydurma
hikayelerle efsaneleştirilip putlaştırılan yüzlerce örnek var tarihte.
Eğer siz bu meddahlardan hoşlanmıyorsanız sizin desteklediğiniz
dergilerde sizi insanüstü göstermek için kullanılan abartılı ifadeleri
niye tekzip etmiyor veya o kişileri engellemiyorsunuz? Size Feto diyen
veya liderliğini yaptığınız hareketi F-Tipi olarak yaftalayanları
etkilemeniz zor. Ama size destek verenleri de mi meddahlık konusunda
etkileyemiyorsunuz? Sizin liderlik yeteneğinizi inkar eden yok. Ama
sizin ne tefsir ne fıkıh dalında orijinal bir katkınızı bilmiyorum.
Fizik, kimya, tıp, elektronik, genetik gibi bilim ve teknoloji
alanlarında da keşiflerinizden haberim yok. Öyleyse sizin için koparılan
bu vaveyla niçindir? Meddahlarınızın sizin için kullandığı üçlü
dalkavukluğa tepki gösterenlerden biri Ekşi Sözlük’te bakın neler
yazmış: “islamiyete hristiyanlık gibi azizlik mantığı getirme çabasının
son ürünü. öldükten sonra da suratına osurdu çocuğum kanseri yendi gibi
saçmalıkları duymamıza neden olacak akımın başlangıç noktası”
(coverthetaiba, 19.05.2005 01:05 ). Çevrenizde sizin hatalarınızı
çekinmeden eleştiren arkadaşlarınız var mı? Yoksa sizi dinleyen herkesin
başı önlerine eğik şakirtler taifesi mi? Sizi yakından izleyen Yasin
Çolak adlı bir gencin aşağıdaki suçlamalarına ne dersiniz:
“Peygamberimizle rüyada yapıldığı söylenen istişareler, şefkat
tokatları, kendinden makbul kerametler, deccal ve mehdi hikayeleri, ara
sıra küpün dışına sızması engellenemeyen ve daha sonra bin bir teville
geçiştirilmeye çalışılan söylemler ve gözyaşlarıyla toplanan milyar
dolarların bilinmeyen akıbeti… Hoşgörü ve diyalog örtüsünün altında
yapılmasına müsaade edilen Hıristiyanlık propagandası ve bir sürü dini
kitabın arasında çoğu zaman bahsetmeye bile gerek duyulmayan Kur-an… Bu
cemaat(ler)in sohbetlerine katılanlar gayet iyi bilirler ki, anlatılan
dini bilgiler ya “üstatlar” ya “hoca efendi” diye anılanların
kitaplarından seçilirler. Allah’ın kelamı Kuran’dan pek bahsedilmez. Bu
ülkenin temel değerlerini din sömürüsü adına dinamitleyenler, “nurlu”
evlerde başka sokakta başka konuşanlar… Ve sonuçta zarar gören Türkiye
ve kaybolan nesiller…” Bu suçlamalara karşı savunmanız var mı?

CEVAP 18: Bazıları beni LA YUSEL (sorgulanamaz) biri
haline getirdiler. Geçen yıl Devlet Bahçeli’nin bana yönelttiği sorular
bile büyük tepki görüyor beni sevenlerden. Sorularına benden özür
dileyerek başlamasına rağmen… Bu nefsime hoş geliyor ama doğru
bulmuyorum. Karşı çıkmak da istemiyorum doğrusu. Zira şu zamanda
düşmanlarımıza galip gelmemiz için tam bir birlik ve itaat içinde
hareket etmemiz gerekiyor! Ayrıca, benim Papa’dan eksik neyim var?
Bilirsin ki Katolikler Papa’yı eleştiremezler.

SORU 19: Biliyorum,
kelle sayılarını Kuran’da büyüklerden birisi olarak tanımlanan 19
sayısına tercih edenler kafalarını bu makalenin başlığındaki 19 sayısına
takacaklar ve belki alerjilerinden dolayı bu makaleyi buraya kadar
okuyamayacaklar. Bu makalemin muhatabı onlar olmadığı için sorun yok. Bu
konunun sizin ilgi alanınız içinde olduğunu biliyorum. Kuran’ın insan
ürünü olduğunu iddia eden birisine cevap olarak verilen 19 sayısı sadece
74′uncu surede anılır ve o sayının Kuran’ın Allah sözü olması
bağlamındaki gizemi nihayet bu iki sayıda oluşan 1974 yılında ortaya
çıktı. Dahası, 1974 yılı Kuran’ın Muhammed Peygamber’e vahyedilmesinden
tam 1406 (19×74) kameri yıl sonra idi. Bu surenin ilk iki ayetini
oluşturan ilk cümle tam 19 harfe sahip olup, Kuran zamanında sayı
sistemi olarak da Kullanılan Ebced alfabe dizinine göre tam 1974 sayısal
değerine sahiptir. İsminin türevleri Kuran’da 19 kez geçen Mısır asıllı
Amerikalı bir biyokimyacı tarafından keşfedilen bu olağanüstü sır
ortaya çıktıktan sonra, Kuran’ın elementlerinin, yani harf, kelime, ayet
ve surelerinin, 19. sayısının tam katları olarak iç içe geçmeli bir
matematiksel sisteme göre düzenlendiğini ortaya koydu. Örneğin,
Besmelenin 19 harfe sahip olması, Kuran’daki sure sayılarının tam 19′un
katı olması gibi… On dört yüz yıl boyunca Kuran’da bir sır olarak
gizlenen bu matematiksel sistem sizce bir rastlantıdan mı ibaret?
******’ün hayatındaki 19 rakamının sıkça görünmesini neyle
açıklıyorsunuz? Kuran’da Gizlenen adlı surede haber verilen bu sayının
fonksiyonları 74:31 ayetinde madde madde veriliyor. O ayeti nasıl
anlıyorsunuz? Kuran için verilen korunma garantisi mushafların kağıt ve
mürekkebi için midir yoksa Allah tarafından mucizevi bir biçimde
yerleştirilmiş matematiksel bir kodlama sistemiyle midir?

CEVAP 19: Ne diyorsun? Ne alaka? On dokuz sayısı
cehennem zebanilerinin sayısıdır, bir fitnedir! Üstat Said-i Nursi’nin
sevip tavsiye ettiği Cevşen duası birkaç 19 sayısı içeriyor, ama
Risal
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Limoni
Co-Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 5022
Rep Gücü : 12580
Rep Puanı : 43
Kayıt tarihi : 27/05/09

MesajKonu: Geri: Edip Yüksel'in Zırvaları..ben de bir şey sanıyordum   Salı Kas. 13, 2012 6:57 am

Ağlayan Adamın Sırrı

http://19.org/tr/category/makaleler/tarikat/


Gönderen admin şuraya 04 Ağustos 2012, 04:24




Said-i Nursi’nin bazı iddiaları Sünni mezheplerin hepsine göre
sapıklık ve zındıklık kategorisinde olmasına rağmen, ona talebelik
yapanların samimiyeti, cesareti, sabrı ve fedakârlığı ile Türkiye’nin en
güçlü cemaati haline geldi…
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Limoni
Co-Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 5022
Rep Gücü : 12580
Rep Puanı : 43
Kayıt tarihi : 27/05/09

MesajKonu: Geri: Edip Yüksel'in Zırvaları..ben de bir şey sanıyordum   Salı Kas. 13, 2012 7:04 am

Fethullah Gülen’in Şirk ve
Cehalet içeren Sözleri





Değerli Edip Hocam, … Sizler gibi sadece Kur’an diyenlerdenim.
Yazılarınızı ve fırsat buldukça yorumlarınızı da özenle okumaktayım.
Özellikle Fethullah Gülen hakkında yazdığınız yazılara gelen itirazlara
yani diğer Sünni müşriklerin cenahının Arapça olarak mugalata ve
cerbezeyle konuyu sulandırdıkları, başka mecralara çektiklerini, böylece
vermek istediğiniz asil ve asil mesajınızın bertaraf edilmeye
çalışıldığını maalesef görmekteyim, özellikle Murat Er denen kişiye hak
ettiği cevapların verilmesinin zamanının geldiğini düşünüyorum. Elimde
Fethullah Gülen’in tam bir Sünni müşrik olduğuna dair kendi
kitaplarından deliller var. Bu Gülen denen adam Muhammed Peygamber’in
ruhaniyetinin kendi cemaatinin okullarını, öğrenci evlerini ve hatta
sohbetlerini ziyaret ettiğini söyleyen ve cemaatindeki şuursuz
mukallitler tarafından da aynen söylendiği gibi inanılan, böylece yemek
yenilen masada bir sandalye bos bırakılır, hatta oraya yemek dahi konur,
sözde Muhammed Peygamber o masalarda yemek yiyor. Sohbetlerinde bir yer
bos bırakılır ki Muhammed Peygamber gelip oraya otursun diye… Onların
evlerini, kurumlarını ziyaret ediyor. Kur’an’a göre kesinlikle ölen Isa
Peygamberin geri geleceğini, hasılı mehdi-Mesih inançlarının hepsi
mevcut ve bunlara gerçekten iman etmişlerdir.

Berlin’den selamlar, muhabbetler…

1-2. BÖLÜMLER

FETHULLAH GÜLEN’in KİTAPLARINDAKİ SAPIKLIKLAR 1

“Ruhanilerin görmesi, cisimlenmesi” hurafesi. (s.21)

Ruhanîlerin Görmesi

Ruhanî kendi çerçevesi dahilinde pek çok şeyi müşahede edebilir.
Ruhanilerin cismaniyete ait şeyleri görmeleri, onlar için zahmetsiz
sıkıntısız bir şekilde gerçekleşebilir. Bazen ALLAH onlara, mükâfat-ı
cismaniye de verir. Ancak bu, hiçbir zaman hulûl ve ittihad şeklinde
gerçekleşmez. Bu ruhun, cismaniyetle iç içe münasebeti şeklinde tecelli
eder. Dolayısıyla ruh-cesed beraber olarak kendilerine ait şeyleri
müşahede ederler. Siz, bir dürbünle dağları gördüğünüz, daha hassas bir
dürbünle yıldızları müşahede ettiğiniz gibi, ruhlar da, cismaniyete ait
şeyleri böyle çeşitli dürbünler kullanarak, cismanîlerin görme ve duyma
buudları içerisinde müşahede ederler.
[Fasıldan Fasıla 1, Fethullah Gülen, Nil Yayınları, 3.Baskı, Eylül 1995, Sayfa 21]

Ruhların tekrar cisimleşebileceği iddiası (s.23)

Ruh ve Cesed
Madde ile kayıtlı olmayan ruhlar, dünyadaki cesetlerine benzer misalî
cesedleriyle tekrar görülebilirler. Bunun sayısız denecek kadar
misalleri vardır.
[Fasıldan Fasıla 1, Fethullah Gülen, Nil Yayınları, 3.Baskı, Eylül 1995, Sayfa 23]

Veli dediği üç kişiyi nebi ile karşılaştırma hurafesi. (s.24)

Velinin bütün hayat boyu varacağı yere, nebi daha doğduğunda
varmıştır. Mevlâna, Muhyiddin-i Arabî ve “80 küsur senelik hayatımda
dünya zevki namına birşey tatmadım” diyen Bediüzzaman da buna dahil…
Onlar bayraklarını nereye götürüp dikerlerse diksinler, orada Nebinin
sesini-soluğunu duyarlar.
[Fasıldan Fasıla 1, M. Fethullah Gülen, Nil Yayınları, 3.Baskı, Eylül 1995, Sayfa 24]

Bişr-i Hafî ve köpekler hurafesi. (s.24)

Bişr-i Hafî’ye Saygı
Bişr-i Hafî’nin vefat ettiği gün, Bağdat’ın köpekleri sokaklara
pislemeye başlamışlar. Bunu gören ehlullahtan biri, “Eyvah, Bişr-i Hafî
vefat etti” diye irkilmiş. Zira, Bişr-i Hafî devamlı yalınayak gezermiş.
Bundan dolayı köpekler de ona olan saygılarından orta yere
pislemezlermiş. Bu bir menkıbe, aslına değil, faslına bakılmalı.!
[Fasıldan Fasıla 1, Fethullah Gülen, Nil Yayınları, 3.Baskı, Eylül 1995, Sayfa 24]

Veli ve keramet hurafeleri. (s.25)

Velâyet ve Keramet
Velâyetin ilk basamaklarında çok keramet görülür. Bunlar, şekerleme
nevinden, veli namzedinin aşkını, şevkini artırmak içindir. Ama,
evliyanın en mükemmelini temsil eden sahabe-i kiramda o kadar çok
keramet yoktur. Çünkü onlar, yollarını ve istikametlerini bulmuşlardır
ve şekerlemeye de ihtiyaçları yoktur.
[Fasıldan Fasıla 1, Fethullah Gülen, Nil Yayınları, 3.Baskı, Eylül 1995, Sayfa 25]

Velide hızır makamı yalanı. (s.25)

Hızıriyeti Temsil
Bazı veliler Makam-ı Hızıriyeti temsil ettiklerinden, uğradıkları yer
yeşerir. Bediüzzaman da bu makamı temsil etmişse gezdiği yerler
yeşerecektir. Bugün Türkiye’de hizmet adına birtakım yerlerdeki yeşillik
bundandır. Buna Almanya, Rusya, Kosturma da dahil edilebilir. Onun
geçtiği başka yerler de vakti geldiğinde mutlaka yeşerecektir.
[Fasıldan Fasıla 1, Fethullah Gülen, Nil Yayınları, 3.Baskı, Eylül 1995, Sayfa 25]

ALLAH’a ulaştıran aşk yolu yalanı. (s.26)

İnsanı Cenab-ı Hakk’a ulaştıran yollardan biri de “Aşk”tır. Aşk, beş
duyunun dışında cereyan eden bir vak’adır. Aşk yolu, caziptir çekicidir.
Bu yola girip de dönen olmamıştır. Bunun için, aşktan çok misal
verilmiştir. Bir kere, aşk yolunda mahbûbda kusur aranmaz. Sonra aşkla
ulaşılan cezbe gider ilâhî incizaba dayanır. Derken kul bir hamlede
ALLAH’a ulaşır. Yaşadığımız devir arızalı bir devirdir. “ALLAH” deyip de
burnunun kemikleri sızlayan insan, ne kadar da az..!
[Fasıldan Fasıla 1, Fethullah Gülen, Nil Yayınları, 3.Baskı, Eylül 1995, Sayfa 26]

Peygamberimize mesnedsiz bir iftira. (s.27)

İnsan-ı kâmil mertebesi ile ecel arasında bir ilişki vardır. O
mertebenin sahibi, o makama gelmeden ölmez. Efendimiz, vefatından evvel
“ALLAHümme Refika’l-A’la” diyerek adımını atmış ve yükselişini devam
etmiştir. Zaten Rubûbiyet ile ubûdiyet birbiriyle ayrılmaz bir bütünlük
arzeder. Ubûdiyyet dairesi, bütünüyle Rubûbiyet dairesi hesabına
çalışır.
[Fasıldan Fasıla 1, Fethullah Gülen, Nil Yayınları, 3.Baskı, Eylül 1995, Sayfa 27]

Peygamberize yapılan büyük iftira. (s.27)

Soru: Muhyiddin ibn-i Arabî, “Hatemü’l-Enbiya’nın nuru
Hâtemü’l-Evliya’nın nurundan istimdad eder” der. Bu, nasıl izah
edilebilir?

Cevap: Çok su götürür bu soru ile alâkalı şimdilik şu kadarı yeter.
Şöyle ki: Bu gibi zatlar, seyr-i sülûk ile ulaştıkları mertebelerde
kendi nurlarını müşahede ediyorlar. Tabiî, kendi nurları kendilerine
daha yakın, Efendimiz’in nuru da uzak bulunduğundan, kendi nurlarından
gözleri kamaşıyor ve Sema-i Risâletin Kamer-i Münir’i olan Efendimiz’in
nuru kendi çerçevesiyle görülemeyebiliyor. Bunu güneşten daha büyük
oldukları halde, bu’dümüzün zulmetlerinden ötürü küçük gördüğümüz dev
güneşlerle misallendirebiliriz. Ayrıca, bu zatlar söylediklerini bir
sekir halinde de söylemiş olabilirler.
[Fasıldan Fasıla 1, Fethullah Gülen, Nil Yayınları, 3.Baskı, Eylül 1995, Sayfa 27]

Seyr ü sülûkun tanımı adı altında Yüce Rabbe mesnedsiz hakaretleri. (s.28)

Seyr ü sülûkun üç mertebesi vardır: Seyr ilâllah, Seyr fillah, Seyr minALLAH ve billah.

“Seyr ilâllah”, ALLAH’a doğru seyretme ma’nâsındadır ve Seyr ü
sülûkun ilk mertebesidir. Fakat onun da kendi içinde mertebeleri vardır:
İlme’l-yakin, ayne’l-yakin, hakka’l-yakin’in mertebeleri gibi…

“Seyr fillah”, ALLAH’da seyretme demektir. Bu, insanın her an O’nunla
olması, O’nun esmâ ve sıfât dairesinde dolaşması, isim ve sıfatlarının
tecellileriyle baş başa kalması demekdir ki, bir ma’nada sâlik, bu
makamda tamamen ALLAH’ta fanî olur ve fenâfillah’ı ihraz eder.

Üçüncü mertebe ise, “Seyr minALLAH”dır. Sâlikin seyrini tamamladıktan
sonra, varlığın özüyle alâkalı gördüğü bütün göz kamaştırıcı, baş
döndürücü güzelliklere rağmen, insanlar arasına döner. Bu dönüş
gördüklerini, tattıklarını bildirmek için dönüştür ve halk içinde
Hakk’la beraber olma halidir.

Bu mertebelere nâil olanların hali, peygamberlerin Cenab-ı Hakk’ın
muhtelif isimlerine mazhar olmaları haline benzer. En iyisi de, insanın
bu mazhariyet ve bu hallerini bilmemesidir. Eğer biliyorsa, istidraç
olmaması için duâ etmeli ve gizlemeye çalışmalıdır.
[Fasıldan Fasıla 1, Fethullah Gülen, Nil Yayınları, 3.Baskı, Eylül 1995, Sayfa 28]

Fethullah, ALLAH’ın tasarruf yetkisini şeyhlere veriyor. (s.37-38)

Soru: Gavs, Kutup, Üçler-Yediler-Kırklar diye bilinen veliler, bütün
İslâm ülkelerine mi dağılmıştır? Yoksa Türkiye’de ayrı, Mısır’da ayrı
mıdır?

Cevap: Belki ALLAH (cc)’ın velileri dört bir tarafa dağılmıştır.
Ancak “iki imam” dediğimiz zatlar, her zaman bulunabilir ama, Gavs her
zaman olmayabilir.

Ayrıca her Kutup, Gavs değildir. Bir ölçüde kutbiyet, gavsiyetin
hasse-i lazimesidir. Ve bunlar vefat edince ALLAH’ın izniyle vesayetleri
devam eder. Yani tasarrufları, bir rahmet bulutu gibi üzerimizde
tüllenir durur. İmam Rabbanî, A. Kadir-i Geylanî, Şeyhu’l-Harranî ve
Bediüzzaman gibi zatları bunlardan sayabiliriz.
[Fasıldan Fasıla 1, Fethullah Gülen, Nil Yayınları, 3.Baskı, Eylül 1995, Sayfa 37-38]

Mantıksız bir soruya, deli saçması bir cevap. (s.38)

Soru: Evliyaullah birbirini tanırlar mı?

Cevap: Kutbiyet ve gavsiyet mertebesine gelenler tanıyabilir. Diğer
evliyâ ise tanıyabilirler de tanımayabilirler de. Çünkü onlar temsil
ettikleri ve zıllinde seyrettikleri makamlarla vardırlar. Böyle her
zaman kendileri olamadıklarından, zaman zaman zılliyet ile aslı
birbirine karıştırılabilir. Mesela, Hz. İlyas (as)’ın makamı, Hz.
Mesih’in makamı, Muhammedî Makam gibi makamları (sav) tefrik
edemeyenler, hatta, zıll ile aslı karıştırıp, bu Hz. Hızır’dır bu Hz.
Mesih’tir… falan diyebilirler. Halbuki o bildiğimiz velidir ama, belli
bir ismin gölgesinde seyrettiği için, halk onu o makamın asıl sahibi
zanneder. Bu çok dakik bir mevzudur. En büyük velide bile bazen böyle
durumlarda iltibaslar görülebilir. Bazen birisi, yaptığı irşad ve
hizmetlerle makam-ı Mehdiyetin cüz’î bir hassasını temsil ederken,
hüşyar fakat, ihatasız ruhlar da bu şahsa Mehdi derler. Halbuki
bilmiyorlar ki o zat, büyük bir hakikatin sadece bir zıllini temsil
ediyor. Onun içindir ki; bu türlü televvünat esnasında her zaman
ifrattan sakınmalı; zira, ifrat edilirse mesul olunur. Evet, veli de
olsa mesul olur.
[Fasıldan Fasıla 1, Fethullah Gülen, Nil Yayınları, 3.Baskı, Eylül 1995, Sayfa 38]

Fethullah, Asfiya kullara gayb alemini seyrettiriyor. (s.40)

İşte Asfiyâ da, Hakk’a karşı böyle bir rasat kabiliyet ve imkânıyla
serfirazdır. Sizin en pes dediğiniz şeylerde bile onlar Hakk’ın
tecellilerini görürler. Bunlarda ilk mevhibe, cebrîdir de, ama sonra
inkişafla, iradeleriyle de Halık’a açılırlar. Hakka açık olunca, mülk
âlemini seyrettikleri gibi, melekut âlemini de her zaman temâşâ
edebilirler. Bu müşahede ve seziş firasetten farklı bir şeydir. Zira,
ferasete bazen tecrübe ile ulaşılabilir.
[Fasıldan Fasıla 1, Fethullah Gülen, Nil Yayınları, 3.Baskı, Eylül 1995, Sayfa 40]

Gavs-Azam adını kullanarak Sünnetullah Şeriatını hiçe sayıyor. (s.45)
Halk, yevm-i şek şüphesi içinde. Sonra “gidin, falanın bugün doğan
bebeğine bakın. Eğer süt emmiyorsa Ramazandır, emiyorsa değildir”
diyorlar. Tam o esnada Gavs-ı Azam’ın annesi de oğlu süt emmiyor diye
ağlıyormuş. Hali görünce, “ana ağlama, bugün Ramazan; oğlun onun için
süt emmiyor” diyorlar. Bunlar Cenab-ı Hakk’ın husûsî atayasına mazhar
kimselerdir.
[Fasıldan Fasıla 1, Fethullah Gülen, Nil Yayınları, 3.Baskı, Eylül 1995, Sayfa 45]

Şerefli Rasûle, Hz. Osman’a ve Hz. Ali’ye çirkin iftiralar. (s.50-51)

Hz. Osman, âsîler tarafından muhasara altına alındığında, Asiler
kendisine su bile vermediler. Sinesinden yediği hançerle kanının,
okumakta olduğu Kur’ân’ın “Onlara karşı ALLAH sana yeter” ayetinin
üzerine damlayacağı günün sabahında o hulasa olarak şöyle diyordu:

“Bu gece rüyamda Efendimiz’i (sav) gördüm. Bana, “Osman, seni susuz
mu bıraktılar?”, “Evet yâ RasûlALLAH” dedim. Bana bir kova su getirdi;
kanıncaya kadar içtim ve şu anda kanımda, hala içtiğim suyun dolaştığını
hissediyor gibiyim. Sonra bana, “Osman, seni muhasara mı ettiler?”
dedi. “Evet, yâ RasûlALLAH” cevabını verdim. ALLAH Rasûlü (sav), o arada
turfanda hurma istedi. Yanında Ebû Bekir ve Ömer vardı. Bana, “Yâ
Osman, bizimle mi iftar etmek istersin, yoksa aile efradınla mı?” diye
sordu. “Sizinle, yâ RasûlALLAH” dedim.”

Akşama çıkmadan şehit olacağını bilen Hz. Osman, hiç bir zaaf eseri
göstermeden, tam bir teslimiyet ve tevekkül içinde başına gelecekleri
inşirah içinde karşılayıvermişti.

Hz. Ali, mihrapta yiyeceği hançerle şehâdet şerbetini içeceği sabah
namazına çıkarken, etrafında dolaşan tavukları kovalayan çocuklarına,
“Bırakın, onlar babanızın yasını tutuyorlar” dediği nakledilir.
[Fasıldan Fasıla 1, Fethullah Gülen, Nil Yayınları, 3.Baskı, Eylül 1995, Sayfa 50-51]

Fethullah, Said Nursî’yi kutsallaştırıyor. (s.60)

Mürşid bu düşünce ve amel ufkunu -ALLAH’ın inayetiyle-
yakalayabilirse, ALLAH (cc) da, onun birini bin eder, gönlünü ilham
kaynağı yapar. Bir avuç kor olan mahiyetini, okyanusları söndürecek
derecede genişletir. İşte kendinden evvel de yüzlercesi gibi
Bediüzzaman! Altı aylık tahsil hayatına deryaları sığdıran insan.
[Fasıldan Fasıla 1, Fethullah Gülen, Nil Yayınları, 3.Baskı, Eylül 1995, Sayfa 60]

Kur’an’a uymayan bir hikaye. (s.162)

Bir gün Hz. Muaviye’yi şeytan namaza kaldırır. Hz. Muaviye
şaşkınlıkla neden kaldırıldığını sorar: Şeytan ona şu ibretâmiz cevabı
verir: “Ben şeytanım. Geçen gün birisi sabah namazını kaçırdı.
Kalktığında öyle bir “of” etti ki, onun nedameti yüzü suyu hürmetine
ALLAH pek çok kimseyi bağışladı. Seninki de öyle olur diye korktum ve
onun için seni namaza kaldırdım.”
[Fasıldan Fasıla1, Fethullah Gülen, Nil Yayınları, 3.Baskı, Eylül 1995, Sayfa 162]

Fethullah’in tavsiye ettiği şirk dolu kitaplar. (s.182)

1- Halkadan Parıltılar – Necip Fazıl Kısakürek
2- Tezkiretü’l-Evliya – Feridüddin Attar
3- Nefahatü’l-Üns – Molla Cami
4- Tabakatü’l-Kübra – İmam Şa’rani
5- Mektubat – İmam Rabbani
6- Kûtul-Kulub – Ebu Talip Mekkî
7- İhyâ – İmam Gazali
[Fasıldan Fasıla 1, Fethullah Gülen, Nil Yayınları, 3.Baskı, Eylül 1995, Sayfa 182]

Hz.Ali’yi ebced-cifirci yapma sapıklığı. (s.186)

Soru: Kur’ân-ı Kerim’den tefe’ül edip, ebcedini hesaplamak caiz midir?
Cevap: Caiz değildir, hattâ yerine göre büyük bir vezir de sayılabilir.
Taşköprülüzade’nin “Mevzûatü’l-Ulûm” adlı eserinin “Cifr” maddesinde
şöyle denmektedir: “Ebced, bu ümmetin başında Hz. Ali’ye verilmiş. Sonra
da Ehl-i Beyt’ten gelen bir zat bunu bilecek.” Bu açıdan, mülhemûndan
olmayanların ebced hesaplarına girmemeleri gerekir. Yoksa, günah işlemiş
olabilirler. Ama, ölüm ve doğum tarihlerine ebced düşürmede mahzur
yoktur.

Ebcedin aslı vardır ve doğrudur, tarihen de sabittir. Fakat, bazı
mes’eleler vardır ki, -bazı müşabih hadîsler, ebced ve cevşen gibi-
hakikat oldukları halde, nakledenlerinden dolayı zamanla zaafa
uğramışlardır. Eğer kuvvetli kişiler rivayet etselerdi, diğerleri gibi
onlar da iştihar edecekti. Biz öyle şeylere inanıyoruz ki, ebced onun
yanında çok basit kalır. Kaldı ki, ebcede inanmamanın getirip götüreceği
bir şey de yoktur.

Cevşen’e gelince: Sünnî kaynaklarda Cevşen’den bahsedilmiyor, Ama,
İmam-ı Gazali, İmam-ı Şazelî ve Bediüzzaman gibi kametlerin tasdik
ettikleri bir mes’elede temkinli olmamız, hiç olmazsa sükut etmemiz
gerekmez mi? Hz. Ali’ye ait mes’eleleri nakledenlerin çoğunun Şii
olması, bu rivayetleri toptan reddetmemizi gerektirmez. İbn-i Hadid,
Nehcu’l-Belaga şerhinde çok önemli şeyler naklediyor; o söyledi diye,
kötünün yanında iyi şeyleri de reddedemeyiz ya! Önemli olan, sünnet-i
sahihanın kıstas kabul edilmesidir.
[Fasıldan Fasıla 1, Fethullah Gülen, Nil Yayınları, 3.Baskı, Eylül 1995, Sayfa 186]

Hz. Peygamber ile Hz.Meryem’in nikahlandığı iftirası. (s.197)

Hz. Mesih’i Nefheden “Ruh”

Soru: Hz. Meryem’e Mesih’i nefheden Ruh kimdir?

Cevap: Bütün tefsirler bunu Cebrail (as) olarak ifade ediyorlar.
Fakat âyette “Ruh” tabiri kullanılıyor. Bu Ruhun tayininde ise ihtilaf
vardır. İhtimalin sınırları ise, ihtilafın çerçevesini aşkın ve
Efendimizin (sav) ruhunu da içine alacak kadar geniştir. Çünkü Hz.
Meryem çok afife ve nezihe bir kadındı, bu itibarla da gözlerinin içine
bir başka hayalin girmemesi gerekirdi. Ayrıca Efendimiz (sav) de, bir
makamda onun kendisiyle nikahlandığına işaret etmektedir. Bu açıdan da
“Ruh” Efendimizin (sav) ruhu da olabilir. Fakat, bu kat’i değildir, bir
ihtimaldir. İhtimaller ise, delillerle takviye edilecekleri an’a kadar
kat’iyet ifade etmezler.
[Fasıldan Fasıla 1, Fethullah Gülen, Nil Yayınları, 3.Baskı, Eylül 1995, Sayfa 197]

ALLAH’a ve Peygambere korkunç iftiralar. (s.221-222)

Temsil Noktası

Hizmetin aslını enbiya-ı izam yapmıştır. Çünkü onlar, Zat-ı
Ulûhiyetin zatî cilvelerinin gölgeleridir. Gelen ümmetler ise zıllîdir.
Efendimiz’den sonra peygamber olmadığı için, gelen evliya ve mücedditler
nübüvveti temsil etmişlerdir. Efendimiz’de hakim olan unsur, bu
velilerde de hakimdir. Tıpkı Hz. Davud’da hakimiyet, Hz. Adem’de tevhid
hakim olduğu gibi, ALLAH Rasûlü’nde de ferdiyet hakimdir. Her halde,
ism-i A’zam sayılırken başta “Ferd” isminin zikredilmesinin sırrı da bu
olsa gerek.

Ayrıca, “ALLAH” lafz-ı celâlinin baş harfi olan, “Elif”, Ahmed’in de
baş harfidir. ALLAH (cc), Ahmed’de mütecellidir. Hizmet-i imaniyede
bulunanlar, hangi nebinin cemaatinden olurlarsa olsunlar şeffaf birer
ayna hükmündedirler. Onlara bakanlar, aslî olan peygamberlerini
görürler. Tahrifden evvelki Hristiyan Hz. İsa (as)’ı, Müslüman ise, Hz.
Muhammed (sav)’i görür. Bugün, hizmetteki bazı hususiyetlerde evsaf-ı
İseviye ne kadar ileri giderse gitsin, evsaf-ı Muhammediye daima
hakimdir. Zira Hz. Mesih, bir hadîsin işaretiyle “Bazınız bazınıza
imamsınız” buyurur. Bu: “Ben imam olamam” demektir. Bugün, devrin
getirdiği şartlar ve hizmetin stratejisi açısından, bir yanağına vurana
öbür yanağını çevir, karşılık verme, sokağa dökülme” diyorsak, bir
ma’nada bu ruhu temsil gereğinden dolayıdır. İlerde İnşaALLAH Muhammedî
zemin tam oturacak ve Muhammedî renk bütün renklere hâkim olacaktır.

Şimdilik bu cemaatte mülayemet ve müsamaha ma’nasına Mesihiyet yönü
galip olabilir, o şeffaf aynada Mesih (as) görülebilir. Bu ma’nâyı
anlamayanlar ve aslı tecellî ile karıştıranlar, mesihî ruhun
temsilcisine mesih nazarıyla bakabilirler. Bu iltibasa Bediüzzaman
Hazretleri bir yerde işaret ederek, “Evliya mertebeleri içinde bir
mertebe vardır ki, o mertebede Hz. Hızır ile görüşülür ve buna “Makam-ı
Hızır” denilir. Bu makamdaki bir veli bazen ayn-ı Hızır, yani Hızır’ın
bizzat kendisi olarak görülebilir” demektir.
[Fasıldan Fasıla 1, Fethullah Gülen, Nil Yayınları, 3.Baskı, Eylül 1995, Sayfa 221-222]

FETHULLAH GÜLEN’in KİTAPLARINDAKİ SAPIKLIKLAR 2

Hz.Meryem, Hz.İsa ve Mehdi hakkında asılsız iddialar ve indi teviller. (s.12)

Maamâfih, diğer annelerde olduğu gibi, Hz. Meryem’de de embriyolojik
safhalar söz konusudur. O da hâmile kalır, karnı büyür ve doğum
sancıları gelince, bir kenar semtte su arkının bulunduğu bir hurma
ağacının yanına gider ve hamlini vaz’eder. Ancak, bu hâmile kalış ve
embriyolojik vetirenin başlaması nasıl olmuştur? İşte bunlar, âdetâ
birer sır paketi gibidir. Hz. Meryem, karşısında Cebrâil midir, yoksa
zaman üstü husûsiyetiyle Hz. Rûh-u Seyyidü’l-En’âm’ın cevher-i hayatı
mıdır da ona temessül etmiş, o da bu rûhu görünce, heyecan -tabii bedene
ve cismâniyete âit olmayan bir heyecan- duymuştur. İşte bütün bunlar
bizi aşan ve “Kudret” dâiresinde cereyan eden şeylerdir. Evet, Hz.
Meryem bir iffet âbidesidir; onun cismânî bir heyecan duyması şöyle
dursun, o en derin bir iffet hissiyle şahlanıp, karşısında temessül eden
rûha, “senden ALLAH’a sığınırım” demiştir. Öyleyse burada çok ciddî bir
mücerrediyet vardır; yani, bu mes’eleyi esbâb dâiresi içinde ve
“tenâsüb-ü illiyet” prensibiyle izah etmek mümkün değildir. Mes’elenin
ikinci yanı, âhir zamanda Hz. Mesih Mehdi’ye iktidâ edecek ve saflaşan
Hristiyanlık, saflaşması ölçüsünde (iradî ya da gayr-i iradî) Muhammedî
rûhla aynı kaderi paylaşacaktır ki bu da mebde’deki bu sır ve
rûhâniliğin bir uzantısı olsa gerek.
[Fasıldan Fasıla 2, Fethullah Gülen, Nil Yayınları, 1.Baskı, Ekim 1995, Sayfa 12]

Eserlerini sarhoş olarak yazan veli. (s.27)

Soru: Muhyiddin İbni Arabî, hayatı boyunca vecd ve istiğraklarını
yazdı. Kendine geldiği ve yakazaya döndüğü zaman, bunları neden tashih
etmedi? Neden iltibasa müsâit bu mülahazaları olduğu gibi bıraktı?

Cevap: Bence, evvelâ, büyüklüğünü ölçemeyeceğimiz bu kimseler hakkında, hücum ve teşni yerine daha dikkatli olmak icab eder.

Evet bunların, şeriatın rûhuna muhalif beyânları karşısında insanın,
“Hazret, bunları niçin daha sonra tahkik ve tashih etmedin?” diyesi
gelebilir. Ancak, onlar asıl âlemi, vücûd olarak, kendi sekir(sarhoşluk)
ve istiğraklarıyla yaşadıkları âlem kabul ediyorlar ve bizim âlemimize
döndükleri veya diğer bir tabirle, kendi âlemlerinden ayrıldıkları zaman
da uykuya dönmek kabul ediyorlarsa, neyi ve niye tashih ve tahkik
edecekler ki!..
[Fasıldan Fasıla 2, Fethullah Gülen, Nil Yayınları, 1.Baskı, Ekim 1995, Sayfa 27]

Gülen’in iki şirk örneği. (s.28-29)

Keşif ve Keramet Üzerine
Nebinin mucizesi nasıl haksa, velinin kerameti de öyle hak ve gerçektir.
Ehl-i Sünnet’in inancı bu merkezdedir.. bu merkezdedir ve bu husus
yüzlerce-binlerce vak’ayla te’yid görmüştür. Mucize ve keramet ve keşif
arasındaki farklar, tasavvuf ve bir kısım kelâm kitaplarında mevcuttur.
Geniş bilgi için oralara müracaat edilebilir.

Yaygın olan bir kanaate göre, ehlullaha ilk defa inkişâf eden,
kabirlerdeki insanların ahvalidir. Ve bu, eşyanın perde arkasına atılan
adımların ilki sayılmıştır. Tabii, avam-ı halk içinde çok ileri bir
seviye sayılır. Oysaki muhtemelen âlem-i berzaha âit keyfiyetler ve
keşifler anlatılırken hep, bunların çok da mühim şeyler olmadığı
vurgulanmak istenmiş ve ihtimal böyle bir ölçü de işte bunun için
konulmuştur.

İkinci derecede ehlullaha inkişâf eden şey onların, gönülden geçen şeyleri okumaları ve onlara muttali olmalarıdır.
[Fasıldan Fasıla 2, Fethullah Gülen, Nil Yayınları, 1.Baskı, Ekim 1995, Sayfa 28-29]

Gülen’in diğer bir şirki. (s.28-29)

Evliyaullah’ın İlk Keşfi
Dünyada geleceği ve geçmişi gören bazı evliyaullahın ilk keşfi, kabir
âlemine muttali olmaktır. Ölünün mezara konulmasıyla berzah âlemi
başlar. Bize göre bu bir kabir âlemidir. Görenlerin görüşüne arz edilmiş
olması hasebiyle de o âleme biz misal âlemi diyoruz.

Esasen misal âlemi, eşyanın ilmî vücutlarının tecelli âlemidir. Bu
hayat, kudret ve kaderin içine girince dünya hayatı gibi bir hayat
oluyor. Yaşandıktan sonra, plân ve program sanki yine arşivde duruyormuş
gibi geliyor. İşte, evliyaullahın nazarı bunlara ulaşır. Bu konuda, Şah
Veliyullah Dehlevî’nin “Hüccetullahi’l-Baliğa” adlı eseri ile, Mevlânâ
Şiblî’nin Asr-ı Saadet serisinin 1 ve 2. cildinin Mi’rac bölümünde geniş
malûmat bulmak mümkündür.
[Fasıldan Fasıla 2, Fethullah Gülen, Nil Yayınları, 1.Baskı, Ekim 1995, Sayfa 28-29]

Fethullah şirki işlemeye devam ediyor. (s.37-38)

Kabirlerin Keşfi
Velilerin menkıbelerinin anlatıldığı eserlerde, kabirlerin keşfinden
bahsedilmektedir. Hatta Ehlullaha ilk inkişâf eden şeyin kabirlerin
keşfi olduğu söylenmektedir. Bunu şu şekilde anlamak lazımdır. ALLAH
dostlarına gösterilen, açılan o kadar gizli hakikatler vardır ki;
onlardan bir tanesi de, -belki velayetin ilk basamağı- kabirlerin
keşfidir. Dolayısıyla mezarın içini, daha doğrusu âlem-i berzahta olup
biten şeyleri bir ehl-i keşfin müşahedesi, çok ileri bir seviye değil
sadece işin başıdır.

Yine velilerin, insanın içinden geçen şeylere -ALLAH’ın izni ile-
muttali olması ve söylemesi, “intak-ı bi’l-hakk” şeklinde olup, farkında
olmadan, onları ALLAH’ın konuşturmasıdır. Bu sezme şeklinde de
olabilir. Onlar muhatablarının zihinlerinden geçen düşünceleri sezer ve
üstü kapalı bir şekilde ifade ederler. Ve anlatılanları ancak ilgili
şahıslar anlayabilir. Aynı rûh haleti içinde olmayanlar ise konuşanı
deli-divane zannederler.
[Fasıldan Fasıla 2, Fethullah Gülen, Nil Yayınları, 1.Baskı, Ekim 1995, Sayfa 37-38]

Gülen’in mesnedsiz uydurmaları. (s.171)

Belhum Edal
“Ülâike kel en’ami belhum edal” âyeti:
1. Dünyevî zevkleri tatma ve lezzetleri yaşama açısından onlar, hayvan gibi veya onlardan daha aşağıdırlar.
2. Bir rivayete göre ALLAH (cc) ahirette bütün hayvanları bir tek nev’
(tür) olarak yaratacak ve onlar o şekilde Cennet’ten lezzet alacaklar.
Ama, kâfirler o zevkten dahi mahrum kalacaklar, ma’nâsına gelir.
[Fasıldan Fasıla 2, Fethullah Gülen, Nil Yayınları, 1.Baskı, Ekim 1995, Sayfa 171]

Fethullah , M. Arabi’nin şirklerini örtmeye çalışıyor. (s.309-310)

Firavun Hakkında Mülâhazalar
Soru: Firavun denizde boğulduktan sonra askerlerinden ve tâbilerinden geri kalanlara ne olmuş?

Cevap: Tevrat’a göre Firavun’un ölümünden sonra Hz. Asiye ve ağabeyi,
Firavun’un amca çocukları, ordu kumandanları ve askerlerinin büyük bir
kısmı imân etmişlerdir. Firavun topluluğunun şerirleri, iş başından
kovulduktan sonra, Kıptî kavmi arasında Hz. Musa’nın tebliğ ettiği din
hızla yayılmıştır. Zaten Firavun’u hezeyana sevkeden de buydu ki,
sihirbazların Hz. Musa’ya imân etmesi onu çileden çıkartmıştı. Ayrıca bu
hâdise, zamanlama açısından da tam bir Nebi firasetini göstermektedir.

Muhyiddin-i Arabî yorumlarında Firavun’dan farklı bahseder. Bunlar
vecd ve istiğrak insanıdırlar. Gaybî ve objektif olmayan müşahedelerini,
bütünüyle te’vile memur olmadıkları halde te’vil edebilirler. Oysa
böyle bir te’vil işi, onların üstünde bulunan insanlara âittir. Bu
yüzden de, bilmedikleri, görmedikleri ve tanımadıkları bu insanlar
hakkındaki te’villeri isabetli olmayabilir.

Buna benzer bir hata da, kendi nurunu Hatemü’l-Enbiyâ’nın nurundan
daha parlak gördüğünü ifade ettiği yerde müşahede edilir. Bu bir
hatadır. Hazret kendi nuruyla muhat olduğu için, nuru gözlerini
kamaştırdığından ve daha uzakta ve kendi nurundan daha parlak olan nebi
nurunu daha zayıf görmüştür. Bunu bir misalle daha açık bir şekilde
şöyle izah edebiliriz: Gökte herhangi bir yıldız güneşten 20 kat daha
büyük ve parlak olabilir. Eğer o yıldız güneşin yerinde bulunsa, Güneş
Sistemi’ndeki bütün gezegenler buharlaşır ve yok olur. Ne var ki, bu
yıldız bize çok uzak olduğundan ışığı da daha zayıf gelir. Şimdi bize
sorsalar “Güneş mi daha parlak bu yıldız mı?” Vereceğimiz cevap
elbetteki “Güneş” olacaktır. Çünkü biz onun nuruyla muhat bulunuyoruz.
İşte Hazretin durumu da aynen böyle olsa gerek…

Bu hususta hatıra şu da gelebilir. Bugün nursuz pek çok insan bunu
anladığı halde bu büyük zâtlar bunu nasıl anlayamamışlar? Bu bizim
anladığımızdan değil, anlayanlardan naklettiğimizdendir.

Biz de kendi müşahedelerimizle baş başa kalsaydık aynı hatayı işleyebilirdik.

Ledünniyata âit mevzular ciddi bir tecrübe sahasıdır. Bizim
mesleğimiz herkesi kabullenme mesleğidir. Onun için Muhyiddin-i Arabî ve
İmam-ı Rabbanî gibi büyük zatları tenkid etmek ve onların kritiğini
yapmak bize düşmez.
[Fasıldan Fasıla 2, Fethullah Gülen, Nil Yayınları, 1.Baskı, Ekim 1995, Sayfa 309-310]

Fethullah’in Hz. Ebubekir’e iftirası. (s.312)

Vücûdumu O Kadar Büyüt ki…
Hz. Ebu Bekir’e isnat edilen böyle bir söz var: “Ya Rabbi vücûdumu o
kadar büyüt ki, cehennemi ben doldurayım. Oraya bir başkası girmesin..”
Bu sözün Hz. Ebu Bekir’e isnadı oldukça zayıftır. Bazıları da aynı
ifadenin Beyazid-i Bistamî’ye âit olduğunu nakletmektedirler. Üstad
Bedîüzzaman’ın Tarihçe’sinde de benzeri bir ifadeye rastlanır. Gerçi
Tarihçe’deki bu ifade, ayniyle, Üstad’a âit midir, değil midir
bilemeyeceğim? İhtimal ki onun söylediği bu meâldeki bir sözü, Eşref
Edib o üsluba ifrağ etmişti. Her ne şekilde olursa olsun, aynı ma’nâya
gelen bu ifadeyi Bedîüzzaman da kullanmıştır, diyebiliriz. Ne var ki,
bütün bunlardan, bu şahısların cehennemi hafife aldıkları ma’nâsını
çıkarmak da fevkalade yanlıştır. Bunlar ve benzeri ifadeler, belli
şartlar altında ve belli hallerde (buna tasavvufî ma’nâda sekir hali
dememiz de mümkündür) söylenmiş sözlerdir ve umûmi kanaati aksettirme
gibi bir mülâhaza da söz konusu değildir.
[Fasıldan Fasıla 2, Fethullah Gülen, Nil Yayınları, 1.Baskı, Ekim 1995, Sayfa 312]

Tasavvuf dini’nin meczup velileri. (s.6)

Halk arasında, “her yerin bir delisi, bir de velisi vardır” şeklinde
bir kanaat mevcuttur. Bunun ne denli doğru olup olmadığını bilemiyoruz
ama, tarihe baktığımızda bunun pek çok misalini görebiliyoruz. Mesalâ;
Hazret-i Üftâde’nin yanında meczup bir insan, Ahmed Şazelî’nin yanında
başka bir meczup vardır. Bunlardan başka bir de halk tarafından kabul
görüp saygı duyulan, Somuncu Baba, Derviş Ali Baba, Ayakkabıcı Baba,
Nalbant Ahmed Efendi.. gibi insanlar bulunuyor. Bütün bunlar,
bulundukları devirde halk üzerinde koruyucu melek olmuş ve âdeta Hızır
gibi onların yardımına koşmuşlardır.
[Fasıldan Fasıla 3, Fethullah Gülen, Nil Yayınları, 5.Baskı, 1998, Sayfa 6]

Fethullah Gülen kahinlere inanıyor. (s.14)

Tarihî Tekevvünler
Büyük tarihî tekevvünler birden gerçekleşmez. Onların geliştiği belli
bir vetire ve belli süreler vardır. Mesela; bu büyük oluşumların biriyle
alâkalı bazen bir müjdenin verildiğini duyarsınız. Efendimiz (s.a.s)’in
gelmeden önce, “570’de bir insan çıkacak ve nuru bütün dünyayı
kaplayacak” diye müjdelerin verilmesi gibi.. oysaki 570 olur, 610 olur,
hatta 630 olur, henüz beklenildiği ölçüde herhangi bir zuhur ve tecelli
söz konusu değildir. Aslında bu zuhur beklenildiği zaman değil, belki
daha ilerde olacaktır.
[Fasıldan Fasıla 3, Fethullah Gülen, Nil Yayınları, 5.Baskı, 1998, Sayfa 14]

Gülen : Bir reklam, bir şirk. (s.14)

Aynı şekilde, 1876’da Şark’ın yalçın kayalıklarından bir ateş-pâre
zuhur edeceği ve Din-i Mübîn-i İslâm’ı yeniden gönüllerde ihyâ edeceği
bazı ehl-i keşif tarafından müjdelenmiştir. Oysaki müjdelenen zat, o
tarihte henüz dünyaya teşrif etmiştir. Misyonunun tamamlanması gelecek
yıllarda gerçekleşecektir. Evet, çekirdekte ağaç, damlada derya görülür
ve müjdelenir. Ağacın tam büyümesi, deryanın bütünüyle ortaya çıkması
ise, zamana bağlıdır; belli bir sürenin geçmesine vabestedir. Öyleyse
kuluçka sabrıyla zamanın çıldırtıcılığına karşı beklemek icap eder.
[Fasıldan Fasıla 3, Fethullah Gülen, Nil Yayınları, 5.Baskı, 1998, Sayfa 14]

Raşit Halifeler nurcuları ziyarete geliyormuş! (s.217-218)

Tahiri Mutlu

Hz. Bediüzzaman’ın hizmet anlayışına göre; eğer bir beldede onun bir
talebesi varsa, orası, İslâm düşüncesi hesabına fethedilmiş demektir.
Demek ki o kendine çıraklık yapan hemen her ferdi, “himmetim
milletimdir” diyen insanlar konumunda kabul ediyor. Aslında bu anlayışta
ve bu düşünce istikametinde yapılacak hizmetler, bizden hem ALLAH’ın
hem de Peygamberin (s.a.s) beklediği hizmetlerdir. Evet, ben de bu
düşünceye gönülden katılarak diyorum ki: Arkadaşlarımızdan herhangi
biri, bir beldeye gittiğinde orada tam merci olmalı ve bütün
karanlıkları parçalayacak bir performans sergilemeli.. duygu ve
düşünceleri ışığa garkedecek bir misyon ortaya koymalı ve çevresinde
hemen yüzler, binler halelenmelidir -ve inşâALLAH öyle olur- Bu ise
ancak, Sahabenin ilkleri gibi, dâvâyı hayatının gayesi bilmekle
gerçekleşecek bir husustur.

Konuyla alâkalı bir hatıra nakledeyim size: Kitaplar ilk defa baskıya
gireceği dönemde Üstad, sağa-sola hem de 50-100 lira gibi küçük bir
para bulmak için adam gönderiyor. Tahiri Mutlu -makamı cennet olsun-
bunu duyuyor ve koşa koşa köyüne gidiyor. Köy meydanında bütün mülkünün
satılık olduğunu ilan ediyor, arazisinin bir kısmını haraç-mezad
satıyor.. satıyor ve parayı sevine sevine getirip Üstadına teslim
ediyor. Sadece o mu? Elbette hayır. Hulusi Efendi, Hüsrev Efendi,
Mustafa Gül.. ve diğerleri hep aynı duygu ve düşünceyi paylaşırlar.
Demek ki onlar, öyle samimi ve öyle bir safvet içinde idiler ki, bunu
hayatlarının gayesi biliyor ve o uğurda hırz-ı can ediyorlardı. Gün
geliyor bu safvet, onları ilklerle buluşturuyor. Biri, gecenin geç
saatlerinde teksir makinesinin kolunu çevirirken, “Hasbî Rabbî
cellALLAH, mâfî kalbî ğayrullah, Nur Muhammed sallâllah” diyor. Tam o
esnada birden kapı açılıyor ve içeriye Raşid Halifeler giriyor, “Devam
edin, bizler sizinle beraberiz” diyorlar.
[Fasıldan Fasıla 3, Fethullah Gülen, Nil Yayınları, 5.Baskı, 1998, Sayfa 217-218]

Bir rahibin ruhunun cesedinden ayrılarak gezdiği yalanı (s.78)

Fransızca Le Monde La Vie adlı derginin Mart 1963 sayısında, -eğer
Hristiyanlık propagandası maksadı taşımıyorsa- bir rahibin başından
geçen şöyle bir hâdise anlatılmaktadır: Bu rahip, bir grup çocukla
gezmek için İsviçre dağlarına gittiğinde yolda uyur. Kendine geldiğinde,
şuurlu bir şekilde vücudundan uzaklaştığını ve kollarını oynatamadığını
farkeder. Kısa zamanda duruma alışınca dağların üzerinden uçmaya
başlar. Çocuklar aklına gelince, yanlarına gitmek ister ve gider; sonra
eşini hatırlar ve kendini şehirde eşinin yanında bulur. Kendisi
hareketlerini bizzat izlerken, onu kimse görmez. Ardından anî bir
rahatsızlık hisseder ve kendisini vücudunun içinde bulur; artık geri
dönmüştür. Sonra, gördüklerini bir bir anlatınca herkes hayrete düşer.
Bu olay, İngiltere’de araştırılıp, doğruluğu kabûl ve teslim edilmiştir.
[İnancın Gölgesinde 1, Fethullah Gülen, Nil Yayınları, 8.Baskı, 1996, Sayfa 78]

“Veliler aynı anda iki yerde görülebilir” yalanı (s.79)

Ruh, kendi zâtında maddî kılıfı olan ceset gibidir. Mânevî kılıfı da,
âdeta misâlî bedendir. Ehlullah temessül ettiği zaman, bu ikinci
bedeniyle aynı anda beş on yerde görülebilir. Meselâ onları
hapishanedeyken, sabah namazında camide ve aynı zamanda Kâbe’de tavafta
görebiliriz.
[İnancın Gölgesinde 1, Fethullah Gülen, Nil Yayınları, 8.Baskı, 1996, Sayfa 79]

“Abdülhamit hiç hacca gitmediği halde Ka’bede görüldü” yalanı (s.79)

Abdülhamid Cennetmekân Hazretleri hiç hacca gitmediği halde, onu
hacda gördüklerini yeminle söyleyenler vardır. Hattâ, “Geldi ve şu evde
kaldı” diyenleri dinlemiştik. Halkımız arasında, “Falan muharebede,
falan velî gelip yardımda bulundu” şeklinde çok hâdiseler de
anlatılmaktadır.
[İnancın Gölgesinde 1, Fethullah Gülen, Nil Yayınları, 8.Baskı, 1996, Sayfa 79]

“Velinin pilotun yanına binip yardım etiiği“ yalanı. (s.79)

Uzağa gitmeye gerek yok; Kıbrıs çıkartmasında falan velî zâtın, pilotun
yanına oturup, “Evlâdım, bombaları şuraya, şuraya bırak” diye rehberlik
ettiği söylenir. Fakat, hakikî vücutları nerde ise, nerede kendinden
geçip vücudu mevhibe-i Rabbanîyi kazanmış, lâtifeleşmiş ve incelmiş ise,
kendileri gerçekten oradadır. Bunun dışında misâlî bedenleriyle,
aynalar içinde görülen misâlî şekiller gibi değişik yerlerde
görülebilirler.
[İnancın Gölgesinde 1, Fethullah Gülen, Nil Yayınları, 8.Baskı, 1996, Sayfa 79]

“Velilerden ‘abdal’ sınıfı şu anda iki yerdedir”, yalanı. (s.79)

Ehlullahtan ‘abdal’ sınıfı içinde bulunanlar, şu anda diyelim
camidedirler; ama aynı anda, Efendimiz (sav)’in huzurunda bulunurlar.
Kâbe’dedirler, ya da bir yerde irşadla meşgûldürler. Farkına varılsa, el
atılsa, eliniz bellerinden öbür tarafa geçiverir. Çünkü, elinizin
değdiği, ne onların asıl vücududur, ne de ruhlarıdır; belki, akıcı ve
ruha kılıf olmuş misâlî bedenleridir ve onlar temessül halindedirler.
[İnancın Gölgesinde 1, Fethullah Gülen, Nil Yayınları, 8.Baskı, 1996, Sayfa 79]

“Evliyaullah, gelecekten haber verir”, yalanı. (s.81)

Evliyâullah, ilmini ALLAH (cc)’a havale etmek suretiyle gelecekten
haber vermişlerdir. En başta Üstad-ı Küll, Kâinatın Fahri Efendimiz
(sav)’in bu türden haberleri çoktur. Evet O, kıyâmete kadar zuhur edecek
hâdiseleri bir televizyon ekranında seyrediyor gibi ümmetine bir bir
takdim buyurmuştur. Hz. Ali-Hz. Zübeyr Vak’ası (Cemel Savaşı),
Hz.Osman’ın şehadeti ve Hz. Fatıma’nın vefatı, haber verdiği
hâdiselerden sadece bir kaçıdır.
[İnancın Gölgesinde 1, Fethullah Gülen, Nil Yayınları, 8.Baskı, 1996, Sayfa 81]

Muhyiddin b. Arabi’nin şirkleri. (s.83)

Muhyiddin b. Arabî, Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan bir asır önce
yaşamış olmasına rağmen, Edirne kütüphanesinde bulunan ve Efranî
tarafından tercümesi yapılmış olan “Şeceretü’n-Nu…


http://19.org/tr/3436/fethullah-cehalet/
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Sponsored content




MesajKonu: Geri: Edip Yüksel'in Zırvaları..ben de bir şey sanıyordum   

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Edip Yüksel'in Zırvaları..ben de bir şey sanıyordum
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
KUTLU FORUM :: İslami ilimler ve dini kültür :: DİNİ KONULAR -İLAHİYAT-
Buraya geçin: