KUTLU FORUM

Bilgi ve Paylaşım Platformuna Hoş Geldiniz
 
AnasayfaKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Sabetaycılar :Biz Türk de Müslüman da değiliz"

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Limoni
Co-Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 5022
Rep Gücü : 12580
Rep Puanı : 43
Kayıt tarihi : 27/05/09

MesajKonu: Sabetaycılar :Biz Türk de Müslüman da değiliz"   Paz Haz. 23, 2013 7:28 am

Biz Türk de Müslüman da değiliz" diye açıkca itiraf eden Sabetaycılar / Sabetayistler......

Dünya Yahudi Konseyi'nin büyük gayretleri ve o zaman dünyanın süper gücü bulunan İngiltere'nin de kullanılması ile Osmanlı yıkıldı ve Müslümanlar tarumar edildi...

Bu işte Osmanlı sınırları içerisinde yaşayan, Türk ve Müslüman gözüken yüzbinlerce Sabetaycının da büyük emekleri vardı. Bu nedenle yeni kurulacak kukla Türkiye devletinin kontrolünün Sabetaycılarda olmasına izin verildi.

Museviler ile Sabetaycılar arasında (her ne kadar sabetaycılar da yahudi olsalar da) bulunan anlaşmazlıklar sorun edilmedi. Türkiye'de iktidar artık Yahudi konseyi ve İngiltere ile danışıklı hareket eden Sabetaycıların ellerindeydi...


Kendisi de Sabetaycı olan Mustafa Kemal Adıtürk, bir kurtarıcı gibi gösterildiği Türkiye'de en yakın silah arkadaşları bile böyle bir şey beklemezken birden Cumhuriyeti ilan etti. Bunun hemen akabinde, 1924 yılında, "Yunanistan sınırları içinde kalmış Türkleri Türkiye'ye getireceğiz" bahanesi ile Selanik'i merkez edinmiş dindaşlarını yani Sabetaycıları "Türk" diye Türkiye'ye getirmek istedi. Uzun sıkıntıların ardından bunu gerçekleştirdi. Ve yeni Türkiye'nin en güzide toprakları, Osmanlı hanedanının şahsi gayri menkulleri, Yunanistan'a gönderilen zengin Rumların zenginlikleri hep bunlara peşkeş çekildi..

Dikkatinizi çekmek istediğim husus ise şu; Selanik'teki Sabetaycılar Türkiye'ye gelmek istemediler. Zira rahattılar... Mustafa, devlet gücü ile baskı yapmasına rağmen direndiler. En nihayet, yaklaşık üç yüz senedir açıklamadıkları büyük sırlarını bile açıkladılar Türkiye'ye gelmemek için... Selanik'li Sabetaycılardan bir Karakaşzade Rüştü çıktı ve "Biz Türk de Müslüman da değiliz. Bu güne kadar böyle gözüktük, böyle tanındık. Bizi Türk kabul ederek Türkiye'ye götüremezsiniz" mealinde açıklamalar yaptı...Bu Sabetaycılık araştırmaları konusunda bir dönüm noktası oldu... İlk defa, kendi ağızlarıyla ve net ifadelerle söylediler; "Biz Türk de Müslüman da değiliz"...


***



Evet Ben Selanikliyim! (Sabetaycıyım!)

Evet Ben Selanikliyim! (Sabetaycıyım!)

Selanikli deyince ne gelir aklınıza? 

1) Selanikli Yunanlılar. 
2) Nazilerin katlettiği Selanikli yahudiler. 3) 1924'te mübadeleyle Türkiye'ye göç eden Selanikli müslümanlar. 
4) Aynı mübadeleyle gelen ‘‘dönmeler.’’ 


İşte ‘‘Selanikli’’ denildiğinde, özellikle son kategoride olanlar kastedilir. 17. yüzyılda mesihliğini ilan edip, sonra müslümanlığı kabul etmek zorunda kalan İzmirli yahudi Sabetay Sevi'nin yandaşı birkaç ailenin soyundan gelen ‘‘Selanikliler’’, daha doğrusu ‘‘sabetaycılar’’, 350 yıl cemaatleri hakkında ser verip, sır vermediler. 


Ama 1990'larda içlerinden biri yazmaya, anlatmaya başladı. Ilgaz Zorlu, 29 yaşında. Annesi sabetaycı, babası dindar müslüman bir aileden. Cemaatinde çok iyi tanınıyor. Kimi ona deli diyor, kimi hain. Prof. Dr. İlber Ortaylı, ondan şöyle söz ediyor: ‘‘Bugün Sabetaycılar kendilerini henüz açıklamaz. Tek istisnanın, ama hakikaten tek istisnanın Ilgaz Zorlu olduğunu takdirle belirtmek gerekir.’’ Belge Yayınları, Ilgaz Zorlu'nun makalelerini ‘‘Evet, Ben Selanikliyim/Türkiye Sabetaycılığı’’ başlıklı bir kitap halinde yayınlandı. Onunla hayatını, sabetaycılığı ve sabetaycı cemaati konuştuk.

Sabetaycılığı ne zaman keşfettiniz?

-Annemle babam çalışıyorlardı, bana anneannem baktı. Anneannem Selanik'te doğmuş ve 24 yaşında mübadeleyle buraya gelmiş. ******'ün ilkokul öğretmeni Şemsi Efendi de dedemin dedesi. Şemsi Efendi yaşadığı dönemde, büyük bir Kabbala bilgini ve sabetaycılar içindeki cemaatleri (Kapancılar, Karakaşlar, Yakubiler) birleştirmeye çalışıyor. Düşünün, üç yüzyıl boyunca müslüman gözüküyorsunuz, içerde yahudiliği uyguluyorsunuz, daha doğrusu yahudiliğin kabbalistik, mistik bir bölümünü. Cemaat tamamen içine kapalı. Ben 19 kuşak boyunca Sabetay Sevi'nin kardeşinin soyundan bir aileden geliyorum. Büyükannemin çok sağlam bir sabetaycı kültürü var, ama korkuyor. Çünkü Varlık Vergisi olayını, ondan önce Karakaş Rüştü olayını yaşamış. Cemaat asimile olma kararı almış.

KARAKAŞ RÜŞTÜ OLAYI

Karakaş Rüştü olayı nedir?

-Sabetaycıların Karakaş grubundan olan bu adam 1924'te bir anlaşmazlık sonucu cemaatin sırlarını gazetelere ifşa ediyor ve ******'e mektup yazıyor. Biz asimile olamıyoruz, bizi ne olur müslüman yapın diyor. Anneannem korkarak anlatırdı. Bu olay olduğu zaman evleri basacaklar şayiası ortaya çıkmış. Birçok aile ellerindeki belgeleri yakmış.

Size de aynı gözle bakanlar var mı cemaat içinde? İkinci Karakaşzade Rüştü olduğunuzu söyleyenler?

-Evet, evet tabii. Benim için önce bu adam kendini Sabetay Sevi sanıyor dediler. Deli olmakla, Karakaşzade Rüştü olmakla, Mesih olmakla suçlandım. ‘‘Allah kahretsin, başımıza dert açacaksın’’ dediler.

Büyükannenizden neler öğrendiniz?


-Ben büyükannemi tanıdığım zaman yaşlanmıştı. Sürekli Sabetay Sevi, Sabetay Sevi diye anlatıyordu. Öğrendiklerimi anneme söylediğim zaman bir temiz sopa yedim. Annem attı beni evden. Hakikaten attı, sekiz yıldır da görmüyor. Annemin çevresinde insanların çok orijinal bir tarih teorisi vardı: Orta Asya'dan İspanya'ya gittik, İspanya'dan Selanik'e geldik! Biz yahudi değiliz! Halbuki bir akarsu düşünün, iki ayrı mecraya gidiyor, ama kaynak aynı. Yani yahudilikle sabetaycılık aynı. Çocukluğumda büyükannemin arkadaş grubuyla beraberim. Büyükannemin grubunda dini ritüeller uygulanıyor. Hanımlar bir araya gelirdi. Fatma Hala dediğimiz bir akrabamız vardı. Birden bir kitap çıkarır ‘‘Sabetay Sevi’’ diye bir dua okumaya başlardı. ‘‘Aman Fatoş kimsecikler duymasın’’ denir, perdeler kapanır, ben yatağa götürülürdüm. Bu insanlar hala Sabetay Sevi'ye inanıyorlardı, ama gizliyorlardı. Büyükannem öldükten sonra onun arkadaşlarıyla birebir konuşmalar yaptım, kasetlere aldım. Bu iş çok hoşuma gitti. Gizli olması ilginçliğini daha da arttırıyor. Unutmuyorum, büyükannem arkadaşlarıyla sokakta yürürken bir hanıma selam verdi, sonra, ‘‘aman selam verdiğimi görmesinler’’ dedi. ‘‘Neden’’ diye sordum. ‘‘O komşulardan’’ dedi. Komşular, sabetaycılar içinde bir grubun diğer grup için söylediği bir söz. Bütün bunları kafama taktım.

SABETAYCILAR YAHUDİDİR

Cemaatin yaşlılarıyla konuştunuz...

-Sözlü tarihi başlattım cemaat içinde. Büyükannemin kuşağındaki 65-70 kişiyle tek tek konuştum. Karşıma ilk şu çıktı: Biz Selanikli değiliz! Ben o yüzden kitabım adını ‘‘Evet, Ben Selanikliyim’’ koydum. Selanikli olmak utanç verici bir şey gibi kabul ediliyordu. İnsanlar, sizin fikirlerinizi eleştirmekle uğraşmıyor, geçmişinizle uğraşıyor. Pis yahudi, pis dönme diyor. Ben buna karşı çıktım. Dedim ki evet ben dönmeyim, Selanikliyim. 1991'de İsrail'e gittim.

Araştırmanızı sürdürmek için mi yoksa sabetaycılığın kökeninin yahudilikte olduğunu görüp yahudi olmam gerekir düşüncesiyle mi gittiniz?

-Evet, bunu düşündüm ve hiçbir zaman gizlemedim. Sabetaycılık yahudiliğin bir parçasıdır.

Eski kuşaktan olan sabetaycılar da kendilerini yahudiliğin bir parçası olarak mı niteliyorlardı?

-Sabetaycılar kendilerinin gerçek yahudiler olduğuna inanıyorlar. İsrail'de inanılmaz bir şey buldum. İkinci Cumhurbaşkanı İzak Ben Zwi, bir sabetaycı. Ailesi Polonyalı ama Osmanlı döneminde Türkiye'de eğitim görmüş. Sonra da Filistin'e gitmiş. Sabetay soyundan geldiğini belgelemek için Ben Zwi (Sabetay'ın soyadı) soyadını almış. Mirasını Ben Zwi Enstitüsü'ne bağışlıyor. Sabetaycıların kaynaklarının İsrail'e getirilmesi için talimat veriyor. Ama Sabetaycılık İsrail'de yoktur. Oradaki görüş şudur: Bunlar 350 yıl önce yahudilikten ayrılmış, müslüman olmuşlardır. Ama burada hep bir açık kapı bırakmak zorundalar. Çünkü yahudilikten insanlar atılamaz. Kökene bağlıdır. 350 sene boyunca bu adamlar yahudilik inancını sürdürdü. Bugün herkes bunu devam ettiriyor demiyorum tabii.

Sizin İslamcı kesimle de diyaloglarınız oldu. Kitabınızda Mehmet Şevket Eygi'ye de teşekkür ediyorsunuz.

-Evet, Mehmet Şevket Eygi'yle tanıştım. Akit Gazetesi'nde de kitapla ilgili yazılar çıktı, kötü yazılar değildi bunlar. Mehmet Şevket Eygi'den çok yardım da gördüm. O da Türkiye'deki bütün etnik grupların tarihinin araştırılması konusunda hemfikir benimle. Neticede bu bir kültür.

Niçin yahudi olmak istediniz?

-Bu sembolik bir olaydı. Örneğin sabetaycı bir genç kız bir yahudi erkekle evlendiği zaman çocukları yahudi kabul edilmiyor. Ben bunun düzeltilmesini istiyorum. Başvurdum. Resmi başvurularımı yok sayıyorlar. Türkiye-İsrail ilişkilerine bakıyorlar.

Cemaatin içinde gerçekten müslüman olup da giden var mı?

-Ben bunu hiç görmedim. Ateist olanlar veya yeni bir akım olarak budizm gibi dinlere ilgi gösterenler var.

Sabetaycılar, kendilerinin genel yahudilik şemsiyesinin bir parçası olduğu yolundaki düşüncenizi paylaşıyor mu?

-Bir sabetaycı ailede kız bir yahudiyle evleniyor. Sabetaycı kızın annesi diyor ki ‘‘kızım aslına döndü.’’

Efsanevi İzmirli
Sabetay Sevi (1622-1676) İzmirli bir yahudiydi. Kabbala mistisizmine büyük ilgi duydu. Mesih olduğunu bildirdi. 1660'larda bu açıklama üzerine Avrupa'nın her yerinden yahudiler heyecanla gözlerini İzmir'e diktiler. Yahudi dünyasının bu müjdeyle altüst oluşunu, Claude Gutman ‘‘İzmir'in Çılgın Dedikoduları’’ (Çev: Meral Gaspıralı, Cep Yay., 1994) adlı romanında anlatıyor. Ancak Osmanlı yönetimi işe el koydu; Sabetay Sevi'yi müslüman olmaya zorladı. Sevi müslümanlığı kabul etti, yahudiler ondan yüz çevirdiler, ancak bazı aileler ona inanmayı sürdürdü ve onunla birlikte sürgüne gitti. O günden sonra ‘‘dönme’’ denilen bu cemaat Selanik'te yüzyıllarca yaşadı. Kapancılar, Yakubiler, Karakaşlar adıyla üç ayrı gruba bölündü. İç evlenmelerle bütünlüğünü korudu. 19. yüzyılda batılılaşmanın etkisinde kaldı, modern okullar (Fevziye, Terakki) açtı, üyeleri arasında çokca mason ve Jöntürk vardı. 1924'te mübadeleyle Türkiye'ye geldi. II. Dünya Savaşı sırasındaki ‘‘Varlık Vergisi’’ uygulamasında, gayrimüslimler gibi çok yüksek vergi ödemek zorunda kaldı. Ilgaz Zorlu, sabetaycıların müslüman gibi gözükmekle birlikte, yüzyıllar boyu evlerde gizlice yahudi geleneklerini ve Sabetay'dan kalma özel ayinlerini sürdürdüklerini belirtiyor.

Hürriyet Gazetesi19.09.1998
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Limoni
Co-Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 5022
Rep Gücü : 12580
Rep Puanı : 43
Kayıt tarihi : 27/05/09

MesajKonu: Geri: Sabetaycılar :Biz Türk de Müslüman da değiliz"   Paz Haz. 23, 2013 7:29 am

Dönme Dolap Ahmet Emin. Yahudi Dönmesi -Sabetayist- Ahmet Emin Yalman

FÜREYYA HANIM VE AHMET EMİN YALMAN


Şâkir Paşa'nın kızı Hakkıye Hanımefendi ile aileler arasında oldukça eski bir hukuk vardı. Hakkıye Hanım'ın kocası Emin Paşa ise, Mürşidimin tâzimkârı, vatan sever, şerefli bir askerdi.

Hakkıye Hanımefendi ile Emin Paşa'nın, Füreyya isminde bir kızları ve Şâkir isminde de bir oğullan vardı.

Bir zamanlar, ******'ün muhafızlarından olan Kılıç Ali ile evli olan Füreyya Hanım seramikçiliğe heves ederek bu işe başlamış ve hayli de muvaffak olmuştu. Ancak, sanatında en küçük bir Türk havası sezilmez, renk âhengindeki başarısına rağmen, abstre ve bir anlayışa göre de, bakana sıkıntı ve darlık veren ultra modern desenlerde ısrar ederdi.

Füreyya Hanım, Kılıç Ali ile aralarında talâk vâki olduktan sonra, mesleğine daha da sarılarak, devamlı sergiler açmaya başlamıştı. Bu sergiler her ne kadar iç karartıcı idi ise de, hatır kollayarak, davetlerine gitmeye gayret ediyordum.

Bir defasında da sergisini evinde açmıştı. Gene davetli idim ve gittim. İçeri girer girmez annesi karşıladı. Antreyi ikiye bölen paravananın bir tarafı tenhâ, diğer tarafı ise çok kalabalıktı. Bu kaynaşan insan yığınına şöyle bir bakmakla dahi, içeride hayli tanıdık simalar bulunduğunu görmüştüm.

Bu izdihamın arasına girmek istemedim ve paravananın öteki tarafına geçtim.

Hakkıye Hanımefendi ne beni bırakabiliyor, ne de diğer davetlilerden uzak kalmak istiyordu. Beni de öte tarafa geçirmek için bir orta yol bulduğunu zan ederek:

- Cicim, gelin sizi Ahmet Emin Bey'le tanıştırayım, dedi.

- Hayır hanımefendi, bu adam, din düşmanı, neticede de vatan hâini sayılır. Tanışıp elini sıkmak istemem, dedim.

Kadıncağız şaşırdı. Sâdece:

- Ya! dedi.

Biraz oyalandıktan sonra da sergiden ayrıldım. Amma bu ayrılış, yalnız Füreyya Hanım'ın sergisinden değil, asıl kendisinden oldu. Zira, o zamana kadar Füreyya Hanım'ın, Türkiye Gizli Komünist Partisi âzası olduğu rivayetini duymamıştım. Bu rivayet, gerçekle alâkalı olmasa dahi çok tedirgin olmuştum.

Geçen gün bu sevimsiz hâtırayı, Ressam Ahmed Yâkupoğlu'nun yanında konuşurken, o da bana. Neyzen Tevfik'in Ahmet Emin'in iç yüzünü çizen şu kıt'asını okudu:


Şu bizim dönme dolap Ahmet Emin
Din ü îmânımıza çatmadadır
Başımız ağrımaz etsek de yemin
Vatanı on kuruşa satmadadır. 1


1) Bir Selanik dönmesi olan Ahmet Emin Yalman'ın o târihlerde çıkarmakta bulunduğu Vatan isimli günlük gazetesinin fiyatı 10 kuruş idi.

Ne idik, Ne olduk
Samiha Ayverdi
Shf: 83-84

[Ahmet Emin Yalman, Sabetayistlerin Yakubi kolundandır. Sabetayistlerin Kapani kolundan olan Mustafa Kemal Adıtürk ile arasının iyi olmaması bundandır.]
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Limoni
Co-Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 5022
Rep Gücü : 12580
Rep Puanı : 43
Kayıt tarihi : 27/05/09

MesajKonu: Geri: Sabetaycılar :Biz Türk de Müslüman da değiliz"   Paz Haz. 23, 2013 7:31 am

Selanik Dönmelerininin Türklükle Ne İlgisi Var? (Karakaşzâde Rüştü olayı)

Anadolu milli ananelerimizin değiştirilmesinde her zaman öncülük yapan Selaniklilerin ülkemiz dışında tutulması isteniyor. Ankara 1 Kanunisani 1924 (Özel Muhabirimizden)


Karakaş Rüştü imzasıyla buraya telgrafla başvuru yapılarak Selanik Dönmelerinin aslen, ırken ve soy bakımından Türklük, Müslümanlıkla ilgisi bulunmadığından bahsedilerek, bunların Türk toplumu dışında tutulması, veya ülkenin her tarafına dağıtılarak Türk nüfusuyla karışmaya meecbur edilmeleri istenmiştir. bu konuda ilgili olanlarla konuştum. Türk toplumuna kabul edilmiyeceklerse, bu esasın evvelce gelenlere uygulanması konusunda fikir belirtiyorlar.

Karakaş Rüştü Bey'in Ankara'daki Girişimi
Meclis içinde önemle karşılanmıştır. Bu konu hakkında önemli konuşmalar olmaktadır.
Dünkü nüshamızla evvelki gece Ankara muhabiriizden gelen bir telgrafa atfen Selanikli Karakaş Rüştü bey'in kendi mensup olduğu aslen, ırken Türklükle alakası olmadığından söz ederek bunların Türk toplumunun dışında tuttulması veya ülkenin her tarafına dağıtılarak Türklerle kaynaşmaya mecbur edilmesini istediğini yazmıştık.

Dün bu girişimin Ankara'da yaptığı etkiyle ilgili olarak aşağıdaki telgrafı aldık.
Ankara 2 Kanunisani 1924 (Özel Muhabirimizden)
Büyük Millet Meclisi Üyeleri Karakaş Rüştü bey'in dün bildirmiş olduğum girişimini büyük bir önemle karşıladılar. Bu konu hakkında meclis kulislerinde önemli konuşmalar olmaktadır. Temaslarım sonucunda öğrendimki, büyük bir kısmı Selanik'ten gelen bu kimselerin memleketimizin büyük iktisadi kaynaklarını kendi ellerine geçirmek istemelerine karşı tedbir almanın gerekli olduğuna işaret etmişlerdir.

Dün şehrimizde yapmış olduğumuz araştırmalara göre Karakaş Rüştü bey'in Şamlı Mağazasının ilerisinde olduğu bilinen Karakaş Mağazasının sahibi olduğu anlaşılmıştır. Bir süreden beri mağazasını Mehmet Feridun beylere bırakarak kendisi bazı özel teşebbüslere girişmiş, mütareke senelerinde almanya'da bazı şirketlerin idaresinde bulunmuştur. istanbul'a döndükten sonra çeşitli işlerle uğraşmaya başlayan Rüştü bey Almanya'da bazı şirketlerin idaresinde bulunmuştur. İstanbul'a döndükten sonra çeşitli işlerle uğraşmaya başlayan Rüştü bey, on beş günden beri Ankara'da bulunmaktadır.

Rüştü bey, uzun zamandan beri kendi hemşehrilerinin hareketlerine karşı olmakta ve onları tenkit etmekteymiş.

Dün muhtelif muhabirlerimizde Rüştü bey'in birçok hemşehrisiyle konuşmuş bu girişimi nasıl karşıladıklarını ve Rüştü bey'in bu hareketinin sebebinin ne olabileceğini araştırmışlardır.

Burada baş vurunun hangi nedenle yapıldığı bilinmemekle beraber Rüştü bey'in bildiğimiz hisleri ve düşünceleri bunun nedenini açıkça bize gösteriyor. Zaten kendisinin en yakın aile fertleri de Rüştü bey'in bu hareketini hislerine mağlup olmasına ve son senelerde ki bazı olayların kendi üzerinde bıraktığı etkiden kaynaklandığını belirtmektedir. anlaşıldığına göre, Rüştü bey Ankara’da dostlarıyla meydana gelen bir tartışma sonucunda bu işe girişmiştir.

Dönmeliğin Hurafeleri Nedir veya Neydi? 8 Kanunisani 1924
Karakaşzade Rüştü bey'in Ankara muhabirimize verdiği malumatta, dönmeleri sınıflara ayırmaktadır ve yalnız bir sınıfı neslinin tükenmesi konusunda alakasızlıkla suçlamaktadır. Muhabirimiz diyor ki: Rüştü bey nesline bağlı onun iyiliğine çalışan samimi bir Dönmedir.

Dönme tabiri İslam aleminde bir mühtedinin ömrünün sonuna kadar devam ederken, Sabatay Sevi ve kabilesi her nedense iki buçuk asırdan beri bu özelliği kavrayamamıştır.

Dönmelik meselesi etrafında dönen bazı esrarlı rivayetler çeşitli maksatlarla ortaya çıkar ve ara sıra tüm toplumun ilgisini çeker. Bunlar kakkında benim fazla bilgim yoktur. Yalnız Avrupa'dan kovuldukları ve Osmanlı İmparatorluğunun şefkat ve merhametine sığındıktan sonra padişahın gazabı üzerine korkarak yandaşlarıyla birlikte ihtida ettiğini fakat bu ihtidanın tatmin edici bir derecede olmadığı aklımda kalmıştı. Bir müddet sonra bu isimle anılan bazı kimselerle karşılaştım. Fakat görünüşlerinde bir tuhaflık görmedim.

Karakaşzade İle Karşılaşma
Geçen gün yanımda Tanin muhabiriyle mecli s önünde dururken bir zat gelerek kendisini takdim ettii:
- Selanik Dönmelerinden Karakaşzade Rüştü.


Tabii olarak biz de kendimizi tanıttık. Durup dururken bu şekilde birtanışma tuhafıma gitmişti. Meğer sebpsiz değilmiş. Dönmelik meselesini çözmek için Ankara'daymış. Hem Tanin muhabirine hem de bana yazılı bir dilekçe verdi. Meclise hitap ediyordu. Özetimi alarak gönderdim. Haber Vakit'in 2 Kanunisani 1924 tarihli nüshasında yayınlanmıştı. Altındaki imza éDönme Aydınları" adına atılmıştı. Haberin İstanbul'da büyük alaka gördüğünü diğer gazetelerin haberi Vakitten alarak okuyucularına verdiğini ancak, mensup olduğu ailelerin gazetecilere yaptığı açıklamalarda böyle bir müracattan haberleri olmadıklarını yine İstanbul gazetelerinden öğrendim.

Bu girişim Ankara'da az çok ilgi görmüştür. Çünkü Rüştü bey'in bir başka dilekçeyle de Cumhurbaşkanlığına baş vurmuş olduğunu ve dilekçenin Başbakanlığa havale edildiğini öğrendim.

Rüştü Bey Memnun
Bu gün postahane de Milletvekillerimizden Kazım bey ve dış işlerinden bir zat ile bir araya geldik. Karakaşzade yanımıza geldi. Gülüyordu. Memnundu: Tanin yazmamış, dedi.

Özel İbadet Salonları
Rüştü bey gerçekten hoş ve tatlı sohbetli biriydi. Biz dönmelik hakkında uzun uzun bilgiler verdi. Henüz küçükken annesinin kolundan tutarak babasıyla Dönmelerin ibadet ettikleri salona götürdüğünü söyledi ve ibadetlerin şeklini anlattı.

Kuzu Eti Yeme
Annem bana: Kesinlikle kuzu eti yeme senesinde ölürsün. Dönmelerden başka herhangi bir kadınla olursan kesinlikle cehenneme geidersin. Bu ibadetler hakkında sakın türklere bir şey söyleme; Türkler soğan gibidir. Sen hiç acı olmayan soğan gördün mü? Derdi. Halbuki Selanikte Arnavutlar vardı. Çok güzel kuzu pişirirlerdi. Çocukluk imrenirdim. Sonunda gidip yemeye karar vrerdim. Bir taraftan da korkuyordum. O heyeceanla yediğim kuzuyu unutmadım. aklımda yer eden telkinlerle o sene hep ölümü belkledim. Ölmedim. Tekrar yedim. Yine ölmedim. anneme anlattım. Bütün söylediklerinin doğru olmadığını kuzu eti yemekle insanın ölmediğini iddia ettim. Kızdı.

Dört Gönül Meselesi
Merak ederek sordum:
- Niçin kuzu eti yemiyordunuz?
- Kuzu yiyorduk fakat törenle. Siz dört gönül meselesini biir misiniz?
- Hayır.
Benim için şmdiye kadar meçhul olan ve çok tuhafıma giden bu açıklamayı ilginç gördüm. Rüştü bey analattı.

Kuzu yemenin mevsimi vardır. Sene de bir gün iki arkadaş anlaşır. Kuzu ziyafeti yaparlar. Tab ieşleriyle beraber. O akşam kuzu yenir. (Yazı kurulu buradan bir cümleyi çıkarmıştır). bunun sevabı çoktur. O gece ne kadar çok sevap yapılırsa, bu sevapla insan cennet yolunda o kadar fazla yol almış olur.

Rüştü bey'in söylediği "Cennet Yolcuları" belki de ceza gününe ulaşmış kimselerdi. Anladığım kadarrıyla da Rüştü bey bu zümredendi. Bende kendilerini kendi yollarında bırakarak, şu dört gönül meselesini anlamak istedim.

İşte bu ya dedi. Kuzu başında buluşan dört kişi.

Anladım. Anladım. Dört kişi gönüllerini birleştiriyor. Evet bazen dört gönülün birleşmesi yeterli olmayabilir. bu duurmda birleşen gönüllerin otuza kadar çıktığı olmuştur.

Allah'ın Evi Yanar mı?
Hurafeler bu kadar da değildir. Selanik'te Dönmeler arasında haşa Allah olarak tanınmış biri vardı. Şehirde bir yangın meydana geldi. Bir çok ailelelr mücehverlerini, kıymetli eşyalarını onun evine götürdü. Sanıyorklardı ki alevler oraya gelemez. Halbu ki pekala geldi ve orasını da yaktı. Bu benim elimde propaganda silahım oldu. Fakat onlar bu durumu hemen tevil ettiler:
"Elbette yanacaktı. Biz çok günah işlemiştik."

Azizler Başında Mum
Sonra azizlerin başında mum yakma merasimi vardı.

İçişleri Bakanı Nasıl Karşılamış?
Bir gün bunları içişleri bakanı Fethi bey'e de anlattım. Kahkalarla güldü. Elimi sıktı. Beni tebrik ederek: "Ben dönmeleri zeki ve akıllı bilirdim; meğer çok *** insanlarmış." Dedi. Gerçekten bizde çok gülerek Rüştü bey'i tebrik ettik.

Rüştü bey Ayastefonasta
Rüştü bey onbeş yaşından beri bu hurafelere isyan etmiş. İlk eşi başlangıçta bu hurafelere inanırken onun telkinleriyle bunlara önem vermez olmuştur. Ayastefonasdta oturdukları sürede oradaki Türkler tarafından daima takdir edilmiş ve halk kendilerini diğer dönmelerden tamamen ayrı tutmuştur.

Dönmeler Kaç Kısımdır?
Rüştü bey'in açıklamaları banayeterli gelmedi. Dönmeler arasında benimde tanıdığım ülkemizin de tanıdığı kimseler vardır. Yazacağım noktaları iyice anlamak için bazı sorular daha sordum. Şimdi onları geçerek yalnız aldığım cevapalrı yazıyorum.

Dönmeler Üç Kısımdır
- Dönmeler dedi, üç kısımdır : Karakaşlar, Kapancılar, Hamdi beyler. (Burada Rüştü bey'in her üç kabile ve gruplar hakkında ki hükümler ve sıfatlandırmaları çıkartılmıştır)

Bütün bunları birleştirerek yine üç guruba ayırabiliriz.

Bir kısmı cahildirler. Tam anlamıyla Yahudidirler. İbranice dua ederler. Dinlerine bağlıdırlar.
İkinci grup aydındır. Hurafelere pek önem vermezler. Fakat hiç bir zaman Türk unsurları ile karışmak istemezler. Sadece menfaatlerini düşünürler.
Çok az kısmı Türkler ile karışmışlardır. Bütün dönmeler, 15 bin kadardır. Bu üçüncü kısım ancak 100 kadardır.
İçinde Olduğum Sınıf

Benim sınıfım ikinci sınıftır. Nesil bozulmuştur. Daima amca, teyze kızı ala ala hep iç içe karışmalar sonucunda yok olmuştur. Bunun sebebi menfaattir. Bir dönme Türk kızı alırsa:
Gençler, tahsil görenler belki Türk kızı alacaklardır. Fakat ihtiyar ve muhazafakarlar babalarındfan ve onlardan kalacak mirası kaybetmekten korktukları için yeni kendilerinden biriyle evlenirler. Mesela ben, Selanikli iyi tahsil görmüş bir genç tanırım. Bir Türk kızı severdi, onunla evlenince, babası redetti, iş yerinden çıkardılar, sonra onu belinde bir ip vapurlarda hamallık ederken gördüm. Hayatını bu yolla kazanmaya çalışıyordu. bu gibileri ne Türkler benimsiyorlar, ne de Dönmeler tekrar içlerine alıyorlar.

Aydınlar Neden Susuyor?
Aydınlara gelince. Onlarda sadece menfaatperestliklerinden dolayı bu durumdan kurtulmaya çalışmıyorlar. Her zaman birbirlerini tutuyorlar. Boykotları da müthiştir. Onların bu menfaat endişesi ve yalnız kendilerini düşünmeleri yüzünden felakete gidiyoruz. Bilirler ki bir mağaza sahibi iseler müşterilerinin, bir müessese iseler satışlarının %80'ni kaybedeceklerdir. Bundan dolayı susuyorlar.

Çözüm Nedir?
Şimdi ben düşünüyorum ki gelecek göçmenler, ikişer üçer tamamen Anadolu'ya dağıtılmalıdır. Kesinlikle herhangi bir yerde toplu olarak bulunmalarına imkan verilmemelidir. Sonra varsayalım ki 3 bin genç erkek 5 bin genç kızımız var. Bunların mutlaka kendilerinden başkaları ile evlenmeleri zorunlu hale getirilmelidir.

Kızlarımız tabii olarak Türklere varacaklardır. Gençlerimiz de Türk, Alman, Fransız kızları ile evlenebilirler.

Rüştü bey, samimi bir dönmedir, nesline bağlıdır. Onun iyiliğini istiyor. Normaldir, bu uğurda çalışması onun hakkıdır.

Vakit Gazetesinin 8.Kanunisani 1924 tarihinde yer alan ve Hüseyin Necati tarafından yapılan röportajdan anlaşılmaktadır ki röportajda dönmelerle ilgili olarak çarpıcı bilgiler verilmektedir.

Rüştü Bey'in Halka Açık Mektubu
Ankara'da bulunan Karakaşzade Rüştü Bey'den yine bir mektup aldık. Bu mektubunda da dönmelik meselesi nedeni ile yapılan bazı yayınlara cevap veriyor. Bu mektubu tarihi bir vesika olarak yayınlıyoruz.

Efendiler !
Yanlış düşünüyorsunuz. Tesadüfen Selanik'te Mustafa Arif adında bir dönmenin Gunanasa başvurması ile Dönmeleri mübadeleye tabii tutulmasını rica etmesinden bahsederek sanki benimle Ankara'da bir plan sonucunda aynı amaçla çalıştığımı ileri sürüyor.

Hayır Efendiler! Yanlış düşünüyorsunuz.
Dönmelerin mubadele edilmemesi için ricaya, propagandaya ihtiyaç yoktur. Gelmek istemeyeni hükümet elinden tutup zorla çekip alacak değildir. Bu son derece basit meseleye çocukların bile aklı erer.

Bazı gazetelerin 4 Ocak 1925 tarihli nüshalarında deniliyor ki:
"Rüştü Karakaş sinir hastasıymış. Kadın meselesine kızgınmış. O nedenle bu Dönmelik meselesini kurcalıyormuş diyerek meseleyi önemsiz göstererek örtbas etmeye ve işi sulandırarak meselenin Millet Meclisinde ve basında tartışmaya bile değer olmayacak derecede önemsiz gösterilmeye çalışılması hep İstanbul'daki Dönmelerin basın üzerinde yaptıkları manevralardan kaynaklanmaktadır.

Yine orada yazıldığı gibi önceAvustralya ve Tanzanya'daki ilkel kabilelerdeki gülünç hurafeler varmış. Şu tarihte bu hurafeleri almışlar ve kendilerini daima samimi Türk ve Müslüman vaziyetinde görmüşler.

Tüccar ve memur olmuşlar. Tersane Bakanı, Saray Emini gibi meslek makamlara geçmişler.

Aralarında Bükreş'te Bakiston biraderlere suikast yapan Nursen bey ve akrabasından İzmir'de Yunanlılar tarafından şehit edilen Dr.Şükrü bey gibi şehitler varmış.

Gittikçe kendi dışlarından evlilikler başlamışmış! Bunlar arasında farklı ahlaklara sahip insanlar varmış. (Her milletten olduğu gibi)

Şahsi intikam amacı ile millet içinde nifak ve kötü düşünceler uyandırmaya çalışmak büyük bir suçmuş. Amerikalılar bir adamı kendilerine benzetmek için masraflı vasıtalarla misyonerlik yaparlarmış. Dönmeleri Türk toplumunun dışında göstermek büyük bozgunculukmuş."

Bunun yanında yine bunlar söylendikten sonra millet meclisinin br anket grubu ile meselenin tamamen çözülmesi arzu ediliyor. Bu gazetenin görüşlerini birer birer tahlil edelim.

Kadın meselesinden dolayı sinir hastası değilim, benim ve bütün ailem her Dönme gibidir. Herhalde kendimi bilir yaptığım işlerin mahiyetinin farkındayım. Zaman zaman nükseden gizli bir sevincin kesinlikle tedavisini isteyen samimi bir ruha sahibim.

Avustralya ve Tanzanya'daki ilkel milletlere layık görülen hurafeler Dönmelerde de vardır. Bugün ilim ve fen sayesinde şüphesiz birçok gençler bu hurafeleri yırtıp atmışlrsa da yarıya yakın bir çoğunluk gizli ananeler ve hurafelere bağlıdır. Bunu her zaman ispatlarım ve ispatlayacağım.
Dönmelerden tersane bakanı Sarayemini olmuş zaman içinde önemli memurluklarda da bulunmuş olanlar da vardır. Fakat unutmayalım ki Osmanlı hükümeti denilen Nuhun gemisi veya Babil kulesi, nice yabancı paşalar, milletvekilleri ve bürokratlar, vezirler, reisler v.s. vardır. Sonuç oldu, hepsi aleyhimize çalışmadılar mı? Dün bize milletvekili olanlar, bugün Yunanistan'da milletvekili ve parti liderleri değilmidir? Bu örnekler ile Dönmeler, övülmek mi isteniyor?

Bükreş'te Bakiston kardeşlere suikast yapan Nursen harekatı Dönmelerin kahramanlığı ve vatanseverperliğini mi gösterir? İzmir'de şehit edilen binlerce asker ve subay arasında bir Dönme doktorun bulunmadı Dönmeler için milli bir gurur mudur? Bunlar ve Ermeniler arasında müstesna olarak Türklüğe hizmet etmiş bir takım adamlar yok mudur?
Dönmeler içinde bazıları Türklerden kız almışlar veya Türklere kız vermişlerdir. Bununla artık kaynaşma başlamıştır mı denilmek isteniyor? Çok safça misaller. Evet Yahudilerden, Ermenilerden, Rumlardan Türklere karışan kızlar hiç şüphesiz Dönmelerin kızlarından yüzlerce binlerce daha fazladır. Ancak onlara karşı karışıp erimişlerdir. Geride kalan Yahudiler, Rumlar, Ermeniler asıl kimliklerini korumuşlardır. Bu milletlere dün olduğu gibi bugünde sen Yahudisin sen Rumsun sen Ermenisin diye kimse saldıramaz. Çünkü onlar, gizli milliyet gizli din taşımazlar. Maddiyat ve maneviyatları herkes tarafından bilinmektedir.
Şahsi intikam hissi ile memleket içinde yeni bir nifak ve yanlış düşünceler uyandırmıyorum. aksine nifak ve yanlış düşünceleri gidermeye çalışıyorum. Bununla da memlekete büyük hizmetler yapıyorum. Çünkü normal ticaret ve seyahatte bile ortak ve arkadaş olacak adamın güvenilir olması lazımdır. Nerede kaldı ki aynı sınır içinde aynı hükümet idaresi altında kıyamete kadar kader birliği edeceklerden güvenirlilik aranmasın. dönmeler gizli ve ruh amaç taşımadıkça Dönme adını korudukça hiçbir zaman güven vermezler. Tereddüt ortadan kalkmaz.

Artık işi sulandırmaya, kişileştirmeye ortalığı karıştırmaya çalışılmamalı aksine medeni cesaret ve insanlık göstererek doğru konuşulmalıdır. Bu büüyk ruhu da herkesten bu gerçekleri idrak etmiş ve kendini hakka adamış olanlardan bekliyoruz. Hiç şüphesiz iki buçuk asır önce cahil bir tüccarın oğlu olan birinin (Sabatay Sevi) gittiği yanlış ve sahte yolların nasıl çıkmaz ve arızalara ulaştığını herkesten daha iyi anlamıştır. Bu nedenle Dönmelere çıkar yolu, doğru yolu, mutluluk ve kurtuluş yolunu göstermek bir görevdir. Bu inkilabı geröçek aydınlardan bekleriz. Gaflet ve karanlıkta kalmış bu insanlara yazıktır.

Vakit Gazetesi, 1924, "Tarihin Esrarengiz Bir Sahifesi "Dönmeler" ve "Dönmelerin Hakikati"


Bunlar da ilginizi çekebilir:

Burla Biraderler, Türkiye'nin Gizli Yahudi Zenginleri

Maruni mektebine Osmanlı yardımı

Koç'un gizli ortağı: Burla Biraderler
[url=http://widget6.linkwithin.com/redirect?url=http%3A//dunyagerceklerim.blogspot.com/2012/03/donmeler-sabetayistler-dsarya-kz.html&vars=["http%3A//dunyagerceklerim.blogspot.com/2012/03/selanik-donmelerininin-turklukle-ne.html"%2C 1214399%2C 0%2C "http%3A//www.blogger.com/share-post.g%3FblogID%3D1267101965089320858%26postID%3D4460177901924311252%26target%3Demail"%2C null%2C 3%2C 205534321]&ts=1372012248221][/url]

Dönmeler-sabetayistler- dışarıya kız vermezler, dışarıdan ...
[url=http://widget6.linkwithin.com/redirect?url=http%3A//dunyagerceklerim.blogspot.com/2012/03/donmeler-sabetayistler-dsarya-kz.html&vars=["http%3A//dunyagerceklerim.blogspot.com/2012/03/selanik-donmelerininin-turklukle-ne.html"%2C 1214399%2C 0%2C "http%3A//www.blogger.com/share-post.g%3FblogID%3D1267101965089320858%26postID%3D4460177901924311252%26target%3Demail"%2C null%2C 3%2C 205534321]&ts=1372012248221][/url]
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Limoni
Co-Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 5022
Rep Gücü : 12580
Rep Puanı : 43
Kayıt tarihi : 27/05/09

MesajKonu: Geri: Sabetaycılar :Biz Türk de Müslüman da değiliz"   Paz Haz. 23, 2013 7:32 am

Burla Biraderler, Türkiye'nin Gizli Yahudi Zenginleri

Burla Biraderler, Türkiye'nin Gizli Yahudi Zenginleri, Türkiye de sistemin mimarları,

Burla biraderler Monik hanım
Burla adı, her ne kadar yabancı olduğumuz bir isimmiş gibi görünse de, aslında yaşamımızın tam da ortasındalar. Dinlediğimiz radyodan buzdolabına, otomobilden okuduğumuz gazeteye kadar herşeyin altında onların imzası var. İşte bir ailenin bilinmeyen öyküsü

Monik Benerdate geçtiğimiz hafta hayata veda etti. Sosyete magazinini yakın takip edenlerin iyi bildiği bir isimdi. İstanbul'un hemen her önemli davetinde boy gösteren Monik Hanım, Burla Ailesi'nin kızıydı. Benerdate soyadı evlendikten sonra aldığı eşinin soyadıydı. (İlginç olan, Monik Hanım iki evlilik yapmıştı. İlk eşi Benerdate Ailesi'ndendi. İkinci eşi ise Ceri Benerdate'ydi. İkinci eşi ilk eşinin kuzeniydi.) Ama Monik hanımın asıl zenginliği kendi ailesi Burla'lardan geliyordu.
Peki Burla'lar kimdi?

Türkiye'nin sanayisinden medyasına kadar geniş bir yelpazede adlarından söz ettiren Burla Ailesi'nin tarihine bir uzanalım.

ÖNCE LİVORNO, SONRA SELANİK
Burla'lar İspanya'dan göç eden Musevi bir aileydi. Osmanlı İmparatorluğu'na sığınan binlerce seferad aile gibi onların da ilk durakları İtalya'nın Livorno kenti olmuş, ardından Selanik'e göç etmişlerdi. Selanik'te yerleştikleri yer ise bize tanıdık bir mahalleydi. ******'ün de evinin bulunduğu Koca Kasım Paşa Mahallesi.

Eli ve Daniel Burla kardeşler Selanik'te ticaretle uğraştılar. İstanbul'a göç ettiklerinde de yanlarında hem yüklü miktarda para hem de önemli bir ticari gelenek getirmişlerdi. İlk şirketlerini Galata'da açtılar. Yıl 1911.

İthalat işleriyle uğraşıyorlardı. İthalat konusunda hemen hemen tekel gibiydiler. Ottaş'ı 1928 yılında kurdular. Ottaş Otomotiv ve Taşınmaz Mallar Sanayii. Bu aynı zamanda ülkemizin de ilk otomotiv şirketi oldu.

Mustafa Kemal ******'ün bindiği otomobillerin neredeyse tamamını (18 tane) Burla Biraderler ithal etmişti. Zaten ******'le Selanik günlerinden tanışıyorlardı.

Burla Biraderler deyip duruyoruz ama bu biraderler kimdi?
Şirkette aktif olan iki kardeşti. Eli ve Daniel Burla! Şirket işlerine pek girmeyen bir başka kardeşleri daha vardı. Maya!

(Maya Hanım Türkiye'deki şirkete pek karışmamıştı ama öyle bir aileye gelin gitti ki..! Burla Biraderlerin servetini birkaç kez katlayacak bu aile Grunberglerdi. Yani dünyaca ünlü Grundig markasına sahip olan aile)

Daniel Burla'nın iki erkek çocuğu oldu. Fred Burla ve Lori Burla...!
Fred Burla'nın tek kızı oldu. Monika! O da Türkiyeli bir Musevi olan Benerdate'lere gelin gitti. Türkiye'de kaldı, cemiyet hayatının sevilen bir ismi oldu.
Lori Burla'nın çocukları ise yurtdışında kalmayı tercih ettiler.
Eli Burla'nın ise iki kızı oldu. Sara (Bernsten) ve Nadya (Sonman)

VEHBİ KOÇ'LA KESİŞEN YOL

Burla Biraderler makine üretiminden tekstile ev eşyası ithalinden çelik saç ve döküm atölyesine kadar onlarca alanda faaliyet gösterdiler. Ama asıl büyük sansasyonel ithalatları radyo oldu. PYE marka etiketli radyoları hatırlayanlar olacaktır.

Radyo ithalatı bir anda cirolarını fırlattı.
En az radyo kadar ilgi gören bir başka ithal ürünleri ise buzdolabı oldu. Frigidaire marka buzdolaplarını Türkiye'ye getirdiler. Tel dolaplarda yiyecek içecek saklayan Türk insanı için vazgeçilmez bir ev eşyası olmuştu.

Peki Koçlarla daha doğrusu Vehbi Koç'la yolları nerede kesişti.
Vehbi Bey'in anılarına bakalım.

'...Ampul fabrikasından sonra, ikinci endüstri şirketimiz Arçelik'tir. Bu şirketimizin kurulma hazırlığı 1953'te başlamakla birlikte, böyle bir üretime girme düşüncesi bende 1935 yıllarında gelişmişti. O yıllarda Ankara gittikçe büyüyor, benim işlerim de gelişiyordu. Bir yandan da İstanbul'dan sac dosya dolaplarını 1929'dan beri Erel firması olarak Lütfü Doruk ve ortakları yapıyordu.
Lütfü Bey mali bakımdan sıkışık durumdaydı, işlerini geliştiremiyordu. Kendisine ortaklık teklif ettim. 'Sen beni yutarsın' diye kabul etmedi, bu isteğimden vazgeçtim.

Lütfü Bey bir süre sonra, işi ortağına bırakıp Muğla'nın Köyceğiz'inde dalyan işletmeye başladı. Bu iş de birkaç yıl sürdükten sonra devam etmeme kararını aldı, İstanbul'a döndü. Erel şirketi Lütfü Bey'in Edip Bey adında bir arkadaşı tarafından yönetiliyordu.

Lütfü Bey'le dostluğumu devam ettirdim, zaman zaman o Ankara'ya gelir, ben İstanbul'a giderdim.1953 yılında, bir gün aklıma gene bu mobilya işini yapmak için bir teklifte bulunmak geldi. Lütfü Bey de sıkışmış ve bunalmıştı, teklifimi kabul etti.

İstanbul'da Burlalar da demir mobilya alıp satıyorlardı. Onların da imalata geçmek istediklerini duymuştum. Lütfü Bey'le bir fabrika kurmaya karar verdikten sonra, fabrikanın üretimini artırmak, maliyetleri düşürmek ve bir an önce kara geçmek için Burlalarla ortak olmaya karar verdik. Bu ortaklık 1954 yılında kuruldu. Gene aynı düşünceyle Devlet Malzeme Ofisi'yle 1956'da ortak olduk.

Bir yandan bu demir mobilya işini sürdürürken buzdolabı yapmayı düşünmeye başladık. Memlekette yaşama seviyesi yükseliyor, piyasada buzdolabı ihtiyacı hızla artıyordu.

Buzdolabı tamamıyla sac imalatıydı. Makinelerimiz de vardı. Ortaklar, aramızda konuştuk, başlamaya karar verdik. Avrupa ve Amerika'nın büyük firmalarına başvurduk. Türkiye'de tüketim çok küçük olduğu için hiç biri yanaşmadı. En sonunda İsrail'de 'Amcor' firması ile bir anlaşma yaparak buzdolabı yapımına ve onlardan kompresör almaya başladık. Başlangıçta hem buzdolabı hem demir mobilya yaptık.

Buzdolabı işi geliştikçe Arçelik, ilk gayesi olan demir mobilya işini bıraktı, yavaş yavaş elektrikli ev aletleri endüstrisine geçti.

Hayat Hikayem / Vehbi Koç 1973 3. Baskı

VEHBİ BEY'İN TİCARİ ZEKASI
Vehbi Bey'in yukarıdaki birkaç satırla geçiştirdiği olaylar aslında büyük bir şirket operasyonuydu. Açmak gerekirse...

Önce zor durumdaki saç dolap üreticisi Lütfü Doruk'la ortak oluyor. Lütfü Bey başına geleceği seziyor ve 'Beni yutarsın' diyor ama çıkar yol bulamadığı için kabul ediyor. Vehbi Bey sac dolap piyasasına hakim oluyor ardından kurduğu şirkete Devlet Malzeme Ofisi'ni de ortak ediyor. Bütün devlet dairelerinin sac dolap ihtiyacı olduğunu düşündüğünüzde kazancı siz hesaplayın. Ama Vehbi Bey'in ticari zekası bununla da sınırlı kalmıyor. Burla Biraderleri de bir şekilde ikna edip buzdolabı imalatı amacıyla Arçelik'i kuruyor. Ve yıllar önce Lütfü Bey'in söylediği gibi Vehbi Bey zaman içinde Burlaları da yutuyor. Arçelik'te Burlaların ve vefat eden Monik Hanım'ın çok küçük hisseleri kaldı.

Yani günün birinde KOÇ Grubu size ortaklık teklif ederse hemen sevinmeyin..!
Şaka bir yana Burla Ailesi Koç ailesiyle hep birbirlerini sevdiler, saygı duydular. Hatta o kadar ki Lori Burla, bir röportajda örnek alacağınız şirket hangisidir sorusuna hiç düşünmeden 'Koç'lar' cevabını vermişti. Lori Burla başta olmak üzere bütün aile Vehbi Bey'e ve Koç Ailesi'ne hep hayranlık beslediler.
Ama şunu kabul etmek gerekir ki Vehbi Bey, hep Burlaların izinden gitti. Onların hakim olduğu alanlara sızdı. Önce ortak oldu ardından tek söz sahibi... (Vehbi Bey'in Yahudilerle olan işbirliği ayrı bir inceleme konusudur. Ama şunu da eklememe izin verin lütfen. Şevket Kazan bana Tayyip Erdoğan'ın Vehbi Bey'in hayatını anlatan İmparator kitabını okuduktan ve Yahudi bağlantısını gördükten sonra çok değiştiğini ve önünün açıldığını söylemişti. Meraklısı için Erol Toy - İmparator)

Otomotiv sektörü de Burlaların hakim olduğu bir alandı. Vehbi Bey ise Koç Otomotiv A.Ş. ile Ankara'da faaliyet gösteren nispeten küçük bir şirketti. Önce Burlaların Ankara temsilcisi Jan Nahum'u yanına transfer etti. Ardından yine ortaklık, Ford'un ithalatı ve Tofaş'ın kuruluşu...
Hürriyet nasıl kuruldu?

Burla Biraderler yaygın reklam mecralarının olmadığı zamanlarda çok sayıda gazete ilanı veriyorlardı. Yeni bir gazete kurmak için para arayan Sedat Simavi'ye de böyle destek oldular. Ayrıca gazetenin ham maddesi olan kağıdın ithalatını da yine Burla Biraderler yapıyordu. Sedat Simavi'ye yüklü miktarda borç verdiler. Hürriyet Gazetesi Burlaların verdiği parayla kuruldu. Sedat Simavi borcunu ilanla ödeyecekti. (Sabah'ın TMSF'den Çalık'a reklam karşılığı sayılabilecek koşullarla satılması garibinize gitmesin. Eskiden bunun örnekleri var.) Öyle de oldu. Ama Simavi'nin Bab-ı Ali de ki rakipleri Sedat Bey'in yeni bir gazete çıkartmasını istemedikleri için bilindik çamura başvurdular. Hürriyet Yahudi gazetesiydi, Yahudi sermayesiyle kurulmuştu. Hem İsrail'in kuruluşu ile Hürriyet'in ilk yayına başlaması neredeyse aynı günlerdeydi. (Simavi'nin Hürriyet serüveni için, İrem Barutçu'nun Bab-ı Ali Tanrıları - Simavi Ailesi kitabına bakabilirsiniz.)

Evet, Burlaların hikayesi böyle...Hayata veda eden İstanbul cemiyet hayatının renkli ismi Monik Hanım'ın eğlence dünyasında yaşadıklarını magazinci arkadaşlara bırakmadan önce bir not ve bir de soru ekleyelim...

Arçelik A.Ş. geçtiğimiz günlerde Grundig Türkiye'yi aktifi ve pasifiyle devraldı. Böylelikle Grundig de Koç Grubu'na dahil oldu. 1942 yılında azınlıklara yönelik çıkartılan Varlık Vergisi'nde Vehbi Koç, hangi azınlık mensubu aile için -sonradan evinde kiracı olan- Başbakan Şükrü Saracoğlu'na ricacı olmuştu?

Gürkan Hacır
Akşam Gazetesi
18/04/2010
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Limoni
Co-Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 5022
Rep Gücü : 12580
Rep Puanı : 43
Kayıt tarihi : 27/05/09

MesajKonu: Geri: Sabetaycılar :Biz Türk de Müslüman da değiliz"   Paz Haz. 23, 2013 7:34 am

Türkiye'de Dinsiz Milliyetçiliği Yahudiler ve Sabetaycılar Çıkarttılar

"Bu memlekette dinsiz milliyetçiliği, dinsiz Türkçülüğü Yahudiler ve Sabataycılar çıkartmıştır.Yahudiler Türkler için, İslâm’ın dışında ideolojiler, dünya görüşleri icat etmek istiyorlardı."

Geçenlerde, yayıncılık yapan bir dostum, vefat etmiş bir kimsenin kitaplarının basım haklarını varislerinden almak için müzakereler yapmış. Merhum müsbet bir kimseymiş ama varisleri dinsiz. Ergenekoncu imiş. Konuşma esnasında, milliyetçilik kelimesine itiraz etmişler. Bunda din ve muhafazakârlık var, biz ulusalcılıktan başka bir şey kabul etmeyiz demişler. Bu dinsiz imansız ulusalcılıkta, iç ve dış Yahudilerin hayli tuzu biberi bulunmaktadır.

Bendeniz son 60 yıl içinde hayli milliyetçi tanıdım, bazıları ile yakın dostluğumuz oldu. Hepsi de İslâm’a saygılı idi. Bir kısmı namazlı abdestli dindardı. Bir kısmı dindar olmasa bile dine hürmetkârdı. Asla dinsizlik yapmazlardı.

Bu memlekette dinsiz milliyetçiliği, dinsiz Türkçülüğü (Bütün milliyetçilere ve Türkçülere dinsiz demiyorum. Böyle bir şey büyük haksızlık ve terbiyesizlik olur) Yahudiler ve Sabataycılar çıkartmıştır.

Yahudiler Türkler için, İslâm’ın dışında ideolojiler, dünya görüşleri icat etmek istiyorlardı.


Bir Macar Yahudisi olan Arminius Vambery bunlardan biridir. Pan-Türkizm kelimesini ilk o çıkartmıştır. Hem Sultan Abdülhamid’e danışmanlık yapıyor, hem de gizlice British Foreign Office ve Lord Palmerston hesabına çalışıyordu. Türkçe’yi o kadar iyi biliyordu ki, İstanbullu derviş Reşid efendi kılığında, o tarihlerde henüz Rusya pençesine düşmemiş Orta Asya ülkelerinde İngiltere hesabına casusluk yapmak maksadıyla seyahat etmiş, notlarını kocaman bir kitap halinde yayınlamıştır.

Yine bir Yahudi olan Leon Kahun, Müslümanlara Türkçülük aşılamak için “Türkçü” romanlarve tarih kitapları yazmıştır. “Introduction á l’Histoire de l’asie” adlı kitabında Pan-Türkizm telkinatı yapar.

Bir İngiliz Yahudisi, Arthur L. David, kitabında Türklere, üstün oldukları şuurunu aşılamak ister.

Jön Türklerin liderinden biri bir İtalyan Yahudisi olan ve B’nai B’rith locası mensubu Emmanuel Karasu’dur. Sultan Abdülhamid devrinde, 1890’da Selanik’te Jön Türk fesat hareketini başlatmıştır. Bu Yahudi aynı zamanda “Makedonya’nın Yeniden Dirilişi” adlı Mason locasının üstadı idi. Osmanlı’nın ve Hilafetin yıkılması için çalışmıştır. 1908 Meşrutiyetinden sonra İttihatçılar bu adamı mebus (milletvekili) yapmıştır.

Jön Türk gazetesini Rus Yahudisi Vladimir Jabotinzky çıkartmıştır. Bu gazeteyi Felemenk (Hollanda) Yahudilerinden, adı geçen ülkenin kralının bankeri olan Jacob Kann desteklemekteydi.

Cumhuriyet ilan edildikten sonra, Osmanlı zamanında Selanik Hukuk Mektebi müderrisliği (profesörlüğü) yapmış olan Moiz Kohen, TekinAlp takma adıyla milliyetçi ve Türkçü kitaplar yazarak, Türkleri dinden uzaklaştırmaya çalışmıştır.Bu kitaplarından birinde “KahrOlsun Şeriat” başlıklı bir bölüm bulunmaktadır.

Demek istediğim şudur:

İslâm’a düşman Türkçülüğü ve milliyetçiliği Müslüman Türkler değil, Yahudiler çıkartmıştır.

Amaçları Osmanlı İslâm devletini ve Halifeliği yıkmak, Filistin’de bir Yahudi devleti kurmak, daha sonra bütün Ortadoğu’yu “Büyük İsrail” sınırları içine sokmaktı. (Nil’den Fırat’a kadar...)

Osmanlı devletinde yaşayan bütün Müslümanlar tek bir “Milletti”, İslâm milleti...

Yahudiler, misyonerler, emperyalistler, sömürgeciler Müslümanlar arasına kavmiyetçilik/nasyonalizm ideolojileri sokmuşlardır. Araplara Arapçılık, Arnavutlara Arnavut milliyetçiliği, Ermenilere Ermeni milliyetçiliği...

Bir Yahudi, Dönme, Mason teşkilâtı olan İttihad ve Terakki Cemiyeti Pan-Türkizm ideolojisini çıkartmıştır.

Sırası gelmişken şu hususu da belirtmekte yarar görüyorum: Türkçülük yapan Tanzimat ricalinden meşhur Ahmet Vefik Paşa’nın dedesi mühtedi (İslâm’a dönmüş) bir Bulgar Yahudisidir!

Böylece Osmanlı devleti, Jön Türklerin elinde on senede yıkılmış, 1908 İkinci Meşrutiyet hareketi, 1918’de Mondros’ta teslim bayrağını çekmiştir.

Osmanlı devleti ayakta kalmış olsaydı, Siyonistlerin Filistin’de bir Yahudi devleti kurmaları mümkün olur muydu?

Arapçılığın, Arap milliyetçiliğinin acı faturasını, başta Filistinliler olmak üzere bütün Araplar ödemiştir.

Yahudiler, misyonerler, emperyalistler Osmanlı hâkimiyeti için Arap dünyasında “Osmanlı isti’marı/sömürgeciliği” tabirini kullandılar ve kullanıyorlar. Büyük yalan ve iftira!.. çağımızın ünlü tarih felsefecisi Arnold Toynbee “Tarih üzerine Bir Etüd” adlı 10 ciltlik eserinde (Ispartalılar bahsi)şöyle diyor: “Eflatun’un ideal Cumhuriyetine, realitede/uygulamada en fazla yaklaşabilmiş sistem Osmanlı devletidir.” Böyle bir devlet elbette menfi(olumsuz-zararlı) kavmiyetçiliklerle ayakta duramazdı.

Osmanlıların kavmiyetçilik dedikleri nasyonalizm 19’uncu yüzyılda icad edilmiş bir ideolojidir. Menfi milliyetçiler ve ulusalcılar bu ideolojiyi bir din haline getirmişler ve İslâm’ın yerine koymak istemişlerdir.

Bir insan mensup olduğu kavmin iyiliğini, yücelmesini istemez mi? Elbette ister, hattâ istemesi bir vazifedir. Ancak, bunun İslâm’da sınırları vardır. Müslümanların menfi kavmiyetçilik yaparak birbirlerine düşmanlık etmeleri, ümmet birliğini sarsmaları, İslâm coğrafyasını balkanlaştırmaları asla doğru değildir, din buna izin vermez. Sadece din değil akıl, mantık, vicdan, hikmet, sağduyu da vermez.

Yahudilerin, dönmelerin, Siyonistlerin, emperyalistlerin, İslâm ve Türk düşmanlarının entrikaları sonunda Müslümanlar İmamet-i Kübra kurumunu yitirdiler. Bu bizim için ne korkunç bir kayıp olmuştur düşünelim...

Mehmed Akif “Türk Arapsız, Arap Türksüz olmaz” diyor. Ne kadar doğru...

İslâm birliğine, Müslüman kardeşliğine zarar vermeden, Kur’ân ve Sünnet’e ters düşmeden kavmimizi sevelim. Onun iyiliği, kalkınması, saadeti, huzuru için çalışalım ama bütün Müslümanların tek bir millet oldukları gerçeğini asla hatırdan çıkartmayalım.

Yahudilerin, dönmelerin, misyonerlerin, sömürgecilerin, emperyalistlerin, Türk düşmanlarının çıkartmış oldukları ideolojilerden uzak duralım.

Allah’ın Türk kavmine bahş etmiş olduğu en büyük nimet ve şerefin İslâm olduğunu bir an bile hatırımızdan çıkartmayalım.

İslâm’ın bayraktarlığı gibi şerefli, yüce, onur verici bir hizmeti bırakıp da; ABD Evangelistlerinin, Siyonistlerin, Avrupa’nın kuyruğu olmak Müslüman Türklere yakışmaz. Türklüğümüzle iftihar edelim, başka etnik kökenlere ve kavimlere mensup Müslüman kardeşlerimizi dışlamayalım, Türk olalım, fakat Türkçü olmayalım. Müslüman olalım, İslâmcı olmayalım...

Mehmet Şevket Eygi
Araştırmacı Yazar
23-08-2008
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Limoni
Co-Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 5022
Rep Gücü : 12580
Rep Puanı : 43
Kayıt tarihi : 27/05/09

MesajKonu: Geri: Sabetaycılar :Biz Türk de Müslüman da değiliz"   Paz Haz. 23, 2013 7:35 am

Hiç bir düşman dönmeler kadar Türkler'e kötülük edemez

Hiç bir düşman dönmeler kadar Türkler'e kötülük edemez." -
Gerçekten Müslüman olan bir Yahudi Dönmesi (Sabetayist)'nin itirafları


Yazar Sâmiha Ayverdi hâtıralarında, bir hanımın davetinden bahisle şunları anlatmaktadır





MEDİHA GEZGİN HANIM'IN MECLİSİ ve SELANİK DÖNMELERİ

Bu satırları yazdığımda, yıl 1982. En az otuz küsur sene evvel, Mediha Gezgin isminde bir hanımın, evine çaya davet edilmiştim. Gittim. Salonda, on beşden fazla hanım misafir vardı. Belki en gençleri bendim. Ancak, bu ileri yaştaki hanımlar, aşırı ilerici olarak, benden fersah fersah genç sayılsalar reva idi.

Bu köksüz kalabalığın ne millî, ne de manevî bir mesnedi/dayanağı vardı. Bunlar memleket için bence câhilden daha zararlı olan bir münevver/aydın zümre taslağı idiler. Aralarında bulunduğum bu yarı aydınları, Tanzimat kapısından girmiş kırk haramiler gibi görmeye başlamıştım.

Târihî, millî ve manevî hazînelerimizi, varımızı yoğumuzu hep bu batıya yaranma yarışındaki ilerici güruh çalıp yağmalamamış mıydı? Hâlâ da yağmalamakta devam eden gene onlar değil miydi?
*



Beni evine davet eden Mediha Gezgin Hanımın babası, Sultan Abdülaziz (rh.)'i Osmanlı tahtından indirmek yolunda Hüseyin Avni Paşa gibi, kendini devlete değil, devleti kendine kul köle edecek tıynetteki bir adamın oyununa gelmiş kimse idi. işte Mediha Hanım da bu meş'um işte vazife almış o Mekteb-i Harbiye Nâzırı (Harp Okulları Bakanı) Süleyman Paşa'nın kızıydı.

Saf olduğu kadar da basiretsiz ve gâfil bir asker olan Süleyman Paşa, Dolmabahçe Sarâyı'nı Harbiye Mektebi talebeleri ile kuşattı­rarak Pâdişah'ın hal'i işine/tahtan indirilmesine yardımcı olup da, sonunda Serasker Hüseyin Avni Paşa'nın desîse ve mel'anetine âlet olduğunu anla­yınca, bir vükelâ hey'eti (Bakanlar Kurulu) toplantısında şiddetle salonun kapısını açıp içeri girerek, Serasker'e en ağır hakaretleri sayıp sıralayan da gene bu adamdı.

Ne yazık ki Süleyman Paşa'nın kızını, bir Hüseyin Avni Paşa kandıramamış idiyse de, o, bu eski devirlerin hatalı tortu ve birikin­tileri ile zehirlenmiş olmaktan da kurtulamamıştı.

... Davette, sesleri üst perdeden çıkan kadınlar kalabalığı arasında, onlara tek cümle ile olsun iştirak etmeyen bir hanım vardı. Dikkat çekecek kadar sesi soluğu çıkmayan bu kadın, ertesi gün bize geldi ve:

— Affedersiniz. Mediha Hanım ne diye sizi arkadaşları ara­sına davet etti? Bir türlü akıl erdiremedim, diyerek söze başladıktan sonra, Ben Selanik dönmesiyim. Elhamdülillah Müslüman oldum. Bir Türk'le de evlendim... İsmim Zahide, mezhebim de Şafiî'dir, dedi.

Canı yanık bir kadın olduğu her hâli ile belli oluyordu. Hayat hikâ­yesini anlatmak ihtiyacı içinde bulunduğu da aşikâr gibiydi. Amma buraya kendi macerasını söylemekten ziyâde, bir iyilik yapmış olmak için gelmişe benziyordu. Nitekim anlattıkları, bence meçhul gerçek­lerden olmamakla beraber mühim olan, bu hakikatleri bir sabık/eski dön­menin ağzından dinlemekti.

— Siz, dedi, dönmelerin bu memlekete ne derece zararlı oldu­ğunu bilemezsiniz. Hiçbir düşman, dönmeler kadar Türkler'e kötülük edemez. İktisadî, içtimaî/sosyal ve bilhassa kültür sahalarında öyle planlı düşmanlıkları vardır ki, bunları ancak benim gibi o soydan gelmiş ve aralarında yetişmiş bir kimse bilebilir. Benim bir Müslüman-Türk'le evlenmiş olmam, hepsini deli etti. Ailem ve hatta anam, aleyhime öyle işler yaptılar ki, çevirdikleri oyun­larla beni kuru tahta üzerinde bıraktılar. Buraya gelişimin sebe­bi, dönmeler hakkında kulağınızı bükmek ve onlardan uzak dur­manızı tavsiyedir, dedi ve çıkıp gitti. O zaman bu zaman kendisini bir daha hiç görmedim.

(Ne idik, ne olduk? s. 76-78)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Limoni
Co-Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 5022
Rep Gücü : 12580
Rep Puanı : 43
Kayıt tarihi : 27/05/09

MesajKonu: Geri: Sabetaycılar :Biz Türk de Müslüman da değiliz"   Paz Haz. 23, 2013 7:36 am

Koç'un gizli ortağı: Burla Biraderler 


Türkiye'nin en büyük şirketlerinden olan Arçelik'te ve Arçelik'in dağıtım ağı Atılım Pazarlama'da önemli bir hisse payına sahip olan Burla Biraderler bundan 500 yıl önce İspanya'dan Osmanlı topraklarına göç eden bir İspanyol Yahudi ailesidir.

Can Kıraç'ın 'Anılarımla Patronum Vehbi Koç' kitabını okurken, kitabın satır aralarında geçen bir soyisim dikkatleri çekiyor; Burla Biraderler. 1960'lı yıllarda Koç'un en büyük rakipleri arasında da olunca hafızamı zorlayarak böylesine güçlü bir aileyi hatırlamaya çalışıyorum. Ama nafile. Türkiye'nin isimleri medyada çıkmayan gizli zenginlerine meraklı iseniz Burla soyadının sizi tahrik etmemesi mümkün değil.

Türkiye'deki kökleşmiş isimlerin yer aldığı 'Kim Kimdir?' kitabına bakıyorum. Ama Burla ailesi ile ilgili hiçbir bilgi kırıntısına rastlayamıyorum. Musevi cemaatine ait aile fertlerinden hiçbirisine ulaşmanın mümkün olmadığını kısa bir süre sonra anlıyorum. Ama içimde bir umut ışığı var: Monik Burla. Burla Biraderler'in torunu, Avni Benardete ile evlendikten sonra kamuoyu daha doğrusu sosyete dünyası onu Benardete soyadı ile biliyor. Fakat Avni Benardete daha sonra genç bir hanımla başlattığı ilişki sebebi ile Monik Benardete'den boşanıyor. Monik ise şu anda bir sebeple Avni Bey'in amcazadesi Ceri Benardete ile beraber. Karışık bir ilişkiler ağı var anlayacağınız. Monik Burla mübalağasız Burla ailesinin piyasa tarafından bilinen tek ismi. Gece hayatında, partilerde ve magazin dergilerinde boy göstermeyi çok sevdiği için biz de bu isme uzaktan da olsa aşina idik tabii..

'Konuşmaya yetkili değilim'

Sosyete dünyasını bilmediğimiz için beni kendisine ulaştıracak cep telefonunu zar zor buluyorum. Bu telefonu veren şahıs, bayan Benardete'nin çok görgülü ve gazetecilere karşı çok anlayışlı olduğunu söylüyor, ümidim de bundan kaynaklanıyor. Fakat telefonda karşıma çıkan ses ilk başlarda hiç de hoş sayılmayacak bir ses tonu ile Burla ailesi ile alâkalı bilgi veremeyeceğini, bu konuda 'yetkili' olmadığını söylüyor. Babası ve amcaları ile alâkalı birkaç masum soru dışında herhangi bir sorumun olmayacağını söylesem de, şirketin konuşmadığı bir konuda kendisinin konuşmasının mümkün olmayacağını söyleyerek özür dileyip telefonu kapatıyor.

Musevi ailelerin bu kadar kıyıda durmalarının elbette özel bir sebebi vardır. Ama yine de değinmeden edemeyeceğim; dünya şeffaflaşmaya gidiyor ve saklı yapılar artık illegaliteyi akla getirir oldu. Masonluk bile belli ölçüde şeffaflaşmaya gitmek zorunda kaldı. Birçok azınlık gibi Burla Biraderler de Türk milletinin üstünden çok büyük paralar kazanmış, otomotivden tekstile pekçok sektörde faaliyette bulunmuş bir aile olarak Türkiye'de çok önemli ticari işlere imza atmış ama kendilerini hep perde arkasında tutmak istemeleri oldukça dikkat çekici.

Rahmi Koç-Monik Burla dostluğu

Burla Ailesi İspanya Yahudilerinden ve Osmanlı topraklarına 1492 yılında göç eden bir aile. Bu sebeble 500. Yıl Vakfı'nın aktif üyeleri arasında Lori Burla da var. Aile şirketleri tekstilden otomotive, büro, kırtasiye malzemelerinden elektrik malzemelerine, oradan rulman ve fotoğraf makinesi pazarlamasına kadar birçok alanda faaliyet gösteriyor.

Ailenin önemli isimlerinden Monik Burla ile Rahmi Koç arasında çok sıkı bir dostluk ilişkisi var. Monik hanımın verdiği tüm davetlere Koç ailesi tam kadro katılıyor. Ayrıca küçük bir grup her ayın ilk perşembesi basından habersiz bir araya gelerek gurme toplantıları yapıyorlar. Aşağı yukarı 10 ailenin bulunduğu bu süzme toplantılara öğrenebildiğimiz kadarı ile, Rahmi Koç ve Monik Burla'nın dışında Nuri Çolakoğlu, Tezcan Yaramancı, Hakko ailesi, Nursen Gündüz ve ailesi ve Ceri Benardete katılıyor. Bu kısa dedikodudan sonra asıl meseleye girelim.

Burla Biraderler ile Vehbi Koç arasındaki ilişki sadece ticari alanda olmadı. Vehbi Koç'un arkasındaki 'gizli kahraman' olarak bilinen Bernar Nahum'un da Koç Grubu'na Burla Biraderler'den 1944 yılında transfer edildilmesi çok stratejik bir konumlanma örneği. Bernar Nahum biraz zor verdiği bu kararın arkasından hayatının sonuna kadar Vehbi Koç ile beraber oluyor. Şimdi de Nahum'un oğlu Jan Nahum Koç Holding'e ait Tofaş Grubu'nda murahhhas aza olarak görev yapıyor. Nahum, Koç'tan sonra Koç Grubu'ndaki en önemli soyadı. (Türkiye'yi Lozan'da temsil eden kişilerden biri de dedeleri Haim Nahum'dur. Haim Nahum bir hahambaşıydı ve T.C. kurulduktan sonra Mısır'a gitti.) Koç'un özellikle yurtdışı ilişkilerinin arkasında hep Bernar Nahum'un uluslararası seviyede güçlü bağlantıları yatıyor. Elektrik ampulü, taşıt lastikleri, buzdolabı, çamaşır makinesi, Anadol otomobili üretimi gibi başlangıçta çok zor gibi görünen sektörlere girilmesinde Nahum'un hayal gücünün ve uygulama üstünlüğünün payı büyük. Bernar Nahum eğer Burlalarda kalsa idi Koç bu kadar büyüyebilir miydi bilinmez ama doku uyuşmazlığı olmaması halinde Burla ailesinin şimdikinden daha büyük bir noktada olacağı muhakkak.



Arçelik'te Koç-Burla ortaklığı
1960'lı yılların başlarında Vehbi Koç, beyaz eşya sektöründeki talebi karşılamak amacı ile çelik dolap işine girmek istiyordu ama Burla Biraderler de aynı şekilde bu işi yapmaya soyunmuşlar ve bir fabrika arıyorlardı. Bu durum Vehbi Koç'un hiç hoşuna gitmiyor. Piyasanın iki üreticiyi besleyecek kadar gelişmediğini düşünüyor ya da rakip istemiyor. Zaten Burla ailesi ile bazı sektörlerde kıyasıya bir rekabet yaşıyorlar. Bu sefer Koç, Burla Biraderler ile ortak olarak onların piyasa tecrübelerinden yararlanmak istiyor. Ve Burla Biraderler'e ince ve kurnaz zekası ile reddedemeyeceği bir teklif götürüyor. Vehbi Koç, Burla Biraderler ile görüşerek fabrikayı birlikte kurmayı teklif ediyor. Bilgi ve sermaye gücü nedeni ile çoğunluk hisselerine Koç grubu sahip olacaktır. Burla ailesine ise yüzde 20 hisse verilir. Bugün Burla Biraderler'in Arçelik içindeki payları yüzde 2,98'e inmiş durumda. Ama Arçelik Türkiye'nin en büyük özel şirketi ve cirosu 1 milyar 200 milyon dolar seviyesinde. Dolayısı ile yüzde 2,8'lik pay bile bir aileye en üst seviyede yaşam standardı sunacak kadar önemli bir rakama tekabül ediyor. Bugünkü değerlerle yaklaşık 100–150 milyon dolarlık bir pay demek bu.








Burla Biraderler Frigidaire Buzdolabı Reklamı


Hürriyet ve Cumhuriyet bağlantısı

Bir dönem kağıt işinde de Türkiye'de belirleyici bir rol oynamışlar. Hürriyet gazetesi ile Burla ailesi arasında da ispatı bir çırpıda mümkün olmayan bir finans ilişkisi olduğu biliniyor. 150 milyon doların üstünde ciro yapan ve bu açıdan Türkiye'nin en büyük gazetesi olarak bilinen Hürriyet gazetesini destekleyen kurucu kadrolar arasında Burla Ailesi başı çekiyor.

Cumhuriyet gazetesine gelince... Cumhuriyet'in de, kurucusu Yunus Nadi. Mason olan Yunus Nadi, Arnavut kökenli yazar Naci Pelister'in "Türk Matbuatı Yahudilerin Kontrolü Altında" başlıklı bir yazısında bildirdiğine göre aynı zamanda da bir "Karaim Yahudisi". Karaimler, 8. yüzyılda kurulmuş bir Yahudi tarikatı. Bu durumda Cumhuriyet'i bir "tarikatçı gazetesi" olarak tanımlamak mümkün olabilir; tabii İslam değil Yahudi tarikati elbette. Cumhuriyet'in Milli Şef İnönü dönemindeki yükselişi ise, iki Yahudi şirketinden aldığı destek sayesinde oldu.

O dönemde Türkiye'deki gazetelerin ilan işleri, "Yahudi şirketi" olan Hoffer'in, kağıt işleri de Burla Biraderler'in elindeydi. Onların tutmayacağı bir gazetenin yükselmesi ve hatta yaşaması zordu. Bu bilgiden hareketle insanın aklına Burla ailesi acaba Karaim tarikatına mı üye diye bir soru gelebiliyor.

Devlet ihalelerinde aktif oldular
Burla Biraderler'in nasıl büyüdüğüne bakıldığında iki şey dikkati çekiyor; dışarıdaki bağlantıları ve içerideki rakipsizlikleri. Cumhuriyetin başlarında bazı ithal malların satılmasında ve devlet ihalelerinde Yahudi ailelerin çok büyük avantajları olmuştu. 1954 yılında Galata'da Üzeyir Garih ile İshak Alaton'un beş bin lira sermaye ile kurdukları Alarko Holding'in bugünkü gücüne ulaşmasında, 1958'de dönemin başbakanı Adnan Menderes'in kendilerine Ankara'da kurulacak olan bir para matbaasının havalandırma tertibatının ihalesini vermesinin önemli rolü olduğunu kimse inkar edemez. Elektrifikasyon ve elektrik malzemelerinin satışı ile piyasaya giren Burla Biraderler'in de gerek devletten aldıkları ihalelerle ve gerekse Türk işadamlarıyla yürüttükleri ortak çalışmalarla kısa zamanda büyük güce ulaştıkları ortada.

Türkiye'nin en eski sanayici ailesi

Burla Birderler'in şirketleri Türkiye'nin en eski ticaret ve sanayi şirketlerinin başında geliyor. Burla Biraderler'in en eski şirketi 1928 yılında kurulan Ottaş Otomotiv ve Taşınmaz Mallar Sanayii. Ottaş bugün Türkiye'nin en eski otomotiv şirketi. Ottaş'ın şu anki yönetim kurulunda şu isimler bulunuyor: Lori Burla, Leon Hahanel, Sara Bornsten, Emil Franko, Nadya Sonman, Robert Sonman ve İvet Burla.

Yine Burla Biraderler'e ait Burla Makine Ticaret ve Sanayi şirketinin yönetiminde de aşağı yukarı aynı isimler var: Lori Burla, Monik Benardete, Terry Sonman, Toni Hananel, Nadya Sonman, Sara Bornsten, İvet Burla, Leon Hananel ve Robert Sonman. 1975 yılında kurulan şirket, tezgah makineleri, yedek parçaları ithalat ve ihracatı alanlarında faaliyet gösteriyor.

Power dergisinde Burla Biraderler ile ilgili çıkan bir haberde şu bilgiler yer alıyor: Burla Ailesi Arçelik'in yanı sıra Koç Holding'in beyaz eşya pazarlama şirketi Atılım'da da hisseye sahip. Lori Burla şirket yönetim kurulunda ve başkan yardımcısı olarak görev yapıyor. Atılım'daki hisse payı ise bilgiye kapalı yapıdan dolayı bilinemiyor.

File Tül Makine ve File Tekstil Sanayii, Burla ailesinin tekstil sektöründeki şirketleri arasında yer alıyor. File Tül'ün yönetim kurulunda Yusuf ve Reyna Burla ve Eddi Anter isimleri var. File Tül Makine her türlü tel örgü, makine ve ipliğiyle mensucat imalatı alanlarında faaliyet gösteriyor. File Tekstil genel bir ticaret şirketi hüviyetinde. Bir başka tekstil şirketi Şen Triko da Yusuf Burla yönetiminde. Burla ailesinin şirketi olan Birol File de Birol Burla tarafından kurulmuş.



____________________________


59 yaşında vefat eden "Sosyetenin ışığı" Monik Benardete, son yolculuğuna uğurlandı






Geçirdiği kalp krizinin ardından kaldırıldığı hastanede beyin ölümü gerçekleşen ve geçtiğimiz gün hayatını kaybeden sosyetenin tanınmış simalarından Monik Benardete (59), son yolculuğuna uğurlandı. Benardete için Neve Şalom Sinegogu'nda cenaze töreni düzenlendi. Törene Benardete'nin eşi Ceri Benardete, kızları Aylin ve Rezzan'ın yanı sıra, Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül, Faruk Süren, Mustafa Koç, Güneri Civaoğlu, Ali Koç, Erdoğan Demirören'in de aralarında bulunduğu çok sayıda işadamı ile sosyetenin tanınmış isimleri katıldı. Sinegog çevresinde alınan yoğun güvenlik önlemleri dikkat çekerken, törende yaklaşık bin kişi hazır bulundu. Basın mensuplarının kamera ve fotoğraf makinalarıyla içeriye girişine izin verilmedi. Monik Benardete'nin cenazesi, tören boyunca sinegog dışında bekletildi. Cenaze, törenin ardından Ulus Mezarlığı'nda toprağa verildi.

ABBAS ULU
İSTANBUL -İHA-
13 Nisan 2010 Salı 14:20

Yosun?
Derin?
Tansa?





Güneri Civaoğlu - Ertekin Dinçay




Faruk Süren
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Limoni
Co-Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 5022
Rep Gücü : 12580
Rep Puanı : 43
Kayıt tarihi : 27/05/09

MesajKonu: Geri: Sabetaycılar :Biz Türk de Müslüman da değiliz"   Paz Haz. 23, 2013 7:38 am

Dönmeler-sabetayistler- dışarıya kız vermezler, dışarıdan kız almazlar

DÖNMELİK PRENSİBİ

1954'lerde, Hayat Mecmuası'mn tertiplediği kadın muharrirler/yazarlar toplantısına davet edilmiştim. Bu davete her ne kadar icabet etmek istemiyor idiysem de, vâki ısrar karşısında, daha fazla direnmenin tatsız olacağı düşüncesi ile gittim.

Yanıma, gayet zarif ve genç bir hanım tesadüf etmişti. Tahminen, yirmiden fazla kadın yazar vardı. Amma, hiç birini daha evvel görmemiştim. Onlar için ben de meçhuldüm. Yirmi küsur sene evvelki bu toplantıdan, ancak birkaç isim hatırlayabiliyordum: Safiye Erol, Muazzez Tahsin, Mebrure Sami Koray, soy adı Altınay olan bir hanımdan başka, davetliler kadrosundan kimsenin sîmâsı gözümün önüne gelmiyor.

Yanıma düşen zarif hanıma gelince: Rikkat Köknar Hanım imiş. Birkaç kitabımızı okumuş. Bol bol iltifatına uğradım. Evine çaya davet etti. Bu kabil ziyaretlerden azamî kaçınmaklığım, etrafa yayılan dedikodulara yol açıyor, en azından, kibirlilik damgası ile mühürlenmeme kadar işi götürüyordu. Böylece de birçok kimsenin günâha girmesine sebep oluyordum.

İşte bu endîşe ile, geleceğimi söyleyerek, kendisine yeni neşredilmiş olan istanbul Geceleri'nden de bir nüsha hediye ettim.

*

Rikkat Hanım'ın evi Teşvikiye Caddesi'nde mükellef bir apartman dâiresi idi. içeri girer girmez, benden evvel gelmiş orta yaşlı altı yedi misafir hanım olduğunu gördüm. Kısa zaman evvelki kadın muharrirler toplantısında, durmaksızın yazılarımızdaki Türkçeye hâkimiyeti, üslûp ve tahkiyeyi söylemekle bitiremeyen Rikkat Hanım'a ne olmuştu ki, daha odada yerimizi ısıtmadan hoş geldin deyip hatır dahi sormadan:

- Neden kitabınızda, mason localarını, meyhaneler, kumarhaneler, bankerler arasında zikretmişsiniz? Demez mi?

Gerçekten de İstanbul Geceleri'nin Beyoğlu kısmında, masonlara bu tertip içinde yer vermiştim.

Masonlara sataştığım için mademki ev sahibi hanımın, en basit misafirperverlik kaidesini unutacak kadar gözü kararmış ve bu öfke ile de, damdan düşercesine suâline zaman seçemeyecek bir gaflete düşmüştü, şu halde, günah benden gitmiş sayılırdı.

İşte böylece de sözü, tâ Sultan Abdülmecid'e suikast hazırlayan masonik çevrelerin Kuleli Vak'ası denen darbelerinden alarak, Meşrûtiyet senaryosunu tertipleyen aynı kafaların İttihatçıları nasıl kandırıp satın aldıklarına ve buradan da, kökü, rejisörü ve suflörleri dışarıda olan bu Yahudi ileri karakolunun, hâlâ memleketin millî-mânevî değerlerini tahrip ile uğraşmakta olduklarını anlattım.

Ses çıkarmadan dinlediler. Amma bana inandıklarından değil, dinlediklerini nakz edecek/bozacak bir karşı müdâfaa hazırlıkları olmadığından susmaya mecbur oldular. Keşke bu kronolojik ve târihî seyri çürütecek bilgileri olsaydı da, nefs-i mütekellim-i vâhid (sadece tek bir kişinin konuşması) gibi tek taraflı olarak konuşmaya mecbur olmasaydım.

Meğer Rikkat Hanım, dönmelerden imiş. Kocası Rifat Köknar da hem dönme hem de mason imiş.

Benden evvel gelen hanımların kamburumsu iskeletlerinden ve yüz hatlarından, daha içeri girerken şüphelenmiştim.

Tabiî bu ziyaretten sonra ne Rikkat Hanım beni aradı, ne de ben onu.

*

Çocukluğumda, kulağımda kalmış olan dönmelerin bir yaygarasını hâlâ unutamamışımdır.

Babamın, Aydoslu Vehbi Bey isminde bir tanıdığı vardı. Bu zâtın oğlu, Bahçekapı'nın en büyük ticarethanelerinden biri olan Mustafa Şamlı ailesinden bir kız ile anlaşıp evlenmeye karar vermişler.

İşte bu karar ortaya çıkınca, bir kızılca kıyamettir kopmuş. Mes'ele, yalnız iki aile arasında kalsa gene de, izdivaca engel bâzı pürüzlerin olduğu bahane edilerek bir dereceye kadar tefsir yoluna gidilebilirdi.

Fakat temeldeki gerçek sebep, varlık yokluk, güzellik çirkinlik, tahsil, terbiye, asalet ve mevki gibi mahzur teşkil edebilecek pürüzler değil, bir "Avdeti"(dönme-sabetayist) ile bir Müslüman Türk'ün birleşmesini önleyen Yahudi ırkçılık ve şerîatçiliği idi.

*

Bir de, annemden dinlemiş olduğum meşhur Kâni macerası vardır.

Ben küçük bir çocuk iken, Kani, yaşını başını almış olmasına rağmen hâlâ yakışıklı bir ihtiyardı.

Henüz Eminönü istimlâki olmamış ve Yenicâmi'nin önünü kapayan sıra dükkânlar kaldırılmamıştı. İşte, bu mağazalardan biri de Kâni'nin bonmarşesi idi.

Artık bu eski tezgâhtarın, müşterilerine dil dökme devri geçmişse de, dükkânının kapısı önünde boy göstermesi dahi, müşteri celbinde işe yarardı.

1310 zelzelesi olmadan evvel, istanbul'un en gözde kumaş piyasası Kapalıcarşı'da imiş. Herhalde:


Bu kış hanım İstanbul'a taşındı
Eğlenip zevk edelim Kalpakçılarbaşı'nda
şarkısı da o devrin hâtıralarından biridir.

İşte o zamanlar, genç ve güzel Kâni'nin dükkânı da, kendisine hayran hanımlarla dolup taşarmış. Ancak, gönül eğlendiren bu transit müşteriler arasında, Saray'a mensup bir paşanın kızı, Kâni'ye öylesine büyük bir aşk ile bağlanmış ki, ne unutturmak mümkün, ne de vazgeçirmek kabil...

Kızın ailesi, evlâtlarının hayâtı bahis mevzuu olur hâle gelmiş bulunduğundan, bir "Avdeti" ile evlenmesine rızâ gösterirlerse de, karşı tarafı yumuşatmak mümkün olmaz. Araya ricacılar sokulur, varlık dirlik teklifleri edilir, fakat gene de fayda vermez. Hülâsa/özetle, hiçbir ısrar hiçbir rica, "dönmelik" prensiplerini yıkamaz.

Nihayet kızın babası, artık yatağa düşmüş evlâdının son defa yüzünü güldürmek karârı ile "irâde" çıkartarak nikâh kıydırır.

Gerçekten de birkaç gün sonra, bu tek ve son arzusu yerine gelen kız, Kâni'nin elinde uçup gider.

*

Bugün "Avdetî"ler, eskisi kadar Türklerden kız alıp kız vermek hususunda mutaassıp değillerse de, bunun sebebi, aynı sülâle içindeki izdivaçların meydana getirdiği genetik bozukluk karşısında tedbir almak çaresizliğinde olduklarına kanâat getirmiş bulunmalarındandır.
Bir de şu var ki, eski nesillerin müslüman Türk'ü gerçekten müslümanlığın da, Türklüğün de maddî-mânevî değer ve hususiyetlerine sahipti. Bugün ise Türk'ün, dîni de, milliyeti de, dönmeleri telâşlandırıp korkutmuyor. Zîra bu şahsiyetinden soyunmuş sâde suya nesiller, hangi millî ve dînî potalarında bir dönmeyi eritip müslüman Türk yapmaya muktedir olabilirler?

Aksine, "dönme" kadın veya erkek, zihni de ruhu da sahipsiz bu yabancıyı, kendi şeriat ve ırklarının sempatizanı yaparlar. Hatta yapmakta bulunuyorlar. Geriye doğru sür'atle ne mesafe almışız... Amma duyan, düşünen ve çâre arayan da kim?

Ne idik, Ne olduk
Samiha Ayverdi
Shf: 85-89
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Limoni
Co-Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 5022
Rep Gücü : 12580
Rep Puanı : 43
Kayıt tarihi : 27/05/09

MesajKonu: Geri: Sabetaycılar :Biz Türk de Müslüman da değiliz"   Paz Haz. 23, 2013 7:39 am

******'ün ilk mektep Hocası Sabetaycı (Gizli Yahudi) Hahamı Şemsi Efendi (Gerçek adı ile Şimon Zvi)

******'e ilk eğitimini veren, onun zihniyetini, inanç ve aksiyon dünyasını şekillendiren kişi olan Şemsi Efendi( asıl adı Şimon Zvi yada Sevi), 17. asır içinde Yahudi kavmi arasında mesihliğini (kurtarıcı peygamberliğini) iddia eden Sabetay Sevi'nin peygamberliğine inanan, onun dinini öğreten bir gizli hahamdı...

Sabetaycılar yada sabetayistler denilen bu ekole mensup olan Şemsi Efendi, bu okulunu Selanik'ten İstanbul'a taşımış ve Fevziye Mektepleri Vakfı Işık Okulları adı ile yollarına devam etmişlerdir. Şişli Terakki Mektepleri de bu hain kliğin okulları arasındadır ve en büyük tarikat okullarından biridir.

Müslümanların tarikatları, tarikat okulları, medreseleri, hatta zaruri dini eğitimleri kökten yasaklanırken bu tarikatçılar kendi okullarına zirve yaptırmışlardır.

Kendilerinden gözüktükleri Müslüman Türk milletine, gücü ellerine aldıktan sonra inanılmaz zulümler sergilemişlerdir. Devrin süper gücü İngiltere ile de sıkı bağlar kuran Sabetaycılar, ellerine aldıkları devlet kurumları ile adeta bir devlet terörü estirmişler ve tam altı yüz sene hakim olan Osmanlı kültürünü on sene gibi kısa bir sürede Türk milletinin üzerinden silip atmışlar, ilan edilmemiş sömürge bir Türkiye Cumhuriyeti kurmuşlardır.

Aşağıda okuyacağınız röportaj Murat Menteş tarafından Ilgaz Zorlu ile yapılan bir röportajdır. Ilgaz Zorlu ise Sabetaycı yapıdan gelen ama daha sonra buna itiraz edip, kabullenmeyip mahkeme kararı ile kimliğine Yahudi yazdıran bir T.C. vatandaşıdır. Şemsi Efendi (yada Şimon Zvi)'nin hala yaşayan öz torunudur. Verdiği bilgiler Sabetaycıların iç dünyalarını ve yakın tarihin esrarlarını aydınlatmak adına çok dikkatle incelenmelidir....


******'ün İlk Mektep Hocası olan Şemsi Efendi'nin yaşayan torunu Ilgaz Zorlu, çok dikkat çekici konulara temas etti.


(.......)

(Ilgaz Zorlu):
Sanıyorum bazı sıkıntılar yaşayacaksınız ama ben size durumu anlatayım. Sabetaycılık hakkında rahatça konuşulabilmeli. Bunda ciddi bir sakınca yok aslında.Türkiye’de bir resmî tarih ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin getirdiği bir seçkin bürokrat Türkler anlayışı var. Bu anlayış 1924’teki mübadelede Sabetaycıların Türkiye’ye getirilmesiyle doğdu. Sabetaycılığın devlet içindeki rolünün anlaşılabilmesi için Türkiye tarihindeki iki noktanın aydınlatılması gerekiyor.


(Murat Menteş)
Bir dakika. 1924’te gayri Müslimler dışarı gönderildi ve Müslümanlar Misak-ı Millî sınırlarına dahil edildi

(Ilgaz Zorlu):
1924 mübadelesinde Türkler ve Türkiye’de yaşayan gayri Müslimler yer değiştirdi.

(Murat Menteş):
Yani, Sabetaycılar Müslüman kabul edilerek mi Türkiye’ye getirildi?

(Ilgaz Zorlu):
Tabii. Sabetaycılar, Osmanlı Devleti’nin ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kayıtlarına göre Müslümanlar. Ben, Müslüman olmadıklarını iddia ediyorum. Sabetaycılık, 17. yüzyılda ortaya çıkmış, Sabetay Sevi’nin kurduğu bir Yahudi tarikatıdır. Sabetaycılar, 17. yüzyıldan 1920’lere dek Yahudiliğe bağlı kaldılar. 1924’te Karakaş Rüştü vakası yaşandı. Karakaş Rüştü, Ankara’da Millet Meclisine başvurdu ve Sabetaycılığı resmen mahkemelere sundu. Türkiye’de Sabetaycılık diye bir şey olduğunu söyledi ve bunun araştırılmasını talep etti. Konu, o zamanın Vatan, Vakit, Son Saat gibi gazetelerinde tartışıldı. Fakat hiçbir sonuca varılamadı. Aynı tartışma 1937 yılında yeniden gündeme geldi. Ahmet Emin Yalman ve Yunus Nadi arasında bir tartışma geçti.

(Murat Menteş):
Yunus Nadi de mi Sabetayistti sizce?(Ilgaz Zorlu):
Hayır ama sanıyorum eşi Berrin Nadi Sabetaycı idi. Yakınları arasında da Sabetaycılar vardı. Bu arada bir parantez açayım: Herkes bana bütün bunları nereden bildiğimi ve nasıl bu kadar emin konuştuğumu soruyor. E, tabii ben cemaatin içinden çıkan bir adamım. İkincisi ben bir cemaat tarihçisiyim. Cemaat üyesi 420 kadar aile üzerinde çalıştım. Türkiye kayıtlarında Sabetaycılık diye bir şey yok ama bakın [kalın, İngilizce bir kitap uzatıyor bana] adamın biri Amerika’da, bin sayfa, Sabetay Sevi hakkında kitap yazmış. Bu, Yahudi dünyasında çok önemsenen bir kitap çünkü yazarı İsrail Bilimler Akademisi üyesiydi. Bazıları, Türkiye’de Sabetaycılık diye bir şey yok diyorlar ama böyle de bir kitap var ortada.

Yani, İzmir’de ortaya çıktığı halde Sabetaycılık Türkiye sınırlarını aşmış durumda öyle mi?
Yemen, Suriye, İtalya, Fransa ve daha pek çok ülkede yayıldı Sabetaycılık. Sabetay Sevi’nin ölümünden sonra merkezi Selanik’e taşınan bir Türkiye Sabetaycılığı var. Osmanlı İmparatorluğu belgelerinde avdetî [Dönen, dönme. Sabetaycılar için kullanılan bir kelime] kelimesi geçiyor. Sabetaycılar, Osmanlılar’ın hiç bilmediği bir cemaat değil fakat Osmanlı’da insanların inançları saygıyla karşılandığı için bu konu hiç kurcalanmamış. Sabetaycılığın siyasi teorisi ise, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nde geliştirilmiştir. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin elemanlarının çoğu Sabetaycıydı. Sabetaycılık gizli bir örgüttü; İttihat ve Terakki de o dönemde merkezî hükümete karşı bir hareketti ve saraya açıkça muhalefet etmesi mümkün değildi. Onun için, Sabetaycılar, mason locaları gibi, Osmanlı İmparatorluğu içinde faaliyet gösteren fakat başka ülkelerin koruması altında olan teşkilatlar içinde yer aldılar. Zaten ben bunları kitabımda da yazdım. Sabetaycılar üç-dört örgütte etkinlik gösterdi: Mason locaları, İttihat ve Terakki, Melami ve Bektaşi tarikatı ve ordu.

Ordu mu?
Evet.

Bugün de orduda.
Tabii. Bugün de orduda Sabetaycılar var ve Sabetaycı generaller var. Şimdi ben burada isim vermeyeceğim.

Neden?
Çünkü dava açılmasını istemiyorum. Onaltı tane hakaret davası açtılar. Çünkü Sabetaycılık bir hakaret gibi algılanıyor. Halbuki bugün bir ordu komutanı ve bir kuvvet komutanı Sabetaycı kökenlidir. Ve bundan başka pek çok Sabetaycı kökenli kurmay subay var

Siz Sabetaycıydınız ve hakkınızı arayıp Yahudi oldunuz.
Ben Sabetaycılığın Yahudilik olduğunu söylüyorum, buna dikkat edin. Sabetaycılığın, bazılarının iddia ettiği gibi, Müslümanlaşmış bir grup olmadığında ısrarlıyım.

Sabetaycıydınız ve Sabetaycılığı deşifre ediyorsunuz. Mehmet Şevket Eygi ve Abdurrahman Dilipak gibi İslamcılarla da birlikte çalışıyorsunuz. Sizin niyetiniz ne?
Niyetten kastınız?

“Ben şunu istiyorum ve o yüzden bunları söylüyorum” şeklinde bir cümle kurun.
Bakın, şunda anlaşalım. Burada bilimsel olarak incelenmesi gereken bir hadise var. Bir kişinin siyasal kararlarına etki eden birtakım özel süreçler vardır; aile ve yetişilen çevre gibi. Türkiye’deki bir grup, devlette çok etkili yerlere geliyor. Siyaset bilimiyle ilgili bir hususa dikkat çekiyorum ben. İkincisi, sosyal antropoloji olayı olarak görüyorum meseleyi. Ve bugün Türkiye’de egemen bir Sabetaycı kültürü olduğunu iddia ediyorum.


Egemen mi?
Bir komplo teorisinden söz etmiyorum. Çeşitli etnik gruplar var ve Sabetaycılar da bunlardan biri. Mehmet Şevket Eygi, Sabetaycıların siyasi rolleri hakkında yıllardan beri yazılar yazan biriydi. Abdurrahman Dilipak da Türkiye’deki tüm etnik gruplar üzerinde çalışan bir gazeteci. Dilipak ve Eygi ile bizim düşünce bakımından bir ortak noktamız yok; onlar İslamcılar. Fakat onlar da ben de Sabetaycılığın bilimsel manada araştırılması gerektiğini düşünüyoruz. Konumuza dönersek, CHP, kendisini İttihat ve Terakki’nin devamı olarak görüp, devrimci bir kimlik edindiğini söylüyor. Ben de bu devrimci kimliği Sabetaycıların ortaya çıkardığını ve Türk siyasetini şekillendiren önemli bir faktör olduğunu söylüyorum. Solcular biraz kızacak ama, işin gerçeği, Türkiye’deki sol hareketi kuranlar Sabetaycılardır. Mustafa Suphi ve Şefik Hüsnü Sabetaycıdır. Yalçın Küçük’ün Tekelistan adlı kitabına da bakmanızı öneririm. O isim bilimi üzerinden açıklıyor bu hususları. Bense cemaatin içinde olduğumdan, Şefik Hüsnü’nün ailesini bulduğum için size bunları söyleyebiliyorum.

İsim bilimi biraz uyduruk mu nedir?
Hayır, asla. Yahudiler, dünyanın her yerinde isimlerini belli kurallar çerçevesinde belirlerler. Yalçın Küçük’ün kitaplarının benim kitaplarımdan daha ciddi olduğunu söyleyebilirim.

Türkiye’de solculuğun temellerini Sabetaycılar attı diyorsunuz?
Elbette. Yıldız Sertel’in Annem İçinisimli kitabında uzun uzun, Sabetaycıların Türk solunu nasıl kurdukları açıkça yazılıdır. Biliyorsunuz, Yıldız Sertel’in annesi Sabiha Sertel Sabetaycıydı, zaten kızı anılarında bunu anlatıyor. Derviş ailesinden gelen önemli insanlar var ve bunlar Yıldız Sertel’le akrabalar. Ben size şu anlattıklarımı mahkemelere delil olarak sundum, o açıdan bir problem yok. İttihat terakkinin beyin takımından iki kişi, Maliye Nazırı Cavit ve Doktor Nazım Sabetaycıydılar. Ve bunlar örgütlendiler. İttihat ve Terakki içindeki Sabetaycıların toplanması ve bunlar arasından bazı kişilerin devlet mekanizmalarına getirilmesi için çalışıldı. İttihat ve Terakki yönetimine baktığımızda Emanuel Karasu’nun, ki Yahudidir, Cavit’in ve Nazım’ın çok önemli olduğunu görüyoruz. İzmir Suikastı’nın, yanılmıyorsam 1927’deydi, iki sanığı olarak yargılanan Cavit ve Nazım asıldı. Bu adamların suikastla ilgisi olmadığına dair ciddi iddialar var. Peki o halde niye asıldılar? Hiç araştırılmamış bir konu bu. Cavit ve Nazım, aslında cumhuriyetin karakterine karşıydılar. Onlar, Cumhuriyet Türkiye’sinin ittihatçı bir karater taşımasını arzu ediyorlardı ve ****** iktidara geldikten sonra ittihatçıları planlı ve sistemli bir biçimde temizledi.

Bu söylediğiniz, ******’ün Sabetaycı olmadığı anlamına mı geliyor
O konuya hiç girmeyeceğim çünkü bu konuda elimde kesin veriler yok, araştırıyorum. Bir ‘Atatür’ ailesi var. Bu ailenin Bülbülderesi Mezarlığı’nda Karakaş’lar bölümünde mezarları, mezar taşları var. Aileden henüz bir kişiyle konuşabildim. Dolayısıyla kesin konuşamam. Yalnız, Ahmet Emin Yalman’ın Mustafa Kemal’le 1927’de yaptığı röportajda, Yalman şunu söylüyordu “Sizin hayatınızı etkileyen iki öğretmen var. Biri benim babam, öteki de Şemsi Efendi’ydi.” Şemsi Efendi, benim büyükbabamın büyükbabasıdır. ******’ün ilk öğretmeni Şemsi efendi bir hahamdır ve benim ailem de 17 kuşak boyunca bir haham ailesi olarak gelmektedir.
Bu arada, Ahmet Emin Yalman da Sabetaycıdır. ******’ün Sabetaycı olup olmaması önemli değil ama şu bir gerçek ki ******, Sabetaycı kültürün içinde yer almış bir insandı. Şu hususu vurgulamak istiyorum: Bir Sabetaycının dinî kimliğini devam ettirip ettirmemesi önemli değildir. Yahudilik, bir din olduğu kadar bir kültürdür. Dünyanın her yerindeki Yahudilerin belli ortak özellikleri vardır. Sabetaycılar da Yahudi kültürünün bir parçasıdırlar. Sabetaycılar son derece organizedirler çünkü Yahudilik dünyanın her yerinde organizedir. Bunun en belirgin kanıtı da İsrail’in kuruluş sürecidir.

Dilerseniz artık günümüze gelelim.
Eğer size Rahşan Ecevit’in Sabetaycı olduğunu söylememi istiyorsanız, tamam Rahşan Ecevit Sabetaycı kökenlidir; ben size bunu söyleyeyim, siz de yazın fakat.

Hayır, benim böyle bir beklentim yok.
Size biri “Sırf adamın biri bunu söyledi diye nasıl yazarsın?” diye sorabileceği için ben size 1924 mübadelesini anlatmak zorundayım. 1924 mübadelesinde Rahşan Ecevit’in ailesi ve benzeri aileler Selanik’te ve civarında bulunan mal varlıklarına karşılık İstanbul – Ankara – İzmir’de mülk alamadıklarından, Cumhuriyet devrinde bir komisyon kurulmuş [Muhtelif Mübadele İşleri Komisyonu] ve bu komisyon tarafından kendilerine Şebinkarahisar’dan toprak verilmiştir. Şimdi bu hanımefendi “Ben Şebinkarahisarlıyım” diyor. Ve kendileri gidip Şebinkarahisar’da oturmamıştır. Geçenlerde Sadık Albayrak bir yazısında soruyordu: “Şebinkarahisar’dan kaç kişi Robert Koleji’ne gidicik paraya sahipti?” Çok doğru bir soru. Şebinkarahisarlı bu aile, İzmir’deki bir aile ile topraklarını değiş tokuş etmiştir ve İzmir’de oturmuştur.
Çiller’e gelelim: Geçenlerde DYP’den beni aradılar, soruyorlar “Tansu Çiller Sabetaycı mı?” Tansu Çiller’in babası, Mustafa Necati Çiller’di galiba adı, 1924 mübadelesi sırasında ya Son Saat ya da Vaki gazetesinde muhabirdi ve Karakaş Rüştü’yü birebir izleyen biriydi. Cemaat tarafından görevlendirilmişti. Demek istediğimi, bir kişini Sabetaycı olması, ille de bir dinî inancı sürdürmesi demek değil, o kültürün içinden gelmesi demek. Mesela, bir Sabetaycı hiçbir zaman İslam’a inanamaz, bu mümkün değil.

Ciddi misiniz?
İnandığını söylüyorsa da yalan söyler. Siz bana Şeyhülislam olabilmiş ya da Nakşibendilik gibi bir tarikata girmiş bir Sabetaycı ya da İstanbul’un varoşlarında yaşayan bir Sabetaycı gösterirsiniz, ben de size “Evet, yanılmışım, bu adamanı durumu farklı” derim. Sabetaycılar, İstanbul’da bile gettolar halinde yaşıyorlar, Etiler-Teşvikiye-Maçka üçgeninde. Etraflarındaki insanlar köylüler, Anadolu’dan gelip geçim sıkıntısı çekenler değil ki. Böyle bir ekonomik seviyede olan adamın getirdiği İslam anlayışıyla, Anadolu’dan çıkmış bir adamın İslam anlayışı aynı olabilir mi?

Onların İslam anlayışı kültürel bir jestler toplamından mı oluşuyor?
Ben onların İslam’ı kabul ettiklerine inanmıyorum. Zaten geçenlerde Can Paker, Milliyet gazetesinde “İslam modernize olmak zorundadır ve bir Protestan İslam’a gitmek zorundayız” dedi. Bunu söylerken ciddiydi ve Türkiye’de işlerin bu yönde ilerleyeceğinden de kuşkunuz olmasın. Öte taraftan, Türkiye’deki laiklik uygulamalarından Yahudi cemaati de zarar gördü, sadece İslamcılar değil. 20 bin kişilik Yahudi cemaati ‘Laik konsey’ diye bir konsey kurdu ki böyle bir şey dünyanın hiçbir yerinde yok.

Bu durumda Kemal Derviş.
Kemal Derviş’in Sabetaycı olduğunu, şimdi size bir makale vereyim ve hemen.

Kemal Derviş, İsmail Cem, Rahşen Ecevit ve Can Paker dörtlüsü.
Can Pakerle ben akrabayım. Can Paker’in eşi olan Mihriban hanım, benim annemin teyzesinin oğlu olan Yaşar Malta’yla Yeni Tekstil diye bir şirkette ortak. Size sözünü ettiğim birçok insanla da akrabayım zaten, yani size verdiğim bilgilerin çoğu aile kaynaklarından geliyor, asparagas değil.

Sabetayist olduklarını belirttiğiniz bu dörtlü.Türkiye’de iktidara doğru geliyorlar.
Hükümetler üstü bir konumdaki Kemal Derviş.
Kemal Derviş Türkiye’ye getirildi ve yaptığı hiçbir şeyden ötürü siyasi sorumluluğu yok. Demokratik sistemde böyle bir şey olabilir mi? Bu adam bakan, siyasi sorumluluğu nasıl olmaz?

Siz bunu nasıl açıklıyorsunuz?
Türkiye Cumhuriyeti kanunları Sabetaycılara farklı, diğer insanlara farklı uygulanır. Bunun bir örneği, Halil Bezmen. 1994’te Amerika’ya gitti ve“Ben Yahudi’yim,Türkiye’de baskı görüyorum”dedi.Halil Bezmen mesela Kürt olsaydı,Amerika’da “Ben Kürt’üm,baskı görüyo rum” deseydi ne olurdu?Devlet Güvenlik Mahkemeleri Halil Bezmen hakkında dava açardı ve vatandaşlıktan çıkarılması için uğraşırlardı. Hiçbir DGM,Halil Bezmen’in“Ben Yahudi’yim ve baskı görüyorum”lafını bir suç kabul ederek dava açmadılar. Çünkü açamazlardı.

Neden
Çünkü, Türkiye’de uzun yıllar ceza davalarında bilirkişi olan Prof. Dr. Sahir Erman Sabetaycıydı. Size verdiğim, Şişli Terakki Lisesi’nin Vakfı’nın genel kurulunu gösteren belgeye dikkat edin. [Terakki Vakfı Genel Kurulu’nu gösteren iki sayfalık bir broşürde vesekialı fotoğrafları bulunan üyelerden söz etmeye başlıyor.] Vakfın Başkan Yardımcısı Bülent Tanla şu anda CHP’de ikinci adamdır. Yan tarafta Prof. Dr. Hasan Erman’ın fotoğrafı görülüyor; sözü geçen Sahir Erman’ın oğludur Hasan Erman ve İstanbul Üniversitesi’nde öğretim üyesidir. 1972’de İnönü’yü deviren raporu yazan Prof. Dr. Ahmet Yücekök’ü görüyoruz sayfanın altında; o da şu anda aktif olarak siyasetin içinde. Arka sayfanın başında, Kemal Derviş’in yakın dostu Asaf Savaş Akad var, Sabetaycıdır kendisi. Ah, Can Paker de bu okulda, ne tesadüf! Aşağıda, TESEV’in çok önemli bir üyesi ve Türkiye Sabetaycılarının siyasi örgütlenmesini sağlayan adamlardan biri olan Prof. Dr. İlter Turan’la karşılaşıyoruz. Bu insanların çok kısa sürede yükseleceklerini ve Türkiye’de çok önemli yerlere geleceklerini, Jarusalem Report dergisine yazdım.
Bu adamlar, Amerika’ya gidip “Biz Yahudi’yiz, bakın adamın biri yazdı, kendisi tarihçidir, doğru söylüyor, bize yardım edin” dediler ve Yahudi lobisi bunlara yardım ediyor, bu kadar basit. Söylediklerim sizi şaşırtmasın. Şimdi bu adamlara karşı Türkiye mahkemeleri bir dava yürütebilir mi?

Madem öyle, kaç Sayetayist olduğunu söyleyin.
Ben, 1924’te 25 bin Sabetaycı geldiğini biliyorum. Bugüne kadar da toplam nüfusun 100 bin civarına ulaştığını tahmin ediyorum.

1924’ten bugüne, Sabetaycılar hiç asimile olmadan bugünlere geldiler, öyle mi?
1950’lerde cemaat içinde asimilasyon evlilikler yoluyla başladı.
Günümüze dönelim
1970’lerden itibaren CHP içinde bir değişim yaşandı. İsmet İnönü’nün ekibine karşı Rahşan Ecevit bir ekip kurdu. Bu ekibin önde gelen isimleri Bülent Tanla, İlter Turan ve Ahmet Yücekök’tü. Rahşan hanım, o tarihte, pek çok Sabetaycıyı biraraya getirdi. Zaten, Robert Koleji yıllarında mesela Mehmet İsfan’la bu hanımefendi sınıf arkadaşıydı. Mehmet İsfan Sabetaycıdır ve eski İstanbul Belediye Başkanı Ahmet İsfan’ın akrabasıdır. Benzer şekilde Neşe Derviş Deriş ya da Nur Derviş de Kemal Derviş’in akrabası olup, Rahşan Hanım’la Robert Kolej’den bağı olan insanlardır. Kemal Derviş Türkiye’ye getirildiği zaman da belirttim, Türkiye yeni bir İttihat ve Terakki dönemi yaşıyor. Talat – Enver ve Cemal Paşşaların yerine İsmail Cem, Rahşan Ecevit ve Kemal Derviş getirilmiştir.
IMF heyetinde de Türkiye’de de Kemal Derviş’ten çok daha iyi iktisatçılar olduğu halde Kemal Derviş getirildi çünkü Rahşan hanımın istediği biriydi ve Sabetaycıydı. Rahşan Ecevit, Kemal Derviş’le beraber Türkiye’ye yeni bir model getirmek istedi. Bunu 1970’lerde denemiş fakat başaramamışlardı. Önlerindeki en büyük engel de MHP’ydi. MHP durumun farkında değildi. CHP “Biz ortanı solundayız” ifadesiyle bir sol modeli geliştirmeyi çalışıyordu. Ve bu model aslında bir Çavuşesku Romanya’sı veya Tito Yugoslavyası modeli olacaktı fakat bu engellendi, ardından da 12 Eylül ihtilali oldu. 12 Eylül’de kaç tane Sabetaycı tutuklandı bakalım. İsmail Cem o zaman aktif olarak siyasetin içindeydi, tutuklanmadı. Bülent Tanla tutuklanmadı. Haklarında dava dahi açılmadı.

Ordu bilerek mi tutuklamadı yani?
Askerlerin içinde de Sabetaycılar var. Mesela geçmişteki Genelkurmay Başkanlarından Refik Tulga Sabetaycı kökenliydi. Belki de ailesi bunu yalanlar. Burada ciddi bir problem var: Bir Sabetaycı, “Ben Sabetaycı değilim” diyebilir. Mesela, Orhan Pamuk, Aksiyon dergisinde açıklama yapıyor ve “Ben Sabetaycı değilim”diyor. Bu bey, eski İstanbul Valisi Muhittin Üstündağ’ın akrabasıdır. Yalçın Küçük’ün söyle diyor çok ilginç bir şey var. Diyor ki“Türkiye’de bir insanın bir yere gelebilmesi için Sabetaycı olması gerekiyor.” Ben de buna katılıyorum.

Orhan Pamuk’un “büyük romancı” olmasının yanında AB vb. konularda beyanatlar vermesi sizce, Sabetaycı oluşuyla mı alakalı?
Sorarım size, mesela Can Paker kimdir? Henkel adlı firmanın genel müdürüdür. İşadamı değildir, maaşlı müdürdür. Can paker aynı zamanda TESEV’in başkanıdır. Bu beyefendi her hafta NTV’ye çıkıyor, neden sizce? Çünkü NTV’nin sahibi Şahenk ailesidir. Şahenk ailesi Niğdelidir, ama Selanik göçmeni bir ailedir. Osmanlı Bankası ve Garanti Bankası da bu grubunudur ve demeç verebilecek birçok adamları olduğu halde neden Can Paker’i her hafta ağırlıyorlar?Çünkü, Can Paker geleceğin başbakanı olarak yetiştirilen bir Sabetaycıdır.

Can Paker başbakan olacak öyle mi? Bu kadar basit mi sizce?
Evet. Bakın, Türkiye bu kadar basit yönetiliyor. 200 milyar dolara yakın iç ve dış borcu olan bir ülke, eğer öksürmek için Amerika’dan izin alıyorsa ve bugün Türkiye’de yaşayanların çoğu bir şekilde kapağı Amerika’ya atıp çoluğumu çocuğumu Amerika’da okutayım diye dua ediyorsa, Türkiye’de İngilizce eğitim veren okullardan çıkan insanlar birinci sınıf, geride kalanlar ikinci sınıf vatandaş oluyorsa, siz bunu seçseniz de seçmeseniz de bu olur. Ya seçimle olur ya da 28 Şubat süreci gibi, Çevik Bir gibi Sabetaycı bir subayın yaptığı bir hareketle.

Bir saniye siz Çevik Bir’e Sabetaycı mı.
Evet, bunu kendisi açıkladı zaten. Şimdi bana öyle sorular soruyorsunuz ki şaşırıyorum.

Yalçın Küçük de Çevik Bir’in Sabetaycı olduğunu ima ediyor ama açıkça söylemiyor.
Çünkü çekiniyor. Ben bunları söylüyorum çünkü bir akademiye bağlı değilim, bir cemaat tarihçisiyim.

Söylediklerinize göre, Türkiye’de Sabetaycı bir siyasi ekip ve onların bir siyasi projesi var. Anladığım kadarıyla da Türkiye’nin ekonomik bunalımından istifade etmeye dayalı bir proje bu ve pek de hayırhah değil. Bunu mu diyorsunuz?
Sosyal bilimlerde olaylar bizi bir yere götürür. 1919’da Türkiye’de Wilson Prensipleri Cemiyeti adlı bir cemiyet kuruldu. Bu cemiyeti kuranlardan biri Ahmet Emin Yalman ki Sabetaycıdır, öteki Rasih Nuri ileri (o da sabetaycıdır], bir diğeri de Halide Edip Adıvar’dır, o da Sabetaycı kökenlidir. Bu insanlar Türkiye’de Amerikan mandası kurulması için Başkan Wilson’a rapor hazırlayıp sunmuşlardır.

Yani bu iyi bir durum mu?
Ben bir araştırmacıyım, olayları iyi ya da kötü diye değerlendirmem.

Nasıl yani? Bir ülkenin bağımsızlığından vazgeçmesi iyi bir şey olabilir mi?
Bunu o ülkede yaşayan insanlara sormak gerek.

İnsanların politik olarak ümitlerinin tükenmesi ya da tüketilmesi söz konusu demek ki?
Bu tamamen ayrı bir konu.


Sizin yorumunuzu soruyorum. Yani İslamcılarla.
Bakın, Türkiye’de birinci sınıf vatandaşlar ve ikinci sınıf vatandaşlar var. Diğer ayrımlar bunun gerisindedir.

İslamcıların konumunu ve fonksiyonunu hesap dışı tutamazsınız.
Erbakan, orduyla en çok didişen kişi olduğu halde 28 Şubat kararlarının altına imza atmadı mı? Bugün en çok tartışılan meselelerden biri de bu. Ben Türkiye’de bir model olduğunu söylüyorum. Bunu kabul etmek size ağır geliyor. 1970’lerde Vietnam bu modeli kabul etmedi ve Amerika’yla savaştı. Bağımsızlığını korudu. İran ve Küba da bunu yaptı, şimdi de Kuzey Kore yapıyor. Bu ülkelerin halini görüyorsunuz. Amerikalılar, her ülkede kendilerine destek olacak adamları bulurlar, seçerler. Bu insanlarla birtakım maddi ilişkiler kurarlar, ABD’de yaşama imkanı ve benzeri avantajlar sağlarlar. Sadece Türkiye’de değil, her yerde böyledir. Türk halkı, kendisinin bağımsız olduğu gibi yanlış bir inancı taşıyor. Halbuki bağımsızlık maddiyatla olur. Ben bu duruma Türkiye’de yaşayan biri olarak üzülüyorum. Aksi takdirde bu insanları böyle açıkça deşifre etmezdim. Benzer şekilde ben iki sene önce DSP’yi Rahşan Ecevit’in yönettiğin söylediğimde Mehmet Şevket Eygi de Abdurrahman Dilipak da buna gülüp geçerdi. Bugün Rahşan hanımın konumunu görüyorsunuz. Milletvekili olmayan, hükümet içinde hiçbir ağırlığı olmayan biri olduğu halde bugün bir partiyi fiilen yönetmektedir. Ve 30 Ağustos’a kadar Silahlı Kuvvetler’den Kıvrıkoğlu’nun gitmesi ve sonra da Rahşan Ecevit’in cumhurbaşkanı olması sağlanacaktır.

Yapmayın lütfen bu Muppet Show [Tv.’de yayınlanan bir kukla şovu] gibi bir şey.
Göreceksiniz.

Türkiye’nin ilk kadın cumhurbaşkanı, 81 yaşını aşmış Rahşan hanım mı olacak yani?
Kıvrıkoğlu gittikten sonra, orduda yükselecek Sabetaycı subaylar var. Gene 28 Şubat benzeri bir süreç yaşanacak. Libya Lideri Muammer Kaddafi “28 Şubat sürecinde Sabetaycıların parmağı var” dediğinde bu adamlar Libya’yla ilişkileri kesmeye kalktılar. Aynı askerler, Çevik Bir Amerika’da Yahudi olduğunu söylediği zaman neden bir şey yapmadılar? Ne demek istediğimi anlatabiliyor muyum? Rahşan Ecevit Türkiye’nin ilk kadın cumhurbaşkanı olacak. Ben bunları 1998’de yazdım ama Türkiye’de yazmadım çünkü bunlar beni Türk siyasi hayatı açısından değil Yahudi coğrafyası açısından ilgilendiriyor.

Yani Yahudilere durumu bildirmek için mi yazıyorsunuz?
Ben Yahudilere şunu söyledim: Türkiye, dünyada anti-semitizmin olmadığı ender ülkelerden biri. Ve Türkiye’de Yahudilerin ve Sabetaycıların hiçbir problemi yoktur.

İsmail Cem, Yunan Dışişleri Bakanıyla birlikte Cenin’deki katliam ve Ramallah’ta yaşananlardan ötürü İsrail’e gitti.
Yorgo Papandreu’nun annesi de Musevi’dir. Bir Yunan gazetesi, 1999’da, Türk-Yunan barışını Yahudiler sağlayacak şeklinde bir yazı yayınlamış.

Bahsettiğim ziyaretin Filistinliler açısından hiçbir işlevi olmadı.
Hatırlarsınız, cumhurbaşkanlığı seçimine İsmail Cem girmişti. Ben o tarihte İsmail Cem’in cumhurbaşkanı olmak istediğini yazdım, az kalsın seçiliyordu.

Fakat seçilmedi?
Meclis’teki adamlar, Türkiye’yi kendilerinin yönettiği zehabına kapıldılar ve biz bu adamı seçmiyoruz dediler. E, seçmezsen Rahşan Ecevit’i seçersin birkaç yıl sonra.

Sözünü ettiğiniz Sabetayistler, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesine ne diyorlar? Yoksa daha ziyade ABD ve İsrail eksenli bir dış politikayı mı benimsiyorlar?
AB’ye girilmesini istiyorlar ve zaten en çok da Sabetaycı politikacılar destekliyor burnu, çünkü AB süreci Türkiye’nin çehresini değiştirecek ve muhtemelen de Bosna-Hersek’te yaşananları yaşayacağız.

İç savaş mı çıkacak sizce
Türkiye zaten buna doğru gidiyor.

Ne kadar iç karartıcı ve sinir bozucu sözler sarfediyorsunuz.
Beni görevim sizi mutlu edecek sözler değil gerçekleri söylemek.

Peki, iç savaşın tarafları kim olacak?
Bu konu o kadar tuhaf ki, 1980 öncesinde çatışan taraflar ne oldu? Bir anda yokoldular. Türkiye’de bu tip olaylar her zaman suni olarak üretilir. Bizim insanlarımız da saf ve temiz oldukları için aldanırlar.

AB’yle bunun ne alakası var? Yani nüfusunuzun bir kısmını yokedin öyle gelin mi diyecekler?
Bilmiyorum. Bosna olayı benim çok ilgimi çekmişti. Avrupa’nın ortasında bir soykırım yapıldı. Ve buna İngilizler karşı çıktı. Teatcher, “Bu bir soykırım” dedi ama Avrupalılar hiçbir şey yapmadı. Bugün Sırbistan’ın AB’ye girmesi tartışılıyor

Türkiye’deki Sabetayistleri müthiş bir güç odağı olarak sunuyorsunuz. Bu insanların karşısında yer alan bir başka güçlü unsur yok mu?
Var, mesela Çerkezler var.

Nasıl yani?
Devlet yönetiminde görev alan Çerkez kökenli insanlar var.

İdeolojik bir ayrım yapmak gerekirse.
Sabetaycıların karşısında onlar kadar kuvvetli hiçbir kesim yok.

Abarttınız.
Abartmadım.


“Buna niyeti olan kimse yok” mu diyorsunuz?
Yok. Ben duymadım.

Çevik Bir genelkurmay başkanı olma yolundaydı. Ve siz onun bir Sayetaycı olduğunu söylüyorsunuz. Fakat onu ekarte ettiler?
Çevik Bir çok hatalar yaptı.

Mustafa Kemal’in İttihat ve Terakki’yi giderdiğini de siz söylediniz.
Orada Sabetaycılar önemli bir tarihî hata yaptılar. 1915 Ermeni olaylarında Nazım’ın ve Cavit’in çok ciddi rolleri vardı. Bu olayı onlar planlamıştı. Çünkü Ermeniler Yahudiler karşısındaki en büyük siyasi güçtü.
Bugün Türkiye’de 28 Şubat sürecinin zararlı olduğu ortaya çıktı çünkü 28 Şubat Ecevit’i getirdi. İsmail Cem’in cumhurbaşkanı olmasını engellediler, onu seçmediler ama işte Kemal Derviş geldi başlarına. Ayrıca, Derviş çok çelişkili demeçler verdi. Seçim olursa başımız yanar diyen adam,şimdi seçim olsun ben aktif politikaya gireceğim diyor. Size daha ne anlatayım. Yeni Şafak’ta üç kişi var, bunlara dikkat edin. Bunlardan biri Cengiz Çandar’dır, Sabetaycıdır ve bunu Şalom gazetesine verdiği beyanatta belirtmiştir. İkincisi, Mehmet Barlas. Üçüncüsü de annesi Sabetaycı kökenli olan Nazlı Ilıcak’tır. Bütün bunları anlatmanın durumu değiştirmeyeceğini de belirtmek gerek. Kimsenin umursadığı da yok zaten. Bana öyle acayip mektuplar geliyor ki. Adamın biri, Millî Eğitim Bakanlığı’nın bilmem hangi şubesinde şef, müdür yardımcısı olmak istiyor ve bana diyor ki “Ilgaz Bey, benim de Sabetaycı olduğumu yazarsanız beni müdür yardımcısı yaparlar”. Durum bu noktaya gelmiş.
Size bir çırpıda dört tane Sabetaycı dışişleri bakanı sayabilirim: Tansu Çiller, İsmail Cem, Emre Gönensay, Coşkun Kırca. Kürtler de dahil hiçbir etnik grubun dört dışişleri bakanı yok. Çünkü böyle bir organizasyon yok.

Yani Sabetaycılar diye bir grup var ve Türkiye’nin üzerine çöreklenmişler.
Çöreklenmiş demeyelim. Sabetaycılar bir menfaat grubu haline gelmiş durumdalar. Osmanlı’da Sabetaycılar hiçbir siyasi örgütlenme içinde değilken, 350 sene asimile olmadan yaşamışlardı. 1924’ten bu yana ise Sabetaycılık yüzde 70 asimile olmuştur. Üç kuşak sonra Sabetaycı diye bir şey kalmayacak.

Sizin asıl meseleniz bu mu? Yani Sabetaycılar bakan oluyorlar ve Sabetaycılık bundan zarar görüyor?
Sabetaycılar, Sabetaycılıkları sayesinde ABD lobisinden açık destek alıyorlar. Kendi menfaatleri uğruna cemaatin menfaatlerini feda ediyorlar.

İslamcı bir dostum dışişleri bakanı olsa bu beni memnun eder. Sizde durum neden tam tersi
Sabetaycı biri olan Can Paker “İslam’da reform yapılmalı” dediğinde siz buna karşı nefret duymuyor musunuz? “Kardeşim sana ne, sen ne karışıyorsun İslam’a” diyorsunuz. Bu kime zarar veriyor? Sabetaycılara. Bir adamın Sabetaycı olduğu söylendiğinde artık bu bir hakaret sayılıyor. Halbuki Sabetaycı da sizin gibi bir insan. Sizden bir farkı yok.

Yahudilik meselesine dönelim. Siz Yahudi olmayı başardınız. Diğer Sabetaycılara da öneriyor musunuz?
Kimseye bir şey söylemiyorum. Türkiye’de din değiştirebilmek için bir mahkemeden karar almak gerekiyor. Bu çok uzun bir süreçtir. Ben mahkemeye başvurduğumda Hürriyet gazetesinde haber oldu. Televizyonlara falan çıktım. Kendimi maymun gibi hissettim. Ama konuyu kamuoyuna duyurabilmek için de başka çarem yoktu. Benim özel problemimdi; yani ben homoseksüel de olabilirdim ve homoseksüelliğimi tescil ettirmeye çalışabilirdim. Yani Yahudi olduğumu onaylatabilmek için televizyona çıkmak, bir kamuoyu baskısı oluşturmak zorunda kaldım.

Son olarak Şükrü Sina Gürel.
Şükrü Sina Gürel Sabetaycıdır, istediği kadar değilim desin. Sina isminden de bu anlaşılıyor. Siz hiç Türkiye’de ben Sabetaycıyım diyen adam gördünüz mü?

Şükrü Sina Gürel DSP’nin başına mı getirilecek mi sizce?
Rahşan Ecevit’i ikna edemedikçe hiç kimse istediğini yapamaz. Can Paker’i büyük ihtimalle ANAP’a getirecekler. DSP’den İsmail Cem’i ayırıp Kemal Derviş’le birlikte CHP’ye yollayacaklar. DSP’de bir Sabetaycı olacak ama artık Sina Gürel mi olur başkası mı bilemiyorum. Fakat neticede ANAP-DYP-CHP koalisyonu, DSP muhalefeti olacak. Ve bunu da en çok İslamcılar destekleyecek Nasıl AB’ye girelim diye bu kadar destekliyonlarsa.



Saadet Partisi de sizin hesabınıza göre bu tuhaflığı destekleyecek, öyle mi?
1980’lerde yaşananlardan sonra Ecevit’lerin bir daha iktidara gelmeleri mümkün müydü? Değildi ama geldiler. N’oldu MHP’ye? 1974 senesini gazetelerini okuyun. Türkiye’de MHP bunlarla çatışıyordu. Şimdi bunlarla koalisyon kurdu. O zaman kursalardı 1980 ihtilalini yaşamazdık.

Hüsamettin Özkan’ın dışlanması, Sabetayist olmadığından mı?
Hep söylerim, Rahşan hanım, Golda Meir’e benzer. Yapısı, karakteri, fikriyatı onun aynısıdır. Golda Meir nasıl baskıcı, hiçbir şekilde demokrasi tanımayan, İsrail’in kurtuluşu için bütün Arap dünyasının yokedilmesini savunan biriyse, Rahşan hanım da aynı şeyi İslamcılar için düşünen biridir. İsrail’de de bazı kişisel konuşmalarında bunu söylemiş. 81 yaşında olduğu için de Rahşan hanımı küçümsemeyin, 70 yaşının altında olup da onun çiklet gibi çiğnediği insanlar var. 1972’de İnönü’yü devirdiği zaman söylediği meşhur bir sözü var, “Ben, Varlık Vergisi’nin intikamını aldım” dedi. ******’ün yakın silah arkadaşını CHP’den atabilmiş olan bir insandan bahsediyoruz. Ayrıca daha en az 20 sene yaşayacağına da kesin gözüyle bakıyorum.
(Murat Menteş, Netpano.com, 03.2005)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Sponsored content




MesajKonu: Geri: Sabetaycılar :Biz Türk de Müslüman da değiliz"   

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Sabetaycılar :Biz Türk de Müslüman da değiliz"
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
KUTLU FORUM :: İslami ilimler ve dini kültür :: DİNİ KONULAR -İLAHİYAT-
Buraya geçin: