KUTLU FORUM

Bilgi ve Paylaşım Platformuna Hoş Geldiniz
 
AnasayfaKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 HAYRETTİN KARAMAN TARTIŞMALI FETVALARI-TARTIŞMALAR

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
@bdulKadir
Adminstratör
avatar

Mesaj Sayısı : 6380
Rep Gücü : 10014422
Rep Puanı : 97
Kayıt tarihi : 17/03/09
Yaş : 54
Nerden : İzmir

MesajKonu: HAYRETTİN KARAMAN TARTIŞMALI FETVALARI-TARTIŞMALAR   Paz Şub. 09, 2014 9:55 am

Muhsin yazıcıoğlunun katline  ve bir cemaatin yok edilmesine fetva yazısı

Türkiye'nin dostları ve düşmanları 
http://yenisafak.com.tr/yazarlar/HayrettinKaraman/turkiyenin-dostlari-ve-dusmanlari/44456

Uluslararası ilişkilerde ne dostluk ne de düşmanlık sürekli oluyor; birgün 'savaş ilan edecek duruma gelenler' kısa bir süre sonra el sıkışıyor, dostluktan, dayanışmadan, işbirliğinden dem vuruyorlar.
Şu günlerde dostumuz var mı, bilmiyorum; ama 'ümmetin toparlanması, hak ve adaletin gerçekleşmesi, mazlumların adalete kavuşması, zayıfların ezilmemesi' için çabalayan ve uçuşa geçmek üzere olan Türkiye'nin muhalifleri ve düşmanları oldukça çok.
Değerli Dışişleri Bakanımız 'komşularla sıfır problem' hedefini açıkladı ve bunu gerçekleştirmek için olağanüstü çaba harcadı, harcamaya devam ediyor. Ama 'Yurtta sulh, cihanda sulh' sloganıyla yola çıkan, fakat içeride sulhu darağaçları ve zindanlarla sağlayan, cihanda sulhu da kabuğuna çekilerek, Lozan'da isteneni vererek, İngilizlerin paylaşma teklifine rağmen Musul'u bile almaya cesaret edemeyerek... sağlayanlar yeni politikanın da böyle olmasını bekliyorlar. Halbuki yeni politikanın merkezinde 'hak, adalet, haklının yanında mazlumun karşısında olmak, gerektiğinde değerleri çıkarların önünde tutmak' gibi bizim temel değerlerimiz var. 'Tek bizim ve bizimle problem olmasın da kim kime ne yaparsa yapsın, dünya nereye giderse gitsin' diyen bir politika ile 'sıfır problem' elde edilecekse 'istemez, kalsın' demek elbette bize düşen ve bize yakışan tercih olacaktır.
Bir de problemin bizden mi, komşulardan mı, yoksa dünyanın iri (büyük değil) oyuncularından mı kaynaklandığına bakmak gerekiyor:
İri devletler tarafından, Ortadoğu'da İsrail'in güvenliği ile 'petrol, gaz, uranyum' gibi kritik maddelerin en ucuz ve güvenli bir şekilde temini amacına yönelik bir düzen kurulmuş. Bu düzenin devamı, mazlum ve mağdur halkların uyanmamasına, birleşmemesine ve güçlenmemesine bağlı. 'Uyanma, güçlenme ve birleşme'nin gerçekleşmesi bir lider/öncü devlet gerektiriyor ve son yıllarda Türkiye bu amaca uygun tek devlet olarak sivriliyor.
İşte sıfır probleme de, Türkiye'de istikrara da, AK Parti iktidarına da karşı kurulan komplolar, tuzaklar, oyunlar tahkil edilirken bu 'iri devletler ile Türkiye arasındaki' örtülü mücadelenin daima göz önünde tutulması gerekiyor.
Akl-ı selim ve kalb-i selim sahiplerinin bir dönüp sağlarına ve bir daha dönüp sollarına bakmaları gerekiyor; bu iktidar kadrosunun yerine koyabilecekleri
başka bir kadro varsa –ki, bana göre yoktur- bir diyeceğim olamaz, yoksa kimse pire için yorgan yakmamalıdır.


Mecellemizin 26. Maddesi şöyle der: 'Zarar-ı âmmı def'içün zarar-ı hâss ihtiyor olunur'.
Gençler de anlasın diye günün diline çevirelim:
Kamuya (ve bu arada ümmete) ait zararı önlemek için bir şahıs, bölge veya gruba ait zarar göze alınır, sineye çekilir.
Siyasette olan selim akıl ve kalb sahiplerine de bu kuralı hatırlatıyor ve örnek olarak merhum şehid Muhsin Yazıcıoğlu'nu dua ile anıyorum.




***
"Rüşvetin fetvası Hayrettin Karaman'dan mı"

Zaman gazetesi yazarı Mümtazer Türköne, Yeni Şafak'ın "ilahiyat duayeni" olarak bilinen yazarı Hayrettin Karaman'ın "rüşvete cevaz" verdiğini iddia etti.

"Devletten ihale alanların, gönülsüz bile olsalar hayır kurumlarına -metazoru- bağış yapmalarına hocamız cevaz veriyor." diyen Türköne, "Ben bu fetvanın, yolsuzluğa ve rüşvete kılıf arayanların önüne çok geniş bir meşruiyet alanı açtığını düşünüyorum." dedi.

Türköne yazısının devamında şu ifadeleri kullandı: "Devlet rant yaratıyor ve birileri siyaset üzerinden bu ranta kestirme yollar arıyor. Hoca’nın fetvası tam burada her kapıyı açan bir maymuncuğa dönüşüyor. Devlet rantından bağış yapılabilir mi?"

İşte Mümtazer Türköne'nin o yazısı:

"Mesele gerçekten mühim; öyle ki bugün Türkiye’nin içinden geçtiği krizin tam zembereğinde Hayrettin Karaman Hoca’nın söz konusu fetvası duruyor. Fetva amacından saptırılmış, istismar edilmiş olabilir.

Öyle ise önce Hoca’nın, sonra da fıkıh âlimlerinin bu fetvayı gözden geçirmesi gerekir. Din İşleri Yüksek Kurulu bu kadar mühim bir mevzuya bigane kalmamalı. Hayrettin Karaman’a sorulan sual ve verdiği fetva, 27 Aralık 2013 tarihli Yeni Şafak’ta, kendi köşesinde mevcut. Devletten ihale alanların, gönülsüz bile olsalar hayır kurumlarına -metazoru- bağış yapmalarına hocamız cevaz veriyor. Ben bu fetvanın, yolsuzluğa ve rüşvete kılıf arayanların önüne çok geniş bir meşruiyet alanı açtığını düşünüyorum. İslam hukukçuları şu suallere cevap vermeli: Bir ihalenin veya hakedişin bir hayır kurumuna bağış şartına bağlanması, ödenen parayı rüşvet olmaktan çıkartır mı? Muhtemelen vatandaşlar da cevaba bağlı olarak şu soruyu soracaktır: Devlete mahsus yetkiler (ihale verme gibi) kullanılarak temin edilen bağışlarla (veya rüşvetle) inşa edilen camilerde namaz kılınır mı, eğitim kurumlarında din öğrenilir mi? Kolayca çözülecek gibi görünen bir sorun; ama mesele maalesef bu kadar basit değil. Hayrettin Hoca’nın açtığı kapıdan girince karşımıza devletin ekonomik iktidarının hüküm sürdüğü çok geniş bir alan çıkıyor. Fıkıh âlimi bu alanı tanımadan muhakeme ve mukayese yürütmemeli.

Kamu gücünü istismar ederek çıkar sağlamak sadece rüşvetten ibaret değil. İltimas, irtikap, zimmet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, güveni kötüye kullanma, dolanlı iflas, resmî ihale ve alımlara fesat karıştırma, vergi kaçakçılığı, hayalî ihracat, gümrük kaçakçılığı gibi suçlar, tıpkı rüşvet gibi devlete ait bir yetkiyi suistimal ederek işlenebilir. Amacınız hayır işlemek olunca, suçun niteliği değişir mi? Doğrudan devlet rantının ülke ekonomisinin hemen hemen yarısını kaplayan geniş alanına adım atmış oluyoruz. Devlet rant yaratıyor ve birileri siyaset üzerinden bu ranta kestirme yollar arıyor. Hoca’nın fetvası tam burada her kapıyı açan bir maymuncuğa dönüşüyor. Devlet rantından bağış yapılabilir mi?

Devlet dört aracı kullanarak, egemenlik hakkı gereği rakipsiz bir ekonomik güç kullanır: Para basmak, vergi toplamak, hizmet ve mal alıp satmak, kamuya ait (madenler, su kaynakları gibi) kaynakları tasarruf etmek. Kocaman finans sektörü, devletin mübadele aracı olarak para basma ayrıcalığı üzerinden işlemektedir. Siyasetin birçok kişi için asıl cazip tarafı, devletin bu ekonomik gücünü kontrol etmek ve böylece özel çıkarlar sağlamaktır. Devlet iktidarını kullanarak, devlet marifetiyle oluşan bir ekonomik değer üzerinden para kazanma çabasına “rant kollama” adı verilir. Cep telefonu ve elektrik üretim lisanslarından, barajlarda toplanan suyun bize satılmasına kadar çok geniş bir alandır bu. “Rant kollama”nın aşamaları vardır. Ruhsatlar, izinler, teşvikler, gümrük kotaları ile devlet doğrudan bir ekonomik değer yaratır. Yaratılan bu değerler sonra birilerinin cebine gider. Adil ve eşit rekabet yok ise, iktidara yakın olanlar büyük gelirler elde ederler. Birileri düzenli olarak siyasî ilişkiler üzerinden bu rantları ele geçirir. Siyasetçi bu gücü yozlaştırarak, iktidarını perçinleme yolları bulabilir. Üçüncü köprü ve havaalanı ihalesi ile, şayet savcılık bir türlü soruşturmadığı Sabah-ATV satışı arasında bir ilişki kurmuşsa, karşımızda büyük çaplı ve organize bir “rant kollama” ve siyasetin finansmanı sorunu çıkmaktadır.

Doğru olan, kamunun yarattığı rantı vergilendirip hazineye dahil etmek veya eşit rekabet koşulları ile ekonomiye kazandırmaktır. Erdoğan Bayraktar istifa açıklamasında “kent rantı” için neden kanun çıkmadığını sorgularken, bu “kayıp vergi”ye işaret etmişti. Kısaca bağış için her türlü devlet rantından alınan para, milletin cebine girmesi gereken bir paradır. İhaleyi alan müteahhit de zaten bu bağışı maliyetine eklemektedir. Ucu Beytülmal’e dokunduğuna göre bağış parası “rüşvet” faslına girmektedir."



**

Bu zulümler yeni değil

http://www.zaman.com.tr/abdullah-aymaz/bu-zulumler-yeni-degil_2194471.html

Bize yapılan zulümler, gadirler, haksızlıklar yeni değildir. Bizleri, tâ imam-hatipte öğrenci iken kıyım için fişlediler. Kimler?



Şimdi verdikleri fetvalarla herkesi hayrette bırakanlar… “Kül için cüz fedâ edilir. Osmanlı padişahları halife-i rûy-i zemin olunca, paralel halifeleri, halife olma kabiliyetinde olan çocuklarını ve kardeşlerini bile katletmişlerdir. Muhsin Yazıcıoğlu gibi şimdi siz de buna râzı olun…” demek isteyenler... Böylece farkına varmadan Muhsin Bey’in böyle bir fetvaya kurban gittiğini üstü kapalı iddia ve itiraf edenler. İkide bir bize taş atanlar acaba âkil adam olmanın yani âdil olmanın hakkını vermek için niye bunlara da bir taş atmazlar acaba?  Evet bizler öğrencilik dönemimizde fişlendiğimiz için müftü-vaiz olmamız, İlahiyat’ta asistan olmamız şöyle dursun Kestanepazarı Kur’an Kursu’nda hocalığımıza bile tahammülleri olmadı, bizi oradan zorla koparıp attılar. Şimdi de hâlen İlahiyatta bu damarın temsilcileri aynı kıyımı kâmilâne yerine getiriyor. 10 üstünden 10 alacak öğrencilere 1 hatta 0 (sıfır) vermekten çekinmiyorlar. Bunların içinde, bize taş atan ağabeyimizin tabiriyle “gönül adamları” da var üstelik…

    Halbuki bu kadar zulüm ve kıyımdan sonra bu hayret veren fetvaları veren birisinin yine de hocamız diye elini öptük, yurtdışı eğitim hizmetlerini gösterdik, hayran oldu ve hayret verici bir şiir de yazdı… Köşemde 23 Kasım 2008’de bahsettim.  Onu tekrar yayınlamak istiyorum.

    Bütün bunlardan sonra hayret verici bir biçimde bir tezatta bunlar gibi dershane öğretmenlerinin  âdeta katline ferman verircesine yazılar yazdı… Bir yandan Şia’ya yumuşak mesajlar verirken (Bu hususta Mustafa Özcan’ın 13 Temmuz  2009, nebeonline.com’da KARAMAN HOCA KENDİNİ ELE VERDİ başlığı ile yayınlanan uzun yazısına bakılabilir.) ve “Muaviye’ye Hazret diyemiyorum” derken, öbür taraftan cami ve cemevi bir arada olamaz, diye yazılar yazdı…

    Bu haksızlık ve zulmü  sadece şu işaret ve imâ ettiklerim değil, imkânı her eline geçiren desem pek mübalâğa etmiş sayılmam… Çünkü 12 Mart 1971’de 163. maddeden içeride iken hapishane müdürü “Sizi Haziran imtihanına göndereceğim; hazırlanın.” demişti. Çünkü biz zaten birkaç senedir, Ramazan aylarında, Buca Cezaevi’ne gidip vaaz ediyor ve terâvih  namazı kıldırıyorduk. Onun için bizi tanıdığından iyilik yapmak istiyordu. Tam o günlerde Burdur’da deprem oldu. Bizim Yüksek İslâm Enstitüsü’nün müdür muavininin akrabalarından birisini Burdur Cezaevi’nden, Buca’ya nakletmişlerdi. Onun ziyaretine gelmiş, müdür bey de iyilik olsun diye “Sizin öğrencileri, haziran imtihanına göndereceğim, çocuklar mağdur olmasın.” diyor. Müdür yardımcımız “Ne yapıyorsunuz? Onlar bu ülke için çok tehlikeli… Sakın böyle bir şey yapmayın!..” diyor. Yani hapse düşmüş talebelerine bir tekmeyi de o vuruyordu. Bunu nereden biliyoruz? Çünkü, bize aynen bunları müdür bey aktardı, ayrıca “Siz çok tehlikeliymişsiniz bu ülke için…” dedi. Evet tekmesini yemediğimiz kalmadı. Ama biz, onlara yine de hep saygıda kusur etmemeye çalıştık…

    Halbuki, bu ülkede eğer canlı bir hayat kalmışsa, bu sadece Bediüzzaman Hazretleri’nin dik duruşundandır. Menemen ve benzeri olaylarla pirler, manevî önderler zehirlenip asıldığı için herkesin sindirildiği o dönemde yiğitçe dimdik duran Bediüzzaman Hazretleri’ydi. Bu ülkeye ve insanlığa, yazdığı eserlerle yaptığı büyük hizmetlerin hiçbiri olmasa idi bile, o muhteşem dik duruşu yeterdi. Eğer Bediüzzaman Hazretleri’nin o cesaret verici duruşu olmasaydı ve o aşılmış olsaydı şimdi, ne Kur’an kursu, ne imam-hatip, ne de Diyanet, hiçbir şey kalmazdı… O, aşılmadığı için, her şeyi kontrolünde tutmak isteyenler diğerlerine izin verdiler. İzin verirken de sadece bizlere dikkat edilmesini istediler. Onun için biz hep fişlendik ve hep önümüz kesildi. Ama Cenab-ı Hak başka kapılar açtı. Hizmet zeminleri hazırladı. Bugünlere geldik. Evet bizler sıradan insanlarız gerçekten ama her zaman İlahî himayeyi hissettik, elhamdülillah hissediyoruz.




***



Hayrettin Hoca, rüşvete fetva vermiş oldu mu?

http://www.zaman.com.tr/mumtazer-turkone/hayrettin-hoca-rusvete-fetva-vermis-oldu-mu_2193653.html

Mesele gerçekten mühim; öyle ki bugün Türkiye’nin içinden geçtiği krizin tam zembereğinde Hayrettin Karaman Hoca’nın söz konusu fetvası duruyor. Fetva amacından saptırılmış, istismar edilmiş olabilir.


Öyle ise önce Hoca’nın, sonra da fıkıh âlimlerinin bu fetvayı gözden geçirmesi gerekir. Din İşleri Yüksek Kurulu bu kadar mühim bir mevzuya bigane kalmamalı. Hayrettin Karaman’a sorulan sual ve verdiği fetva, 27 Aralık 2013 tarihli Yeni Şafak’ta, kendi köşesinde mevcut. Devletten ihale alanların, gönülsüz bile olsalar hayır kurumlarına -metazoru- bağış yapmalarına hocamız cevaz veriyor. Ben bu fetvanın, yolsuzluğa ve rüşvete kılıf arayanların önüne çok geniş bir meşruiyet alanı açtığını düşünüyorum. İslam hukukçuları şu suallere cevap vermeli: Bir ihalenin veya hakedişin bir hayır kurumuna bağış şartına bağlanması, ödenen parayı rüşvet olmaktan çıkartır mı? Muhtemelen vatandaşlar da cevaba bağlı olarak şu soruyu soracaktır: Devlete mahsus yetkiler (ihale verme gibi) kullanılarak temin edilen bağışlarla (veya rüşvetle) inşa edilen camilerde namaz kılınır mı, eğitim kurumlarında din öğrenilir mi? Kolayca çözülecek gibi görünen bir sorun; ama mesele maalesef bu kadar basit değil. Hayrettin Hoca’nın açtığı kapıdan girince karşımıza devletin ekonomik iktidarının hüküm sürdüğü çok geniş bir alan çıkıyor. Fıkıh âlimi bu alanı tanımadan muhakeme ve mukayese yürütmemeli.

Kamu gücünü istismar ederek çıkar sağlamak sadece rüşvetten ibaret değil. İltimas, irtikap, zimmet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, güveni kötüye kullanma, dolanlı iflas, resmî ihale ve alımlara fesat karıştırma, vergi kaçakçılığı, hayalî ihracat, gümrük kaçakçılığı gibi suçlar, tıpkı rüşvet gibi devlete ait bir yetkiyi suistimal ederek işlenebilir. Amacınız hayır işlemek olunca, suçun niteliği değişir mi? Doğrudan devlet rantının ülke ekonomisinin hemen hemen yarısını kaplayan geniş alanına adım atmış oluyoruz. Devlet rant yaratıyor ve birileri siyaset üzerinden bu ranta kestirme yollar arıyor. Hoca’nın fetvası tam burada her kapıyı açan bir maymuncuğa dönüşüyor. Devlet rantından bağış yapılabilir mi?

Devlet dört aracı kullanarak, egemenlik hakkı gereği rakipsiz bir ekonomik güç kullanır: Para basmak, vergi toplamak, hizmet ve mal alıp satmak, kamuya ait (madenler, su kaynakları gibi)  kaynakları tasarruf etmek. Kocaman finans sektörü, devletin mübadele aracı olarak para basma ayrıcalığı üzerinden işlemektedir. Siyasetin birçok kişi için asıl cazip tarafı, devletin bu ekonomik gücünü kontrol etmek ve böylece özel çıkarlar sağlamaktır. Devlet iktidarını kullanarak, devlet marifetiyle oluşan bir ekonomik değer üzerinden para kazanma çabasına  “rant kollama” adı verilir. Cep telefonu ve elektrik üretim lisanslarından, barajlarda toplanan suyun bize satılmasına kadar çok geniş bir alandır bu. “Rant kollama”nın aşamaları vardır. Ruhsatlar, izinler, teşvikler, gümrük kotaları ile devlet doğrudan bir ekonomik değer yaratır. Yaratılan bu değerler sonra birilerinin cebine gider. Adil ve eşit rekabet yok ise, iktidara yakın olanlar büyük gelirler elde ederler. Birileri düzenli olarak siyasî ilişkiler üzerinden bu rantları ele geçirir. Siyasetçi bu gücü yozlaştırarak, iktidarını perçinleme yolları bulabilir. Üçüncü köprü ve havaalanı ihalesi ile, şayet savcılık bir türlü soruşturmadığı Sabah-ATV satışı arasında bir ilişki kurmuşsa, karşımızda büyük çaplı ve organize bir “rant kollama” ve siyasetin finansmanı sorunu çıkmaktadır.

Doğru olan, kamunun yarattığı rantı vergilendirip hazineye dahil etmek veya eşit rekabet koşulları ile ekonomiye kazandırmaktır. Erdoğan Bayraktar istifa açıklamasında “kent rantı” için neden kanun çıkmadığını sorgularken, bu “kayıp vergi”ye işaret etmişti. Kısaca bağış için her türlü devlet rantından alınan para, milletin cebine girmesi gereken bir paradır. İhaleyi alan müteahhit de zaten bu bağışı maliyetine eklemektedir. Ucu Beytülmal’e dokunduğuna göre bağış parası “rüşvet” faslına girmektedir.

****



İftira etmek ve yalan söylemek ahlaksızlıktır
Bir köşe yazarı şöyle bir twit atmış (25 Ocak 2014):
'Hayrettin Karaman'a soru: Rüşvet için, Yazıcıoğlu'nun öldürülmesi için fetva verdin, tamam. Yalan söylemek için fetva verdin mi bi anlatsan?'
Peki anlatayım:
Yukarıdaki iki konuda fetva vermediğimi üç kere köşemde yazdım, bir yazımı -yanlış anlama değil- saptıranlara cevap verdim, ayrıca savcıya da ifade verdim. Buna rağmen hala o sakızı (veya başka bir şeyi, mesela leşi) çiğneyen kimse kötü niyetlidir.
'Yalan söylemeye fetva verdin mi?' sorusu da hakarettir.
Şimdi bu yalancı, dolayısıyla fasık, dolayısıyla ahlaksız adam için bir fetva örneği yazayım:
'Filan kişi, bir hocaya iftira etse, bazı konularda fetva vermediği halde 'fetva verdin' dese, bir de yalan söylemek için fetva istese bu kişinin sıfatı ne olur ve ona ne yapmak gerekir?'
El-Cevab:
Yalan söyleyen, iftira ve hakaret eden kimseye İslami kaynaklarda fasık denir, fasık ahlaksızdır, ahlaksız de şerefsizdir. Bu kişinin şahitliği kabul edilmez, sözüne inanılmaz, kamu görevinde istihdam edilmez, devletin uygun gördüğü şekilde cezalandırılır.
Merhum Yazıcıoğlu'nu hem tanır, hem de severdim. Onun öldürülmesine bir hocayı bırak, vicdanı olan hiçbir kimse fetva ve cevaz veremez. Pire için yorgan yakanları uyarmak için 'Bakın Yazıcıoğlu bir siyasetçi olduğu halde siyasi menfaatini, kamu yararına feda ederdi' diye onu fazilete örnek verdim. Benim dediğimi, maksadımı en güzel, Büyük Birlik Partisi'nin eski Genel Başkanı Yalçın Topçu Bey ifade etmiş:
'Muhsin Başkan, namlu uzatana da, başka türlü kumpas kurana da asla onay vermezdi, her zaman milli iradenin yanında yer alırdı. Hükümete 'Önce bu yolsuzluk meselesinin üstüne git. İddia gerçek ise de iftira ise de ortaya çıkar, gereğini yap. Hesap başka ise bu hesabı yapanlara karşı canımla yanındayım' derdi. Sayın Başbakan, geçmişte benzer olaylarda Muhsin Başkan'ın tavrına en yakın şahittir. Aralarındaki hukuktan ötürü birçok kumpasın çözümünde rahmetli Başkan'ın katkıları olmuştur. Hiçbir vesayeti kabul etmezdi, ömrü çeşitli vesayetlerle mücadeleyle geçti zaten.'
Böyle bir insanın ölmesi değil, yaşaması ülkenin bekası için gereklidir; ona kıyanların Allah cezasını versin, dünyada ve ukbâda rezil, rüsvay ve perişan olsunlar!
Bay iftiracıya ve benzerlerine gelince onlar, zaten şimdiden rezil oldular.


***


Ne fetva ne hakaret
'Yalan söyleyen, iftira ve hakaret eden kimseye İslami kaynaklarda fâsık denir, fâsık ahlaksızdır, ahlaksız da şerefsizdir. Bu kişinin şahitliği kabul edilmez, sözüne inanılmaz, kamu görevinde istihdam edilmez, devletin uygun gördüğü şekilde cezalandırılır.'
Bu ifade için bilmeden konuşup yazan birisi şu değerlendirmeleri yapmış: Küfür ve ölüm fetvası.
Allah aşkına, yukarıdaki ifadenin hakaret manasında küfür ve birinin ölümüne fetva ile ne alakası var!
Bana yöneltilen 'Yalana fetva veriyor musun' sorusuna yukarıdaki cevabı yazmıştım; bu cevap bir fetva değil, İslâmî-ahlâkî bir hükmün, bir kuralın açıklamasıdır.
İslam'ı bilenler bu hükmü tartışmazlar; çünkü üzerinde icma (ittifak) vardır.
Hakaret ve ölüm fetvasına gelelim:
Ben bir şahsa 'fasık, ahlaksız, şerefsiz' deseydim bu 'küfür' olurdu. Bir şahıs, bir isim sözkonusu olmadan 'şunu diyen, şöyle yapan böyle olur' demek
ne hakarettir, ne de küfürdür; dediğim gibi, ittifaklı bir İslamî kuralın açıklanmasıdır.
Bunu bir kimse üzerine alırsa 'yaptığı ve söylediği' bu çerçeveye uyduğu için üzerine almış olur ki, bu onun meselesidir.
'Yalan söyleyeni, iftira edeni, insanların itibarları ile oynayanı devlet uygun şekilde cezalandırır' sözünden, 'Benim ölümüme fetva vermiş' sonucunu çıkaran, meşhur 'ördek Hasan' misalinin güncel temsilcisi olur. Herhalde duymuşsunuzdur: Adam kendisine 'ördek' denmesine öfkelenirmiş, arkadaşı 'Bugün hava bulutlu' deyince 'Sen bana ördek dedin' diye kükremiş, arkadaşı 'Nasıl olur?' deyince de şu mantık(!) zincirini kurmuş: 'Hava bulutlanınca yağmur yağar, yağmurdan göl olur, gölde ördekler yüzer, san bana ördek dedin!..'
Bir kere ben devletin uygun ceza vermesinden söz ediyorum. Devletin ceza vermesi fetva ile değil 'kazâ', yani yargılama sonucu verilen hüküm ile olur. İslam hukukunda 'yalan söyleyene, hakaret ve iftira edene ölüm cezası' yoktur; tazir cinsinden hafif cezalar olabilir. Telaşa kapılıp sapla samanı birbirine karıştırmanın ne âlemi var!
Bazı devlet adamları için 'Bunlar da yalan söylüyorlar, o halde…' diye bir karşılaştırma da yapılmış.
Yalan ile hilaf-ı hakikati birbirine karıştırmamak gerekir. Yalan 'bilerek gerçek dışı konuşmak'tır. 'Hilaf-ı hakikat' ise yalan olabileceği gibi, doğru sanılarak gerçek dışı ifade manasına da gelir.
Devlet, millet adamı, kim olursa olsun, yalan söylerse İslam'a göre bunun karşılığını açıkladım, 'doğru sanarak gerçeğe aykırı söz söylemiş olursa' ona düşen, gerçeği öğrendiği zaman onu açıklamaktır.

***

Yolsuzluk üzerine
Kesilen birkaç ağacı bahane edip hükümeti ihtilal ile düşürmeye kalkışanların derdi nasıl 'ağaç' değilse, günlerden beri yolsuzluğu bahane ederek başta Sayın Başbakan olmak üzere Ak Parti iktidarını yıpratmaya çalışanların da dertlerinin yolsuzluk olmadığı anlaşılıyor. Eğer böyle olsaydı şüpheliler gözaltına alınmış ve tutuklanmış, yakınları bakan oldukları halde istifa etmişler ve iş yargıya intikal etmişti, hükümetin de bunların üstünü örtmek için bir şey yaptığı yoktu, Başbakan ve diğer yetkililer 'Oğlumuz olsa müsamaha etmeyiz, gereken yapılır ve yapılmalıdır' demişlerdi; bütün bunlardan sonra bu sakız çiğnenip durmazdı.
Yolsuzluğun üzerine gitmenin şekli ve hukuk dışılığı ise ayrı bir mesele idi ve bu yazıda benim konum olmadığı için bunları geçiyorum.
Ağaç ve yolsuzluk nasıl iktidarı yıpratmak, hatta düşürmek için 'birer bahane' ise, benim, aşağıda vereceğim bir yazım da beni yıpratmak ve itibarsızlaştırmak için bahane kılındı ve buna devam edenler var.
Bakın ben o yazımda ne demişim:
'Bana… birçok kişi, 'Devletten veya belediyelerden haklı ve meşru olarak ihale alıp istifade ve kâr eden kimseleri, yardımda bulunsunlar diye hayır kurumlarına yönlendirsek bunda bir sakınca var mıdır' diye sordular.
Buna verdiğim cevap şudur:
Hayır işlesin diye teşvik ve sevkettiğiniz kimseler Müslüman iseler ve siz istemeseniz bu yardımı yapmayacak idiyseler ve/veya bir daha iş ve ihale alamam diye bu yardımı yaparlarsa bundan ecir (sevap) alamazlar. Ama kayıtlı ve şeffaf olmaları şartıyla hayır kurumları bundan istifade edebilirler; çünkü onların bir zorlamaları ve baskıları söz konusu değildir, verenin de baskı altında verdiği bilgisine sahip değillerdir…'
'Bir yerlere yardım edecek diye bir kimseye 'layık, ehil, en iyisi, en hesaplısı, kamu için en yararlısı olmadığı halde' ihale verilirse yapılan ihanet olur ve elbette caiz olmaz'
Bu cevabı insaf ve iyi niyetle okuyan bir kimsenin bundan 'yolsuzluğa fetva verildiği' hükmünü çıkarması mümkün müdür?
Bu sorunun cevabını okuyanların akıl ve vicdanlarına bırakıyorum.
Talebim ise şudur: Dini bir konudan söz ederken kullanılan kelimelerin, konulan kayıtların ve şartları -virgülüne kadar- önemi vardır. Sözün bütünü değil de içinden bir parçası alınır ve nakledilirse mana bozulur ve yanlış anlama ihtimali artar. Bu sebeple yukarıdaki sözümü nakledenlerin olduğu gibi aktarmalarını isterim.
Evet, iş olmuş bitmiş, işi alan kâr etmiş, işi veren de ona -şahsi menfaati ile hiçbir ilgisi bulunmayan- bir vakfın, derneğin, hayır kurumunun adını vererek oraya yardımda bulunmasını rica etmiş, o şahıs da ya Allah rızası için veya ileride yine iş alma niyetiyle (bunu bilmemiz mümkün değildir) istenen yardımı yapmış. Ricada bulunanın, o kişi layık olmadığı halde ona tekrar -bu yardım sebebiyle- iş verme niyeti de yok.
Ben tekrar ediyor ve diyorum ki:
Bu yardım rüşvet tarif ve hükmüne girmez.
Bunun yolsuzlukla da bir ilgisi yoktur.
Din, ahlak, sosyal adalet, yoksullukla mücadele gibi alanlarda hizmet veren kurumlara ve kuruluşlara -bunların hizmetlerinden rahatsız olanlara rağmen- yardımlar devam etmelidir.

***

Bir daha yazayım

Çok şükür ki, başımı önüme eğdirecek sabıkalarım yok; bu yüzden birkaç konuyu temcid pilavı gibi ısıtıp ısıtıp insanların önüne koyuyorlar; onlar da asılsız veya aslından saptırılmış oluyor. Son günlerde yine bunlara sarılanlar var; bu yüzden bir daha yazayım:
Ben hiçbir konuşmamda ve yazımda 'Yahudiler cennete girer' demedim. Benim bilgim ve inancım şudur: Bugün bildiğimiz Yahudilik ve Hristiyanlık, zamanında peygamberlerinin tebliğ ettikleri sahih dinler olmaktan çıkmış, mensupları eliyle bozulmuştur. Bugün resmi Yahudilik ve Hristiyanlığı benimseyenler, Peygamberimiz'i (s.a.) bildikleri halde ona iman etmezlerse cennete giremezler.



Rüşvet, yolsuzluk, irtikab, insan kayırma, otoritenin yetkisini menfaati için kötüye kullanması... dine ve ahlaka aykırıdır.
'İhale almış, para kazanmış bir kimseyi, iş olup bittikten sonra bir yetkili, bir hayır kurumuna yardıma davet ederse ve o da yardım ederse bu rüşvet olmaz' dedim, yine diyorum.
Bu kişi, 'Ben istediğiniz yardımı yaptım, bundan sonra da beni kayırın' derse, yetkili de kayırırsa bu da meşru olmaz.
'Gerektiğinde kamunun menfaati, devletin bekası için özel, şahsî, cüz'î menfaatler feda edilmelidir' dedim, yine diyorum. Ama bundan maksadım 'açık veya gizli devlet, kamu yararı için insan öldürebilir' hükmü asla olamaz. Hukuk devletinde ceza ancak suçluya verilir, bunun için de adil yargılama sonunda hüküm şartı vardır.



Vaktiyle Mushaf yapraklarını mızrakların ucuna takarak 'Kur'an hakem olsun' diyenlerin, Hz. Osman şehid edilirken eşinin kesilen parmaklarını camide teşhir ederek halkı kışkırtanların yaptıkları gibi değerleri, kutsalları, hassasiyet noktalarını kullanarak, istismar ederek meşru olmayan maksatlara ulaşmayı hedeflemek dine ve ahlaka aykırıdır.
İnsanların günah, suç ve kusurlarını dosyalayıp bekletmek, zamanı gelince bunları şantaj veya yıpratma aracı olarak kullanmak dine ve ahlaka aykırıdır.
Pire için yorgan yakmak aklı başında olan bir insanın yapacağı iş değildir... İşte bunları da dedim ve yine diyorum.
Dediklerimin ve yaptıklarımın arkasındayım, ama yalan, dolan, itham, iftira ayıptır, günahtır; dinli dinsiz kim olursa olsun eğer ahlak sahibi ise bunları yapamaz, yapmamalıdır.

_________________


Elif gibi yalnızım,
Ne esrem var, ne ötrem.
Ne beni durduran bir cezmim,
Ne de bana ben katan bir şeddem var.
Ne elimi tutan bir harf,
Ne anlam katan bir harekem...
Kalakaldım sayfalar ortasında.
Bir okuyan bekledim,
Bir hıfzeden belki...
Gölgesini istedim bir dostun med gibi…
Sızım elif sızısı...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://kutluforum.bedavaforum.biz
@bdulKadir
Adminstratör
avatar

Mesaj Sayısı : 6380
Rep Gücü : 10014422
Rep Puanı : 97
Kayıt tarihi : 17/03/09
Yaş : 54
Nerden : İzmir

MesajKonu: Geri: HAYRETTİN KARAMAN TARTIŞMALI FETVALARI-TARTIŞMALAR   Paz Şub. 09, 2014 9:56 am

Rüşvete fetva verilmez
Bir gazeteci bana izafeten şöyle yazmış
'Kur vakfı al rüşveti' . Yani ben vakıflara rüşvet vermenin caiz olduğunu söylemişim.
Halbuki ilgili yazımda rüşveti tarif etmiş, 'alan kamu görevlisi olacak, aldığını kendisi veya yakınları için alacak ki buna rüşvet densin' demiştim. Hayri vakıflar şahıslara hizmet etmez, kamuya hizmet eder, vakfa gelen yardım da kurucu ve yöneticilerin olmaz, vakfın kamu menfaatine yönelik hizmetlereine harcanır.
İslamda rüşvetin haram olduğunu bilmeyen yoktur, benim de rüşvete fetva vermem asla sözkonusu olamaz.
İslami ve hayri hizmetlerin yürümesinden rahatsız olanlar
bu amaçla kurulmuş vakıflara çamur atarak hayra engel olmak istiyorlar,
ama 'Allah'ın yaktığı ışığı söndürmeye kimsenin gücü yetmeyecektir.
Devlet ile belediyelerle işi olan kimseler, İslami hassasiyetleri olan yöneticilerin bilgisi dahilinde vakıflara bağışlarda bulunup sonra 'iş ve ihale almak' gibi hususlarda bundan yararlanma amacı taşıyabilirler. Bu amaç bilinmedikçe yöneticiyi ve vakfı hatalı görmek doğru olmaz. Niyeti bozuk olan kimselerin durumları anlaşılınca hüküm değişir ve artık onlardan bağış kabul etmemek gerekir. Ama yine de yaptıkları yardıma ıstılahi ve fıkhi manada rüşvet denemez.
Servet sahiplerini hayra teşvik etmek ve yönlendirmek de ayıp ve günah değildir, yeter ki bu ilişki kötüye kullanılmasın ve kullanılmaya izin verilmesin.
Bazı gazeteciler maşallah her konuyu biliyorlar, her konuya giriyorlar, bu da yetmiyor insanları itibarsızlaştırmak için iftiralar ediyor, sözü saptırıyor, niyet okuyor, kişiye söylemediğini izafe ediyorlar.
Tekrar edeyim, İslamda rüşvet haramdır, Allahtan korkan ve dini bilen hiçbir kimse rüşvete fetva vermez.
Ayrıca beni itibarsızlaştırmaya da o gazetecinin gücü yetmez, boşuna
kendini itibardan düşürmesin.

http://yenisafak.com.tr/yazarlar/HayrettinKaraman/rusvete-fetva-verilmez/48879

_________________


Elif gibi yalnızım,
Ne esrem var, ne ötrem.
Ne beni durduran bir cezmim,
Ne de bana ben katan bir şeddem var.
Ne elimi tutan bir harf,
Ne anlam katan bir harekem...
Kalakaldım sayfalar ortasında.
Bir okuyan bekledim,
Bir hıfzeden belki...
Gölgesini istedim bir dostun med gibi…
Sızım elif sızısı...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://kutluforum.bedavaforum.biz
@bdulKadir
Adminstratör
avatar

Mesaj Sayısı : 6380
Rep Gücü : 10014422
Rep Puanı : 97
Kayıt tarihi : 17/03/09
Yaş : 54
Nerden : İzmir

MesajKonu: Mümtazer Türköne-HAYRETTİN HOCA   Paz Tem. 06, 2014 2:19 am

Hayrettin Karaman’la hesaplaşmadan, bu hükümetin yanlışlıklarının meşruiyetiyle hesaplaşamayız.Mümtazr Türköne




Karaman’la hesaplaşmadan hükümetle hesaplaşılmaz

*Bu aralar sıklıkla Hayrettin Karaman’ı yazıyorsunuz… Onunla ilgili geliştirdiğiniz ‘parti müftüsü’ kavramını açar mısınız?

Bu hükümetin yaptığı iddia edilen yolsuzluklarda, Hayrettin Karaman’ın iddialarının nirengi noktası olduğunu düşünüyorum. Yolsuzluğu meşrulaştıran fetvalar verdi. Vakıflara devlet ihaleleri üzerinden bağış verilmesi, bir kapıyı araladı. O kapıdan herkes girdi. Hükümet tarafından kullanılan devlet iktidarının, ekonomik iktidarın arkasında Hayrettin Hoca’nın fetvaları var.

*Hayrettin Karaman’ı sanırım tanıyorsunuz. Neden böyle bir yönelişin içine girdi?

1960’lı yıllardan beri, Türkiye’deki İslami hareketlerin yaşadığı tecrübelerin merkezinde yer almış bir isim. Çok ezilmiş. İmam-Hatiplere sahip çıkan, din derslerini genişleten bir hükümete bütün ilmi gücüyle destek verme ihtiyacı hissettiğini ama yanlış yaptığını düşünüyorum. Hayrettin Karaman’la hesaplaşmadan, bu hükümetin yanlışlıklarının meşruiyetiyle hesaplaşamayız. Onunla uğraşmamın sebebi, bu. Kendisini severim. Ama fetvalarını yanlış buluyorum.

İSLAMi HAREKETLER ZÜMRÜD-Ü ANKA KUŞUNA DÖNDÜ

*Türkiye’deki tarikatlar ve cemaatler, neden kendilerini devlete bağlamak isteyecek kadar zayıflar?

Peynir büyük, mesafe kısa. Çok ezilmiş, çok yoksulluk çekmiş İslami camialar, birdenbire, bu hükümetin sunduğu imkânlarla çok büyük bir zenginliğe ve güce kavuştular. Şimdi de zararını görüyorlar. Hayrettin Karaman mantığı bu zararı meşrulaştırdı. Bundan sonra İslami hareketlerin, zümrüd-ü anka kuşu gibi kendi küllerinden doğabilecek kadar uzun bir sürece ihtiyaç duyacaklarını düşünüyorum. Türkiye’nin İslami ve entelektüel birikimi heba edildi.

Röportaj: Fatih Vural/Bugün Gazetesi

----
İŞTE ÜLKEYİ UÇURUMA GÖTÜREN 3 FETVA VE SONUÇLARI

Analiz - 09 Mart 2014 13:38
Hayırsever işadamları nasıl üretildi, ayakkabı kutuları nasıl istiflenebildi; kasetler, kayıtlar nasıl ortaya döküldü... ve Karaman Hoca, Yazıcıoğlu'nu niye andı?..

Zaman'dan Ayhan'ın "Çöküşü hazırlayan 3 fetva, 3 vahim sonuç" başlıklı çarpıcı analizi:

Muazzam bir hırsla yola çıkıyorsunuz. Niyetiniz her siyasi parti gibi iktidara gelmek. Sizin niyetiniz daha ötesi. İktidara gelince bir daha gitmemek. Ne yaparsınız? Bunun için neler lazım? Bir: bol para, iki: siyasi rakipleri her türlü yolla elimine etme. Bu iki şeyi sağlama alırsanız rahatça 2023’ü hatta 2071’i bile görebilirsiniz. Ama size bu yolda her türlü ‘aracı’ mubah kılacak fetvalar lazım. Yoksa beraber yürüdüğünüz kadrolara izah edemezsiniz.

Birinci fetva: Uzun vadeli siyasi projelerinizde, propaganda faaliyetlerinizde ve kamuoyu oluşturmak için medya satın almanızda sıkıntı yaşamamanız lazım. Yani bol paranız olmalı. Bunun için size özel bir para havuzu gerekiyor. Devlet ihalelerinden, belediye projelerinden alınacak komisyonlarla bunu oluşturmayı düşünüyorsunuz. Vakti zamanında bunun fetvası alınmış. Zaman yazarı ve o çevrelerin ‘cemaziyelevvelini’ iyi bilen Ali Bulaç, o günlere şahit olmuş, şöyle diyor: “1996 yılında birer kamu kuruluşu olan belediyelerden ihale alan işadamlarının çeşitli cemaat, vakıf ve derneklere bağış yapıp yapmamaları konusu gündeme gelmişti. Hakim görüşe göre ihale alan bir işadamı, gösterilen bir yere yüzde 10 bağış yapabilir, ‘zor faktörü’ kullanılmayacaksa bunda bir sakınca yok.” Bulaç, bunu kesinlikle onaylamamış, işin nerelere uzanacağını görmüş ama kapıyı birileri açmış.

Hayrettin Karaman Hoca, o dönem için verdiği fetvayı geçenlerde açıkladı: “‘Devletten veya belediyelerden haklı ve meşru olarak ihale alıp istifade ve kâr eden kimseleri, yardımda bulunsunlar diye hayır kurumlarına yönlendirsek bunda bir sakınca var mıdır?’ diye sordular. Buna verdiğim cevap şudur: Hayır işlesin diye teşvik ve sevk ettiğiniz kimseler Müslüman iseler ve siz istemeseniz bu yardımı yapmayacak idiyseler ve/veya bir daha iş ve ihale alamam diye bu yardımı yaparlarsa bundan ecir (sevap) alamazlar.” (27.12.2013/Yeni Şafak) Diyor ama fetvasını veriyor. İğne deliğinden deve geçirmeyi başaracak şark kurnazlığı bu fetvayı maymuncuk gibi kullanıp her işten nemalanma yolunu böylece meşru hale getirmiş.

Fetva her partilinin elinde maymuncuğa dönüşünce ‘metazori bağış’ bir süre sonra ‘hayırsever’ işadamları üretiyor. Bu ‘maymuncuk anahtar’ otoyol yaptığınızda, AVM kondurduğunuzda kolayca dünyevi bir ‘cennet anahtarına’ dönüşüyor. Parti rozeti takan herkes aynı zamanda böyle bir ‘cennet anahtarı’ da edinmiş oluyor. Projelerin kaliteli olması, uygun ham maddeyle yapılması sizi çok ilgilendirmiyor. Alacağınız ‘ulvi amaçlı’ komisyonun miktarı önem kazanıyor. Müteahhidin başı rahat, ‘bağış’ını yapmış, denetlenme korkusu yok. Bu tür işadamı prototipini İranlı işadamı Reza Zarrab oluşturuyor. Gerekli ön bağışlarını periyodik olarak yapmış. Başbakan, ‘hayırseverliğini’ yakinen biliyor, kefil oluyor. Bakanlar bir tehlike anında kendilerini Zarrab’ın önüne atmayı taahhüt ediyor. Bu fetvanın bir de seçilen belediye başkanının orayı fethettiği, dolayısıyla gelirin beşte birine el koyabileceği veya Halife’nin/Emirülmüminin’in mülkün/ülkenin sahibi oluşu ve beşte bir hakkı olması gibi versiyonlarının fiili olarak kullanıldığı biliniyor. Başbakan’ın “Alınan para devletin kasasını soymuyorsa yolsuzluk değildir.” cümlesi, bunun bir nevi kabulü. Sonuç: Fetvayı kapan on binlerce ‘cennet anahtarlı’ partili gönül rahatlığıyla ayakkabı kutularını istifleyebiliyor. Yakınlarına hayırseverlik yapıp villa hediye edebiliyor.

İkinci fetva: Siyasi rakipleriniz var. İyi konuşuyorlar. Hitabetiyle sizi sarsıyor, moralinizi bozuyor. Siz böyle kara kara düşünürken rakibinizin özel hayatında titiz olmadığını öğreniyorsunuz. Diğer rakip partinin durumu daha kötü. Hemen hemen önde gelenlerin hepsi dikkatsiz. Size bağlı her emrinize amade istihbaratçılarınız da varsa ve ufukta bir seçim de görünüyorsa küçük bir el hareketiyle yapılacakları onaylıyorsunuz. Ama ‘titiz!’ olduğunuz için yine bir fetvaya ihtiyacınız var. Onu da ödül verdiğiniz din âliminden almış oluyorsunuz. Fetva şu: “Eğer ayıp ve günahını gizleyerek işleyen bir mümin kamu görevlisi veya kamu görevine talip biri ise bu takdirde ‘halkı onun zararından koruma’ vazifesi, ayıbı örtme vazifesinin önüne geçer ve ilgililere durum açıklanır; yani bu durumda ayıp ve günah gizlenemez... Ama gizlenen kusur ve günah kamuyu ilgilendiriyor ve bilinmemesi kamuya zarar veriyorsa devreye ‘zaruret’ girer ve zaruri olarak tespit ve gerektiği kadar teşhir edilir. (12.05.2011/Yeni Şafak/Hayrettin Karaman) Bu da tamam olunca geriye taşeron birilerini bulmak, yayınlatmak kalıyor. Muhal farzla ifade edeceğimiz varsayım ve isnadı aklımıza getiren kişi CHP lideri. Kılıçdaroğlu, bu olaylardan Erdoğan’ı sorumlu tutuyor: “Şaibeli bir kişidir. Onun bilgisi dahilinde gerçekleşen bir olaydır. Bu kadar net söylüyorum. Kendisi talimat verdi.” diyerek, olayın failinden emin olduğunu açıkladı. Başbakan, seçimler öncesi ortaya çıkan bu rezaletleri meydanlarda “Bu özel değil, bu genel genel…” diyerek siyaseten istismar etmişti. ******, özel hayatına ait ortaya çıkan bu skandalla istifa etmiş, Başbakan zorlu bir rakibini diskalifiye etmiş, konuyu meydanlarda seçim malzemesi yapmıştı. Olayın failleri tabii ki aranıp bulunamadı. Kılıçdaroğlu, net olduğunu ifade ettiği delillerini henüz açıklamadı. Meydan, delilsiz iftira atmayı bir itiyad haline getiren Erdoğan’a kaldı. Bugünlerde diğer her skandalda olduğu gibi yapılan bu fecaati cemaate mal ediyor. Sonuç öncelikler ve AK Parti trolleri kaynaklı çakma Numan Kurtulmuş vakası.

Üçüncü fetva: Eğer uzun vadeli olarak rakipsiz ve alternatifsiz olmak istiyorsanız aynı cephede bulunduğunuz refiklerinizi yanınıza çekmelisiniz. Numan Kurtulmuş veya Süleyman Soylu gibi isimler yarın bir gün alternatif olacaksa siz onları bir şekilde ikna edip yanınıza çekerseniz akıllılık etmiş oluyorsunuz. Peki ikna olmayan olursa ne olacak? Bu sorunun cevabını bilmiyoruz. Sadece ‘Acaba o da mı?’ diyerek bir soruyu seslendirebiliriz. Geçenlerde Karaman Hoca, yazısının son paragrafında ilginç bir ipucu verdi. “Kamuya (ve bu arada ümmete) ait zararı önlemek için bir şahıs, bölge veya gruba ait zarar göze alınır, sineye çekilir. Siyasette olan selim akıl ve kalb sahiplerine de bu kuralı hatırlatıyor ve örnek olarak merhum şehid Muhsin Yazıcıoğlu’nu dua ile anıyorum.” (Yeni Şafak/19.12.2013) Normalde böyle bir yazıda siyak sibak bütünlüğü içinde bu son cümleye ihtiyaç yok. Hoca bunu niye kullandı? Merhum Yazıcıoğlu’nun vefat tarihi değil, doğum tarihi de değil. Peki Hayrettin Hoca bu cümleyi niye kullandı? ‘Fail, olay mahalline mutlaka geri döner.’ gibi bir şey miydi bilmiyoruz? Acaba yazısında ifade ettiği argümanlar AK Parti alternatiflerini elimine etmek, ‘etkisiz hale getirmek’ fetvasını içeriyor olabilir mi? “Devlet geleneğimizin kendini korumak için geliştirdiği reflekslerin bir kısmı epeyce ürpertici, benden hatırlatması” diyebilen bir şahıs Başbakanlık müşavirliği yapıyorsa bazı kuşkular haklılık kazanmaz mı? AK Partililerden bu tezi destekleyici başka sözler de geldi ama işin gerçeğini Allah bilir.

Müslüman ahlak ve dürüstlüğü derin bir yara aldı. Bediüzzaman Hazretleri alelusul içtihatların akıbetini anlatan sözlerini neo-müçtehidler de okumalı: “Nasıl ki, kış mevsiminde, fırtınaların şiddetli olduğu vakitte, bir binadaki küçük delikler dahi kapatılır, yeni kapılar açmak hiçbir şekilde akıl kârı değildir. Hem nasıl ki, büyük bir sel baskınında, tamir için duvarlarda delik açmak boğulmaya sebep olur. Aynen öyle de, haramların işlendiği, yabancı âdetlerin her yeri sardığı, bid’atların çok arttığı ve dinsizlik tahribatının olduğu şu zamanda İslamiyet kalesinde içtihat adıyla yeni kapılar aralamak, o kalenin duvarlarında bozguncuların girmesine sebep olacak delikler açmak İslamiyet’e karşı bir cinayettir.”

Veysel Ayhan/Zaman




------
HAYRETTİN HOCA’NIN FETVALARI KAYNAYAN KAZANA ODUN!

Analiz - 13 Haziran 2014 14:22


"Adam Müslüman, her şeyiyle Müslüman, üstelik iktidar ellerinde. Yaptığı her şeyi haklı kılmak için, siyasetin gerçekleri ile İslâm’ın yüce değerleri arasına Hayrettin Karaman’ı Machiavelli olarak yerleştirmeniz yeterli."

"Dünkü köşesinde “itham ispat değildir” hükmü ile, bir türlü yürümeyen yolsuzluk soruşturmalarından iktidarı aklarken, devletin kahredici gücü ile masum insanlara aylardır olmadık iftiralarda bulunan Başbakan’a aynı ölçüyü uygulamayı aklının köşesinden geçirebildi mi Hayrettin Karaman..."

Mümtazer Türköne/Zaman

Mesele, Hayrettin Hoca’nın Fetvaları Değil

Öyleyse ne? Mesele bu fetvalarda vücut bulan iktidar hesaplarının egemen olduğu, müraî ve ben-merkezli siyaset dünyası.

Bu kazan zaten kaynıyor; Hoca sadece altındaki ateşe odun taşıyor. Bize düşen, bu dünya ile hesaplaşmak ve bu kazanın içinde can çekişen hak ve adaletin peşine düşmek. Yoksa ortada ortak ölçülerimiz kalmayacak. Tıpkı Hoca’nın dünkü köşesinde “itham ispat değildir” hükmü ile, bir türlü yürümeyen yolsuzluk soruşturmalarından iktidarı aklarken, devletin kahredici gücü ile masum insanlara aylardır olmadık iftiralarda bulunan Başbakan’a aynı ölçüyü uygulamayı aklının köşesinden bile geçirmemesi gibi. Hayrettin Hoca için İslâm, ayağı sürçüp topallamaya başladığı an iktidara uzatılacak bir koltuk değneğinden ibaret. Ya mazlumların ahı?

Muhakeme, gündelik telaş içinde başını kaldıracak vakti olmayan siyasetçinin anlayabileceği kadar basit. İslâm, hayatın her alanını, bu arada siyaseti de kapsayan bir teoriye sahip. Bu teorinin özü, niyeti İslâm olan emir sahibine itaat etmekten ibaret. Emir sahibi ise, bir türlü tükenmeyen “zaruret hali” yüzünden bu teoride yer alan kurallarla bağlı değil. Sonuçta ayakta kalan, bir dinden çok her şeyin ve her aracın mübah olduğu sığ bir Makyevelizm. Buyrun, Hoca’nın cümleleri ile takip edin!

“İçinde bulunduğumuz şartlar adım adım İslâm’a giderken bir aracın kullanılmasını zarurî kılarsa, o aracı kullanırız.” Hoca araç diye siyasî partiyi, demokrasiyi kastettiğini söyledikten sonra ekliyor: “Eğer o araç, bizi amacımıza doğru götürüyorsa, kapıların arka arkaya açılmasını sağlıyorsa, mecburiyete binaen onu kullanabiliriz.” Soracağınız “neden?” sorusunun cevabı olarak Hoca her kapıyı açan o sihirli kaideyi ekliyor: “Zaruret, o aracı meşrû kılar.” (“Demokrasi çoğulculuk laiklik ve İslâm”, Yeni Şafak, 25.5.2014) Bu araçların başında gelen “demokratik zihniyet”  ise “beşerin Yaradan’a denkliği, üstünlüğü veya bağımsızlığı”na dayandığı için “İslâm’la bağdaşmaz” bir araç olarak tarif ediliyor. (“İslâm, demokrasi ve Medine Vesikası”, Yeni Şafak, 29.5.2014)  Demek ki, demokrasi “İslâm’a giderken” kullanılacak bir araçtan ibaret. Ancak Machiavelli rolüne soyunan Hoca “amaca giden her araç mübahtır” kavline uyarken, İktidara muhalefet edenleri demokrasi sopası ile hizaya getirmeyi de ihmal etmiyor. Gezi’nin yıldönümündeki protestolara “demokrasi adına” karşı çıkıyor. (“Terör, anarşi ve demokrasi”, Yeni Şafak, 1.6.2014)

Tekrar vurgulamalıyım. Bu dil, retorik ve bu muhakeme tarzı, iktidar rekabetine İslamiyet’ten mesned arayanların ortak paydası. Adam Müslüman, her şeyiyle Müslüman, üstelik iktidar ellerinde. Yaptığı her şeyi haklı kılmak için, siyasetin gerçekleri ile İslâm’ın yüce değerleri arasına Hayrettin Karaman’ı Machiavelli olarak yerleştirmeniz yeterli. Söyledikleri tam da İktidar’ın duymak istediği türden sözler. Üstelik “Bu iktidara cephe almaya Allah ve Resulü’nün razı olacağını sanmıyorum” diye -tövbe haşa- Allah ve Resulü’ne vekâleten İktidar partisine destek olan ve güvenoyu veren bir fıkıh âlimi söylüyor bunları. Eskiden parti mi vardı? Demokrasilerde “parti müftüsü” makamı olmadan bu zorlu müşkülleri nasıl çözeceğiz?

Bu İslâmcı siyasî dili, ne kadar sığ ve mekanik olsa da küçümseyemeyiz. Çünkü bu dil gücünü, Şer’î dayanaklarının sağlamlığından değil işlevinden alıyor. Bu dil bir parti örgütünün iç iletişim dilini oluşturuyor. Ortaya bir “ululemr” çıkartıyor ve “biat” kurumu ile keskin bir hiyerarşinin tepesindeki otorite sayesinde işler hızlı ve verimli yürüyor. Başkaları buna “dikta” adını veriyorlarsa, ne gam! Kanun düzeni ayak bağı olmaktan çıkıyor. Sadece İktidar’ın yolsuzluklarının “neden yolsuzluk olmadığını” bu referans sistemini bilmeyenlere anlatmakta bazı sıkıntılar yaşanıyor. Halbuki öyle basit ki! “Zaruretler var; öyleyse her şey mubah”. Kim diyor? Koskoca Hayrettin Karaman bütün ilmî otoritesini “zaruretlerin her icraatını mubah kıldığı hükümet”in önüne, üzerinde yürüyeceği bir halı gibi serip, harcamıyor mu?

Keşke harcanan sadece bir âlimin izzeti olsa.









RÜŞVETİN FETVASI BÖYLE Mİ VERİLDİ?

Gündem - 16 Şubat 2014 09:29
Başbakan'ın yolsuzluk iddialarına karşı geliştirdiği savunmanın, ünlü ilahiyatçı Hayrettin Karaman'ın fetvasına dayandığı söyleniyor.

Bu yaklaşıma Ali Bulaç ve Mümtazer Türköne itiraz edince muhafazakar çevrelerde yeni bir tartışma başladı.

Türkiye rüşvet ve yolsuzluk operasyonunu konuşurken, arka planda daha derin bir felsefi tartışma yürüyor. Tartışmanın bir yanında İslami kesimin referans aldığı isimlerden ilahiyatçı Hayrettin Karaman var. Diğer yanda yine İslami kesimin güçlü kalemlerinden Ali Bulaç. Uzun süredir İslami kesim arasında konuşulan konu, Bulaç’ın dışındaki bazı kalemlerin de olaya dahil olmasıyla artık geniş kesimler arasında da tartışılmaya başladı. Rüşvet nedir, yolsuzluk nedir? Vakıf ve derneklere işadamlarının yaptığı veya vermeleri istenen para, bağış mı, yolsuzluk mu? Yoksa başka bir şey mi?
Konuya Başbakan Tayyip Erdoğan da dahil olunca olayın taraflarının bakış açılarına ışık tutmak şart oldu.

Önce Başbakan’ın geçen hafta El Cezire Türk’e yaptığı açıklama ile başlayalım: “Yolsuzluk dendiğinde şunu anlarım; devletin kasası soyuluyor mu, soyulmuyor mu? Ayakkabı kutusu içerisinde söylenen olaylar, Halk Bankası’ndan alınan para değildir.” Yani Başbakan’a göre rüşvet bir memur ile sivilin çıkar sağlaması.

‘Tartışma nasıl başladı?’

Radikal'in haberine göre, kulislerde konuşulan bir iddia vardı. Erdoğan’ın henüz belediye başkanı iken Hayrettin Karaman’a başvurduğu ve “Hocam, daha güçlenmemiz, davayı sağlama almamız gerek. İhale verdiğimiz kişilerin kârlarından komisyon alabilir miyiz?” diye bir soru sorduğu, Karaman’ın da ona “Evet” dediği iddia ediliyordu.

İslam hukuku profesörü Karaman, derinlerdeki tartışma büyüyünce konuyu Yeni Şafak’taki köşesine taşıdı. 27 Aralık 2012’deki yazısında Karaman iddiayı gündeme getirdi ve şu açıklamayı yaptı: “Bana o değil ama birçok kişi, ‘Devletten veya belediyelerden haklı ve meşru olarak ihale alıp istifade ve kâr eden kimseleri, yardımda bulunsunlar diye hayır kurumlarına yönlendirsek bunda bir sakınca var mıdır’ diye sordular. Buna verdiğim cevap şudur: Hayır işlesin diye teşvik ve sevkettiğiniz kimseler Müslüman iseler ve siz istemeseniz bu yardımı yapmayacak idiyseler ve/veya bir daha iş ve ihale alamam diye bu yardımı yaparlarsa bundan ecir (sevap) alamazlar. Ama kayıtlı ve şeffaf olmaları şartıyla hayır kurumları bundan istifade edebilirler; çünkü onların bir zorlamaları ve baskıları söz konusu değildir...”

Fetva verdi mi?

Karaman’ın bu yazısıyla derinlerde süren tartışma aleniyet kazanmış oldu. Konuya Zaman gazetesi yazarı Mümtaz’er Türköne merkezinden daldı. Türköne, 16 Ocak’ta ‘Hayrettin Hoca, rüşvete fetva vermiş oldu mu?’ başlıklı yazısında “Mesele gerçekten mühim; öyle ki bugün Türkiye’nin içinden geçtiği krizin tam zembereğinde Hayrettin Karaman Hoca’nın söz konusu fetvası duruyor” dedi ve Karaman’ın fetvasının yolsuzluğa ve rüşvete kılıf arayanların önüne çok geniş bir meşruiyet alanı açtığını savundu. İşte Türköne’nin görüşü: “İslam hukukçuları şu suallere cevap vermeli: Bir ihalenin veya hakedişin bir hayır kurumuna bağış şartına bağlanması, ödenen parayı rüşvet olmaktan çıkartır mı? Muhtemelen vatandaşlar da cevaba bağlı olarak şu soruyu soracaktır: Devlete mahsus yetkiler (ihale verme gibi) kullanılarak temin edilen bağışlarla (veya rüşvetle) inşa edilen camilerde namaz kılınır mı, eğitim kurumlarında din öğrenilir mi? Kolayca çözülecek gibi görünen bir sorun; ama mesele maalesef bu kadar basit değil. Hayrettin Hoca’nın açtığı kapıdan girince karşımıza devletin ekonomik iktidarının hüküm sürdüğü çok geniş bir alan çıkıyor.” Türköne’ye göre Türkiye 17 Aralık’tan bu yana basit bir yolsuzluk sorununu tartışmıyor, fetvalarla meşrulaştırılan devlet rantı ile siyasal İslam’ın iktidar tekeli oluşturmasını sorguluyor.

Türköne, 11 Şubat’ta tartışmayı daha ileri bir boyuta taşıdı: ‘Başbakan yolsuzluk yaptı mı?’ adlı yazısında şu ifadeleri kullandı: “Başbakan’ın beni ‘paralel devletin uşağı’ ilan ettiği konuşmasının bir yerinde kullandığı rüşvet tanımı bunlardan biri: ‘Rüşvet, bir memur ile sivilin iş tutmasıdır’ diyor. Başbakan’ın içinde yer aldığı hiçbir işlem bu tanıma girmediğine göre, ‘Başbakan yolsuzluk yapmadı’ dememiz gerekecek. Ancak öncelikle kamu erkini kullanarak yapılan yolsuzlukların rüşvetten ibaret olmadığını hatırlatalım. Para mukabili yapılan kanunsuz işe rüşvet diyoruz.”

Fetva vermedim

Tartışmalar süregidince Hayrettin Karaman, 9 Şubat’ta bu kez şunları yazdı: “Evet, iş olmuş bitmiş, işi alan kâr etmiş, işi veren de ona -şahsi menfaati ile hiçbir ilgisi bulunmayan- bir vakfın, derneğin, hayır kurumunun adını vererek oraya yardımda bulunmasını rica etmiş, o şahıs da ya Allah rızası için veya ileride yine iş alma niyetiyle istenen yardımı yapmış. Ricada bulunanın, o kişi layık olmadığı halde ona tekrar -bu yardım sebebiyle- iş verme niyeti de yok. Ben tekrar ediyor ve diyorum ki: Bu yardım rüşvet tarif ve hükmüne girmez. Bunun yolsuzlukla da bir ilgisi yoktur.”

İlahiyatçılar ne diyor?

‘Menfaat ilişkisi olmamalı’

Prof. Dr. Davut Yaylalı: İşi alan kişi kendi gönlünden geçerek bir yere bağış yapabilir. Ancak bağış için fikrini belirten kişinin kesinlikle bağış yapılacak vakıfla bağlantısı olmamalı. Bu durumda bağış rüşvet ve yolsuzluk olmaz. İhaleyi veren kişi ihaleyi verme şartı olarak bağış istiyorsa o zaman yolsuzluk ve rüşvet vardır. Bu, dinen haramdır. Örneğin Hz. Muhammed döneminde zekât toplama memurlarından biri paranın bir kısmını kenara ayırıyor. Peygamberimiz memura soruyor: ‘Bu ayırdığın para nedir?’ Memur ‘Bu parayı zekattan ayrı olarak bana verdiler’ cevabını veriyor. Bunun üzerine Hz. Muhammed, ‘Sen kendi evinde otursaydın bu adamlar bu parayı sana verirler miydi?’ diye sorunca memur, ‘Hayır’ cevabını veriyor. Bunun üzerine Hz. Muhammed, ‘Ayırdığın parayı da devletin zekâtına ayır. Çünkü bu para da devletin malıdır’ diyor.

‘Olayın adı yolsuzluktur’

Prof. Dr. Beyza Bilgin: İhale bir iş anlaşmasıdır. İşverenin yaptırmak istediği iş karşılığı müteahhidin bir fiyat teklif etmesi ve bu fiyatta mutabık kalmaları ile gerçekleşir. Müteahhit yapacağı iş karşılığı gereken malzemeyi, işçiliği hesaplar, beklediği kârını ekler, fiyatını oluşturur. Eğer ihale karşılığında bir bağış söz konusu olursa müteahhit bunu da fiyatına ekleyecektir. Yani bağış işverenden, yani belediyelerden çıkacaktır. Halkın parasını tasarrufta belediyeler böyle bir yetkiye sahip değillerdir. Para ister birisinin cebine ister bir vakfa gitsin, olayın adı yolsuzluktur.





RÜŞVET KRİZİNİN MERKEZİ KARAMAN'IN FETVASI MI?

Analiz - 16 Ocak 2014 11:54
"Hayrettin Hoca’nın açtığı kapıdan girince karşımıza devletin ekonomik iktidarının hüküm sürdüğü çok geniş bir alan çıkıyor."

Büyük rüşvet, kara para aklama ve yolsuzluk operasyonu ile 100 milyar dolarlık yolsuzluk ve kara para soruşturmasının ardından Hükümet'in Emniyet'teki tasfiyeler ve yargıya müdahale eylemleriyle ülkede oluşan krizin temelinde Hayrettin Karaman'ın fetvasının olabileceğini yazan Zaman'dan Mümtaz'er Türköne, "Fetva amacından saptırılmış, istismar edilmiş olabilir." dedi.

İlgili fetvayı, "Devletten ihale alanların, gönülsüz bile olsalar hayır kurumlarına -metazoru- bağış yapmalarına hocamız cevaz veriyor." ifadeleriyle aktaran Türköne, Karaman'ın fetvasının nasıl her kapıyı açan bir maymuncuğa dönüştüğünü çarpıcı bilgiler paylaşarak açıkladı.

İşte, Türköne'nin o analizi:

Hayrettin Hoca, rüşvete fetva vermiş oldu mu?

Mesele gerçekten mühim; öyle ki bugün Türkiye’nin içinden geçtiği krizin tam zembereğinde Hayrettin Karaman Hoca’nın söz konusu fetvası duruyor. Fetva amacından saptırılmış, istismar edilmiş olabilir.

Öyle ise önce Hoca’nın, sonra da fıkıh âlimlerinin bu fetvayı gözden geçirmesi gerekir. Din İşleri Yüksek Kurulu bu kadar mühim bir mevzuya bigane kalmamalı. Hayrettin Karaman’a sorulan sual ve verdiği fetva, 27 Aralık 2013 tarihli Yeni Şafak’ta, kendi köşesinde mevcut. Devletten ihale alanların, gönülsüz bile olsalar hayır kurumlarına -metazoru- bağış yapmalarına hocamız cevaz veriyor. Ben bu fetvanın, yolsuzluğa ve rüşvete kılıf arayanların önüne çok geniş bir meşruiyet alanı açtığını düşünüyorum.

İslam hukukçuları şu suallere cevap vermeli: Bir ihalenin veya hakedişin bir hayır kurumuna bağış şartına bağlanması, ödenen parayı rüşvet olmaktan çıkartır mı? 

Muhtemelen vatandaşlar da cevaba bağlı olarak şu soruyu soracaktır: Devlete mahsus yetkiler (ihale verme gibi) kullanılarak temin edilen bağışlarla (veya rüşvetle) inşa edilen camilerde namaz kılınır mı, eğitim kurumlarında din öğrenilir mi?

Kolayca çözülecek gibi görünen bir sorun; ama mesele maalesef bu kadar basit değil. Hayrettin Hoca’nın açtığı kapıdan girince karşımıza devletin ekonomik iktidarının hüküm sürdüğü çok geniş bir alan çıkıyor. Fıkıh âlimi bu alanı tanımadan muhakeme ve mukayese yürütmemeli.

Kamu gücünü istismar ederek çıkar sağlamak sadece rüşvetten ibaret değil. İltimas, irtikap, zimmet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, güveni kötüye kullanma, dolanlı iflas, resmî ihale ve alımlara fesat karıştırma, vergi kaçakçılığı, hayalî ihracat, gümrük kaçakçılığı gibi suçlar, tıpkı rüşvet gibi devlete ait bir yetkiyi suistimal ederek işlenebilir. Amacınız hayır işlemek olunca, suçun niteliği değişir mi? Doğrudan devlet rantının ülke ekonomisinin hemen hemen yarısını kaplayan geniş alanına adım atmış oluyoruz. Devlet rant yaratıyor ve birileri siyaset üzerinden bu ranta kestirme yollar arıyor. Hoca’nın fetvası tam burada her kapıyı açan bir maymuncuğa dönüşüyor. Devlet rantından bağış yapılabilir mi?

Devlet dört aracı kullanarak, egemenlik hakkı gereği rakipsiz bir ekonomik güç kullanır: Para basmak, vergi toplamak, hizmet ve mal alıp satmak, kamuya ait (madenler, su kaynakları gibi)  kaynakları tasarruf etmek. Kocaman finans sektörü, devletin mübadele aracı olarak para basma ayrıcalığı üzerinden işlemektedir. Siyasetin birçok kişi için asıl cazip tarafı, devletin bu ekonomik gücünü kontrol etmek ve böylece özel çıkarlar sağlamaktır. Devlet iktidarını kullanarak, devlet marifetiyle oluşan bir ekonomik değer üzerinden para kazanma çabasına  “rant kollama” adı verilir. Cep telefonu ve elektrik üretim lisanslarından, barajlarda toplanan suyun bize satılmasına kadar çok geniş bir alandır bu. “Rant kollama”nın aşamaları vardır. Ruhsatlar, izinler, teşvikler, gümrük kotaları ile devlet doğrudan bir ekonomik değer yaratır. Yaratılan bu değerler sonra birilerinin cebine gider. Adil ve eşit rekabet yok ise, iktidara yakın olanlar büyük gelirler elde ederler. Birileri düzenli olarak siyasî ilişkiler üzerinden bu rantları ele geçirir. Siyasetçi bu gücü yozlaştırarak, iktidarını perçinleme yolları bulabilir. Üçüncü köprü ve havaalanı ihalesi ile, şayet savcılık bir türlü soruşturmadığı Sabah-ATV satışı arasında bir ilişki kurmuşsa, karşımızda büyük çaplı ve organize bir “rant kollama” ve siyasetin finansmanı sorunu çıkmaktadır.

Doğru olan, kamunun yarattığı rantı vergilendirip hazineye dahil etmek veya eşit rekabet koşulları ile ekonomiye kazandırmaktır. Erdoğan Bayraktar istifa açıklamasında “kent rantı” için neden kanun çıkmadığını sorgularken, bu “kayıp vergi”ye işaret etmişti. Kısaca bağış için her türlü devlet rantından alınan para, milletin cebine girmesi gereken bir paradır. İhaleyi alan müteahhit de zaten bu bağışı maliyetine eklemektedir. Ucu Beytülmal’e dokunduğuna göre bağış parası “rüşvet” faslına girmektedir.

_________________


Elif gibi yalnızım,
Ne esrem var, ne ötrem.
Ne beni durduran bir cezmim,
Ne de bana ben katan bir şeddem var.
Ne elimi tutan bir harf,
Ne anlam katan bir harekem...
Kalakaldım sayfalar ortasında.
Bir okuyan bekledim,
Bir hıfzeden belki...
Gölgesini istedim bir dostun med gibi…
Sızım elif sızısı...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://kutluforum.bedavaforum.biz
Sponsored content




MesajKonu: Geri: HAYRETTİN KARAMAN TARTIŞMALI FETVALARI-TARTIŞMALAR   

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
HAYRETTİN KARAMAN TARTIŞMALI FETVALARI-TARTIŞMALAR
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
KUTLU FORUM :: İslami ilimler ve dini kültür :: DİNİ KONULAR -İLAHİYAT-
Buraya geçin: