KUTLU FORUM

Bilgi ve Paylaşım Platformuna Hoş Geldiniz
 
AnasayfaKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 İKİ MEVLÂNÂ’NIN HİKÂYESİ -Mevlana Halid ve İmamı Rabbaniye ihanet edenler

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
@bdulKadir
Adminstratör
avatar

Mesaj Sayısı : 6380
Rep Gücü : 10014422
Rep Puanı : 97
Kayıt tarihi : 17/03/09
Yaş : 54
Nerden : İzmir

MesajKonu: İKİ MEVLÂNÂ’NIN HİKÂYESİ -Mevlana Halid ve İmamı Rabbaniye ihanet edenler   Cuma Şub. 28, 2014 3:19 am

İki Mevlânâ... Biri, Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî. 13. yüzyıldaki fetret döneminde zuhur etti; insanları sevgiye, umuda, diyaloğa davet etti. Casuslukla, dini tahrif etmekle vs. suçlandı. Diğeri, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî. Osmanlı’nın yıkılış dönemine (19. asır) denk geldi, bozguna karşı ıslah hareketine öncülük etti. Ona da “devleti ele geçirme”, “isyan çıkarma” gibi yakışıksız suçlamalar yapıldı. Şimdi her iki Mevlânâ da rahmetle, saygıyla, sevgiyle yâd ediliyor. Ya onlar hakkında her türlü yalan, iftira ve karalama yapanlar!


MEVLÂNÂ CELÂLEDDİN-İ RÛMÎ:

Hoşgörüsü, sevgisi ve kucaklayıcı tavrıyla çağları aşan Mevlânâ’ya neler denmedi neler? Ajan dediler, casusluk yapmakla itham ettiler, olmadık iftiralar yaydılar dört bir yana. İstilâ ettiği her yeri çekirge sürüsü gibi talan eden Moğollara karşı neden sessiz kaldığını sorguladılar. Ve “Moğol casusu” yaftasını yapıştırdılar Mevlânâ’nın alnına. Oysa bilemiyorlardı ki Mevlânâ Hazretleri bugüne takılmıyor, çağı aşan bir nazarla yarınların bağrındaki oluşumları hesaplıyordu. Burnunun ucunu göremeyenler, ufukların sonsuzluğunu nasıl idrak edebilirdi ki!

Şöyle düşünmüştü Mevlânâ: Nasıl olsa bir gün bu kargaşa dönemi sona erer ve Moğol istilacıları Anadolu topraklarının müşfik bağrında kendi öz dönüşümlerini yaşar. Zaten fetret döneminin en ağır şartları yaşanıyordu o günlerde ve Moğol ordusunu durdurabilecek bir güç yoktu ortada. Mevlânâ, gönüllerin fethine odaklanmıştı; toprakların istilasına değil. Nitekim büyük Üstâd’ın ufuk ötesi duası kabul gördü ve Anadolu pek çok kavmi kendi potasında yoğurup şekillendirdiği gibi Moğolları da bambaşka bir kıvama getirdi. Bu sebeple tarih kitapları Moğol istilasının ayrıntılarını nakleder; ama Moğolların Anadolu’dan def ü ref edilişine dair bir savaştan bahsetmez. Öyle bir cenk yaşanmamıştır çünkü.

“Gel, kim olursan ol yine gel…” Araştırmacılar bu cümlenin lâfzen Mevlânâ’ya ait olmadığını; ancak mananın Mevlânâ’ya tastamam uyduğunu söylüyor. El hak doğrudur. O, “Hıristiyan, Yahudi, Mecûsi” demeksizin herkesle irtibat kurdu, onlarla konuşmayı tercih etti. Bu davet, başlı başına bir bedeli göze almaktı; “ham yobazlar”ın, “kaba softalar”ın ağır eleştirilerine maruz kalmaması mümkün değildi. Diğer dinlerin önde gelenleriyle, kimi zaman bir araya geldi. Nasıl gelmesin ki! Hazreti Muhammed Aleyhisselam onlarla defalarca bir araya gelmiş, konuşmuş, komşuluk yapmış, ticaret yapılmasında beis görmemişti. Hazreti Mevlânâ “kölesiyim” dediği Kitap’tan ve “ayağının tozuyum” dediği Rehber’den cüdâ düşebilir miydi? Başka din mensupları ile kurduğu diyalog nedeniyle çok ağır ithamlarla karşı karşıya geldi; ama o, karanlık bir dönemin ışık öncüsüydü ve herkesle iletişim kurmak zorundaydı.

Rivayet o ki, bir gün bir papazla karşı karşıya gelince ikisi de birbirine ta’zim etmek istedi. Mevlânâ daha atik davranarak papaza karşı saygısını ifade etti. Homurdananlar oldu; bugün bile o homurtu devam ediyor. Hazreti Mevlânâ, “Tevazu makamını rahip efendiye bırakmak istemedim; o yüzden ondan daha hızlı davranarak saygımı ifade ettim.” deme lüzumunu hissetti. Ne var ki dini, ana kaynaklarından bütün erkânıyla bilemeyenler Mevlânâ hakkında en ağır ithamlarda bulundu; halen de bulunuyor. O kadar ki casusluk iddiasının yanına başka din mensupları ile işbirliği gibi laflar eklendi. Hatta hızını alamayanlar, evlat katlinden Nasrettin Hoca’nın öldürülmesine kadar bir sürü yalan yanlış lafı boca ederek kara propagandaya devam etti. İşi yüz kızartıcı iftiralara kadar vardıranların unuttuğu bir nokta var: Müfterilerin oluşturduğu dalga kısa bir süreliğine etkisini gösterse bile güneşi balçıkla sıvamak imkânsızdır. Nitekim gıybetçi ve iftiracılardan geriye kin ve husumetten başka bir şey kalmamış, hoşgörü ve diyalog kahramanları ise arkalarında yaşanabilir bir medeniyet bırakmıştır.

MEVLÂNÂ HÂLİD-İ BAĞDÂDÎ:

Haset, fitne ve iftiranın devlet eliyle nasıl bir zulme dönüşebileceğine dair en çarpıcı örneklerden biri hiç kuşkusuz Mevlânâ Halid’dir. 19. asrın müceddidi sayılan büyük insan, payitahtta dergâhını açarken müritlerine çok sıkı tembihatta bulunmuş, devletten maaş almamaları, hiç kimseden yardım talep etmemeleri, dünya malından uzak durmaları konusunda hassasiyetini dile getirmişti. Vazifesi irşad ve tebliğ olan insanların menfaat ilişkilerinden uzak durmasını istiyordu. Ne var ki o konudaki teyakkuz bile bazı fettan kişileri durduramadı.

İstanbul’da talebelerinin hızla artması üzerine bazı çevrelerde rahatsızlık emareleri görüldü. Bunların başında gelen kişi Padişah II. Mahmud’un yakın ahbabı ve danışmanı Sait Halet Efendi’ydi. Kendisi Mevlevî olduğu ve padişahın da o meşrebe yakın bulunduğu söylenir. Araya kıskançlık girince, bir de devlet imkânları söz konusu olunca Halidîler için zor bir dönemin yaşanması kaçınılmaz hale geldi.

Mevlânâ Halid ve talebeleri, devlete karşı değildi; ama kıskançlık duygusuna mağlup olmuş kimi bürokratlar Halidîleri hedef tahtasına koymaya karar verdi. Halidîlerin hususî mahiyette okudukları özel virdlerine (hatm-i hacegan) dair keskin eleştiriler başlatıldı. Bu arada Saray’da da kara propaganda başlatılmış, Padişah’a gizli raporlar sunuluyordu. II. Mahmud’a bu akımın bir gün devletin başına bela olacağı telkin ediliyordu. O kadar ki resmî evraka yansıyacak şekilde bir belge düzenlendi ve ‘fesat tohumu’ olduğu söylenerek ‘fişleme’ işlemi yerine getirildi. O rapora göre Mevlânâ Halid kısa bir süre içinde mehdilik ilan edecekti. Tabii ki aslı faslı yoktu bu iddiaların; ama kimin umurunda!

Danışman öncülüğünde yapılan mâbeyn kuşatması meyvelerini verdi ve 1822’de Padişah, Bağdat Valiliği’ne emir vererek Mevlânâ Halid hakkında soruşturma yapılmasını emretti. O andan itibaren yoğun baskı dönemi resmen başlamış oldu. Baskınlar, sürgünler, hapisler... Neyse ki Bağdat Valisi Davut Paşa, insaflı bir adamdı ve olumlu bir rapor göndererek Mevlânâ Halid ve talebelerini himaye etti. Mabeynin goygoycuları boş durmadı, tahrike devam ettiler. Operasyonlar durmadı; ancak her insafsız müdahale Mevlânâ Halid Hazretleri’nin hizmetlerini daha da büyüttü.

O günkü İslam coğrafyasının büyük bir kısmına yayılan Halidîler için yeni bir imtihan baş gösterdi. Abdülvehhab Es-Susi İstanbul’a gönderilmiş, Trakya’nın büyük bir kısmında tanınır ve sevilir hale gelmişti. Bu pişkin müridin Mevlânâ Halid’in halifesi olmak gibi bir niyeti ve arzusu vardı. Bu emeline nail olamayınca tarikat içindeki itibarını sermaye yaparak kendisi yeni bir oluşum ortaya koymak istedi. Her ne kadar Mevlânâ Hazretleri şöhretperestlik ve hodgamlık ifade eden bu teşebbüse karşı Es-Susi’yi tarikattan uzaklaştırsa da mesele hızla yayıldı ve cemaat içinde bir ayrışmaya dönüştü. İhtilafa başkaları da müdahil oldu. Cemaati bölmek için harekete geçen Es-Susi, yanına birkaç adamı da alarak Mevlânâ Halid-i Bağdadî Hazretleri’ni şikâyet etmeye karar verdi.

Elinde bazı belgeler olduğunu söyleyen Es-Susi, devlete başvurdu. Mevlânâ Halid Hazretleri’ni ve talebelerini bir suç örgütü imiş gibi takdim ediyordu. Zaten saraya bazı mektuplar gönderilmiş, cemaatin Sultan’a karşı olduğuna dair taşlar yeterince döşenmişti. Şimdi de Mevlânâ Halid’in en yakın adamlarından biri ihbarda bulunuyordu. II. Mahmud artık çileden çıkmış, çok sert tedbirler almaya karar vermişti. Allah’tan ki aşırı Frenk yanlısı olarak bilinen Padişah, Şeyhülislam’a sorma gereği hissetti. Bu da bir asalet olsa gerek! Şeyhülislam, aklıselimi tavsiye ederek hukukî bir yolun takip edilmesi gerektiğini, şikâyet edenin beyanı ile ceza verilemeyeceğini söyledi. Bu da ilmin izzetini korumak olsa gerek! Bunun üzerine Şam’a iki müfettiş gönderildi. Şam Valisi Salih Paşa, müfettişlerin yaptığı gizli soruşturmanın sonucunu Padişah’a yazdığı bir mektupla (1827) bildirdi. Abdülvehhab ve arkadaşının Mevlânâ Halid Hazretleri’ne iftira ettiği ortaya çıkmıştı. Ne acıdır ki bugün bile bazı kalbi bozuklar (üstelik kendilerine tarikat süsü vererek) o uyduruk belgeler üzerinden 19. asrın müceddidine “İngiliz ajanı” diyor. Haşa! Bu büyük zevata ajan diyenin ajanlığından şüphe duyulur.

Ortaya çıkan gerçek, baskıları bir zaman hafifletse bile Padişah II. Mahmud’u tekrar normalize etmek mümkün görünmüyordu. Halidîlere karşı sert hümayunlar neşreden Padişah, bu konuyu şahsî bir takıntı haline mi getirmişti, yoksa hâlâ goygoycular ve itirafçıların telkini mi söz konusuydu; bilemiyorum; ancak 1828 Ramazan ayına denk getirilen sürgünün yürekleri dağladığında şüphe yoktur. O dönemde çok çile çekildi. Halidîlerin müesseselerine el konuldu, dergâhları yasaklandı, önde gelen kişiler sürgüne yollandı.

Onca eza ve cefa yapıldı da Halidîler yok mu oldu? Hayır. Halk arasındaki sevgi ve bağlılık devam edip gitti. Zaten arkadan gelen padişahlar, yapılan hatayı kabul edip hem Hazreti Mevlânâ Halid’e hem talebelerine sahip çıktı. O kadar ki Abdülmecid Han, her cuma günü kabrinin başında bir Halidî şeyhinin ve on dervişin ‘hatm-i hacegan’ okumasını ve bunun kıyamete kadar sürmesini vasiyet etti. Tekke ve zaviyelerin kanunla kapatılacağı ana kadar (1925) o vasiyet yerine getirildi.

Yarın: Bediüzzaman’ın çilesi




http://www.zaman.com.tr/ekrem-dumanli/iki-mevlananin-hikayesi_2200634.html

_________________


Elif gibi yalnızım,
Ne esrem var, ne ötrem.
Ne beni durduran bir cezmim,
Ne de bana ben katan bir şeddem var.
Ne elimi tutan bir harf,
Ne anlam katan bir harekem...
Kalakaldım sayfalar ortasında.
Bir okuyan bekledim,
Bir hıfzeden belki...
Gölgesini istedim bir dostun med gibi…
Sızım elif sızısı...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://kutluforum.bedavaforum.biz
@bdulKadir
Adminstratör
avatar

Mesaj Sayısı : 6380
Rep Gücü : 10014422
Rep Puanı : 97
Kayıt tarihi : 17/03/09
Yaş : 54
Nerden : İzmir

MesajKonu: Geri: İKİ MEVLÂNÂ’NIN HİKÂYESİ -Mevlana Halid ve İmamı Rabbaniye ihanet edenler   Cuma Şub. 28, 2014 3:25 am

http://www.zaman.com.tr/ekrem-dumanli/iki-mevlananin-hikayesi_2200634.html


İMAM RABBANİ DE AYNI SEBEPLE HAPİS YATTI

- Ben tarihten birşey söyleyim: İmam Rabbani Hazratleri şöyle gammazlanıyor: Bu adamın belirli bir kitlesi var, bu insanlardan size zarar gelebilir diyorlar Cihangir'e. Cihangir de Rabbani Hazretlerinin talebesi. Orduda çok seveni var deniyor. Bu söz tanıdık geliyor mu? "Polis içinde çok seveni var". Ve sonunda İmam Rabbani Hazretlerini hapse atıyor. 1 ya da 3 yıl hapiste yatıyor. Ve çıkıtğında da sarayda gözetim altında tutuluyor. Devletin emrine girmesini istiyorlar, girmeyince de hapse atıyorlar. Abbasi döneminde de yatıyor, Emenevi dönemide de yatıyor. Hapiste kırbaçlar altında son nefesini veriyor.



HATADAN HER ZAMAN DÖNÜLEBİLİR

- Afyon Cezaevinde de, Bediüzzaman'ı karalamak için Haşhaşi benzetmesi yapmış Afyon savcısı. Ama bugün sevdiğimiz, hatta oy verdiğimiz insanları bunu söylemesi... Din kisvesi altına girmiş diyor. Bu tam, Bediüzzaman'a tam olarak söylenmiş sözün tamamıdır. Bu yakışmıyor ya. Bediüzzaman'ı bilmeyen bir adam, dinsiz bir adam bunu diyebilir. Ama Allah'la münasebeti olan bir insan bunu söylememeli. Hatadan dönülmesi lazım. Hatadan her zaman dönülebilir.

_________________


Elif gibi yalnızım,
Ne esrem var, ne ötrem.
Ne beni durduran bir cezmim,
Ne de bana ben katan bir şeddem var.
Ne elimi tutan bir harf,
Ne anlam katan bir harekem...
Kalakaldım sayfalar ortasında.
Bir okuyan bekledim,
Bir hıfzeden belki...
Gölgesini istedim bir dostun med gibi…
Sızım elif sızısı...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://kutluforum.bedavaforum.biz
@bdulKadir
Adminstratör
avatar

Mesaj Sayısı : 6380
Rep Gücü : 10014422
Rep Puanı : 97
Kayıt tarihi : 17/03/09
Yaş : 54
Nerden : İzmir

MesajKonu: İmam-ı Rabbani Hazretlerinin hayatı   Cuma Şub. 28, 2014 3:36 am

İmam-ı Rabbani Hazretlerinin hayatı

İmam-ı Ahmed Rabbani Hazretleri, Hindistan'da yetişen en büyük veli ve alim. "Silsile-i aliyye" denilen İslam alimlerinin yirmi üçüncüsüdür.

İsmi, Ahmed bin Abdülehad bin Zeynel'abidin'dir. Lakabı Bedreddin, künyesi Ebü'l-Berekat'dır. 1563 (H.971) senesinde Hindistan'ın Serhend (Sihrind) şehrinde doğdu.

İmam-ı Rabbani ismiyle tanınmıştır. İmam-ı Rabbani, Rabbani alim demek olup, kendisine ilim ve hikmet verilmiş, ilmi ile amel eden, ilim ve amel bakımından eksiksiz ve kamil, olgun alim demektir. Hicri ikinci bin yılının müceddidi (yenileyicisi) olmasından dolayı "Müceddid-i elf-i sani", ahkam-ı İslamiye ile tasavvufu birleştirmesi sebebiyle, "Sıla" ismi verilmiştir.

Hazret-i Ömer'in soyundan olduğu için ,"Faruki" nesebiyle anılmış, Serhend şehrinden olduğu için de oraya nisbetle, "Serhendi" denilmiştir. Bütün bu vasıflarıyla birlikte ismi, İmam-ı Rabbani Müceddid-i elf-i sani Şeyh Ahmed-i Faruki Serhendi'dir. (kuddise sirruh)

İmam-ı Rabbani Hazretleri ilk tahsiline, babasından ders alarak başladı. Babasından okuyup Arapçayı öğrendi. Küçük yaşta Kur'an-ı Kerimi ezberledi. Sesi güzel olduğundan, Kur'an-ı Kerimi bülbül gibi okurdu. İlminin çoğunu babasından, bir kısmını da zamanının meşhur alimlerinden öğrendi. Babasından ders aldığı sırada, çeşitli ilimlere ait küçük kitapları ezberledi. Babasından aldığı dersleri tamamlayınca, Siyalkut şehrine gidip orada, Mevlana Kemaleddin Keşmiri'den ilim öğrendi. Mevlana Kemaleddin meşhur alim Abdülhakim-i Siyalkuti'nin de hocası olup, zamanının en yüksek alimi idi. Bazı hadis kitaplarını da Şeyh Yakub-ı Keşmiri'den okudu. Kadı Behlul-i Bedahşani'den; hadis, tefsir ve bazı usul ilimlerinde icazet, diploma aldı. On yedi yaşında iken tahsilini tamamlayıp, bütün ilimlerden icazet aldı. Tahsili sırasında, Kadiri ve Çeşti büyüklerinin kalblerindeki feyz ve lezzeti babasından aldı. Babası hayatta iken, talebelere ilim öğretmeye başladı.

Bu sırada; Risalet-üt-Tehliliyye, Redd-i Revafid, İsbat-ün-Nübüvve adlı eserlerini yazdı. Edebiyata çok meraklı olup, fesahatı ve belagatı, sür'at-i intikali, zekasının şiddeti herkesi hayrette bırakıyordu.

İmam-ı Rabbani Hazretleri, memleketinde ilim ve edep öğretmeye isteklileri yetiştirmeğe ve yükseltmeğe başladı. Şöhreti her yere yayılıp, her taraftan aşıkları, onun ilminden ve feyzinden faydalanmaya geliyordu. Talebelerine Beydavi Tefsiri, Sahih-i Buhari, Mişkat-i Mesabih, Avarif-ül-Me'arif, Üsul-i Pezdevi, Hidaye ve Şerh-i Mevakıf gibi bazı din kitaplarını ders olarak mükemmel bir şekilde okuturdu. Ömrünün son zamanlarında dahi talebelerine ilim tahsilini sıkı sıkı emreder, buna çok önem verirdi. Herkesin kalbini ilim ve nur ile dolduruyor, Muhammed aleyhisselamın dinini canlandırıyor ve kuvvetlendiriyordu. Zamanının padişahlarını, vali, kumandan, alim ve hakimlerini, çok tesirli mektupları ile, dine, sünnetiseniyyeye teşvik ediyor, çok alim ve veli yetiştiriyordu. Allahuteâlâ ona öyle manevi ilimler ihsan etmişti ki hocası Baki-billah da bu yeni ilimlere kavuşmak için huzuruna gelir, hürmetle otururdu. Hatta bir gün geldiği zaman, İmam-ı Rabbani'yi kalbi ile meşgul görüp, odaya girmedi, hizmetçiye de haber verip; "Rahatsız etme!" dedi ve sessizce kapıda bekledi. Bir müddet sonra İmam-ı Rabbani hazretleri kalkıp; "Kapıda kim var?" deyince üstadı; "Fakir Muhammed Baki." dedi. Bu ismi duyunca kapıya koşup, edep ve tevazu ile karşıladı.

İmam-ı Rabbani Hazretleri, benzeri az yetişen, müstesna bir İslam alimi ve büyük bir mürşid-i kamildir. Peygamber Efendimiz (asv)'in vefatından bin sene sonra da İslam düşmanları dine, imana insafsızca saldırmışlardı. Allahuteâlâ kullarına acıyarak, İmam-ı Rabbani gibi bir müceddid yarattı. Ona derin ilimler ihsan eyledi. Onun vasıtasıyla din düşmanlarının korkunç saldırısını durdurdu. Hakkı batıldan ayırıp, çok kalblerden batılı kaldırdı. Bu yüce İmam'ın mektup ve kitapları, insanları gafletten uyandırdı. Dünyaya ışık saldı. Yani Allahuteâlâ onu, Peygamber efendimizden bin sene sonra, din-i İslamı yenilemek ve kuvvetlendirmek için göndermişti.

İmam-ı Rabbani Hazretlerinin dine yıllarca yaptığı bu büyük hizmetleri, sağlam, ikna edici delillerle sapık fikirlerinin çürütüldüklerini, Ehlisünnet itikadının ve doğru din bilgilerinin yayıldığını, bid'atlerin kalktığını gören bazı sapık kimseler, ona cephe aldılar hased ve iftira etmeye başladılar.

Bunun için bazı kimselerin cefa oklarına, eziyet ve iftiralarına hedef oldu. Nice alimlerin, fadılların, kamillerin kendi yollarından ayrılıp, rehberlerini bırakıp, etrafına ve hizmetine koşuşmaları ise, hasedlerini daha da artırdı. İmam'ı tehlikeye düşürmek için, hilelere başladılar. Mesela, Cüneyd-i Bağdadi, Bayezid-i Bistami gibi büyük meşayihi aşağı görüyor diyerek, cahil tabakayı aldattılar.
İmam-ı Rabbani Hazretlerinin fıkıh meselelerinde ilmi çoktu ve her meseleye anında cevap verebilecek bir derecedeydi. Usul-i fıkıhta da tam bir maharet sahibiydi. Fakat ihtiyatının çokluğundan, çoğu zaman kıymetli fıkıh kitaplarına başvururdu. Seferde ve hazarda bazı kıymetli fıkıh kitaplarını yanında bulundururdu. Onların bütün gayreti, müftabih yani fıkıh alimlerinin üzerinde ittifak ettikleri fetvalara, daima uymaktı. Bazı fıkıh alimlerinin caiz dediği, bazılarının mekruh dediği bir işte, o kerahet tarafını tercih eder ve o işi yapmazdı. "Bir meselenin yapılmasında ve yapılmamasında, helal ve haram olmasında ihtilaf olursa, yapılmaması ve haram tarafını tercih etmeği mümkün olduğu kadar elden kaçırmamalıdır." buyururdu.

İmam-ı Rabbani Hazretleri 1615 (H.1024) senesinde, elli üç yaşlarında iken, talebelerinden çok sevdiklerine; "Benim ömrüm ve hayatım hakkındaki kaza-yı mübremin altmış üç sene olduğunu ilham ile bana bildirdiler." buyurdu. Ve buna çok sevindi. Çünkü Peygamber Efendimize (asv) tabi olmasının çokluğu, yaş bakımından da uymakla belli oluyordu. Aynı zamanda bu hususta Hazret-i Ebu Bekr'e, Hazret-i Ömer'e ve Hazret-i Ali'ye de uymuş oluyordu.

1623 (H.1032) senesinde Ecmir'de iken; "Vefat etmemin yakın olduğuna dair işaretler, alametler görülmeğe başladı." buyurdu. Serhend'de bulunan kıymetli oğullarına mektup yazıp; "Ömrümüzün sona ermesi yakındır." buyurdu. Babalarının hasreti ve ayrılığı ile yanan, evliyanın gözlerinin nuru kıymetli oğulları, bu mektubu alınca, babalarının bulunduğu yere hareket ettiler. Huzuruna kavuşunca, bir gün, bu yüksek oğullarını hususi odaya çağırdı. Buyurdu ki: "Kıymetli oğullarım, bu dünyaya hiçbir şekilde nazarım ve bağlılığım kalmadı. Öbür dünyaya gitmek icab ediyor, gitme ve yolculuk alametleri görünmeğe başladı."

 Vefatı 1624 (H.1034) senesi, Safer ayının yirmi sekizi, kuşluk vakti vaki oldu.


Eserleri:

1)
Mektubat: Mektubat, üç cild olup, beş yüz yirmi altı mektubunun toplanmasından meydana gelmiştir. Kelam ve fıkıh bilgilerini, tasavvufun marifetlerini açıklayan uçsuz bir derya gibi eşsiz bir eserdir.

Mektubat'ın birinci cildi 1616 (H.1025) senesinde talebelerinin meşhurlarından Yar Muhammed Cedid-i Bedahşi Talkani tarafından toplanmıştır. Birinci cildde üç yüz on üç (313) mektup vardır. Bu cildin son mektubu, Muhammed Haşim-i Keşmi'ye yazılmıştır. İmam-ı Rabbani Hazretleri birinci cildin son mektubunu yazınca; "Muhammed Haşim'e gönderilen bu mektupla resullerin, din sahibi peygamberlerin ve Eshab-ı Bedr'in sayısına uygun olduğundan, üç yüz on üç mektupla birinci cildi burada bitirelim" buyurmuştur.

İkinci cildi ise 1619 (H.1028) senesinde yine talebelerinden, Abdülhay Pütni tarafından toplanmıştır. Bu cildde Esma-i Hüsna yani Allahuteâlânın Kur'an-ı Kerim'de geçen doksan dokuz ismi sayısınca doksan dokuz (99) mektup vardır.

Üçüncü cild de İmam-ı Rabbani Hazretlerinin vefatından sonra 1630 (H.1040) senesinde talebelerinden Muhammed Haşim-i Keşmi tarafından toplanmış olup, bu cildde de Kur'an-ı Kerim'deki surelerin sayısınca yüz on dört (114) mektup vardır. Her üç cildde toplam beş yüz yirmi altı (526) mektup vardı. İmam-ı Rabbani Hazretlerinin vefatından sonra on mektubu daha üçüncü cilde ilave edilmiştir. Böylece toplam mektup adedi beş yüz otuz altı (536) olmuştur.

Mektubat'daki mektupların birkaçı Arabi, geri kalanların hepsi Farisidir. Çeşitli zamanlarda basılmıştır.

2) Redd-i Revafıd: Farisi olup, Rafızileri reddedeneserdir. Arapça'ya da tercüme edilmiştir.

3) İsbatün-Nübüvve: "Peygamberlik nedir?" adı ile Türkçeye tercüme edilmiştir Ayrıca Arapçası, İngilizceye ve Fransızcaya da tercüme edilmiştir.

4) Mebde' ve Me'ad,
5) Adab-ül-Müridin,
6) Ta'likat-ül-Avarif,
7) Risale-i Tehliliyye,
Cool Şerh-i Ruba'ıyyat-ı Abd-il-Baki,
9) Mearif-i Ledünniye,
10) Mükaşefat-ı Gaybiyye,
11) Cezbe ve Süluk Risalesi.

_________________


Elif gibi yalnızım,
Ne esrem var, ne ötrem.
Ne beni durduran bir cezmim,
Ne de bana ben katan bir şeddem var.
Ne elimi tutan bir harf,
Ne anlam katan bir harekem...
Kalakaldım sayfalar ortasında.
Bir okuyan bekledim,
Bir hıfzeden belki...
Gölgesini istedim bir dostun med gibi…
Sızım elif sızısı...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://kutluforum.bedavaforum.biz
@bdulKadir
Adminstratör
avatar

Mesaj Sayısı : 6380
Rep Gücü : 10014422
Rep Puanı : 97
Kayıt tarihi : 17/03/09
Yaş : 54
Nerden : İzmir

MesajKonu: Geri: İKİ MEVLÂNÂ’NIN HİKÂYESİ -Mevlana Halid ve İmamı Rabbaniye ihanet edenler   Cuma Şub. 28, 2014 4:10 am

İmam-ı Rabbâni’yi neden hapse attılar?
İmam-ı Rabbâni Hazretleri, pek çoğumuzun ismine aşina olduğu ama çok da tanımadığımız bir mana büyüğü. “İkinci bin yılın müceddidi-Müceddid-i elf-i sânî” olarak kabul edilir.


İmam-ı Rabbâni Ahmed-i Fârûkî Hazretleri, hicri 971 senesinin Şevval ayında (Mayıs 1564) Hindistan’ın Serhend kasabasında doğdu. Soyu Hz. Ömer’e dayandığı için de “Fârûkî” olarak anıldı.

İlk eğitimini aynı zamanda bir Kâdirî şeyhi de olan babasından aldı. Daha sonra hem dinî ilimleri hem de başta felsefe olmak üzere çeşitli aklî ilimleri farklı hocalardan tahsil etti. Babasının vefatını müteakip 37 yaşındayken Delhi şehrinde Nakşibendî şeyhi Bâkî Billâh’ı ziyaret etti. Bâkî Billâh, İmam-ı Rabbâni’yi görünce ondaki yüksek kabiliyeti sezdi ve kendi tekkesinde kalmasını rica etti. İmam-ı Rabbâni de bu teklifi kabul etti ve böylece Nakşibendî tarikatına intisab etmiş oldu. İki buçuk ay kadar bir süre Bâkî Billâh’ın yanında kaldı. Memleketine döndükten sonra da şeyhiyle irtibatını hiç koparmadı ve sürekli mektuplaştı. Farklı zamanlarda iki ziyareti daha oldu. Bu ziyaretlerde şeyhinden icazet aldı ve şeyhi, kendi müridlerinden çoğunu İmam-ı Rabbâni’ye emanet etti.

İmam-ı Rabbâni’nin yaşadığı dönemde Hindistan’a Ekber Şah hükmediyordu. Hindularla Müslümanların mücadeleleri sürerken, kendisi de aslen Müslüman olan Ekber Şah, Hindulara daha fazla ilgi göstermeye başladı. Bununla da kalmayıp “Dîn-i İlâhî” adıyla yeni bir din ortaya attı. Bu dine göre İslâm Peygamberi’nin gelişinin üstünden bin yıl geçmiş ve İslamiyet tabii ömrünü tamamlamıştı. Bu yeni dinde Güneş’e tapılır, reenkarnasyona inanılır, domuz eti helal sayılırdı. Ekber Şah, kendisine saygı secdesi yaptırır, yogilere de özel ilgi gösterirdi.

İmam-ı Rabbâni Hazretleri, bütün gayretini bu sapık düşünceyle mücadeleye vermişti. Müslümanları bu yeni dalâlet cereyanına karşı uyarıyor, aynı zamanda İslam’ı hurafe ve bid’atlerden arındırarak ehl-i sünnet çizgisine çekmeye çalışıyordu. Zamanın yöneticilerine  sohbetler ediyor, mektuplar yazarak onları hakikate çağırıyordu. Bu arada ülkede oluşmaya başlayan Şiî varlığına ve onların propagandalarına karşı da mücadele ediyordu. “Risâle-i Redd-i Şia” adlı eserini bu vesileyle kaleme almıştı.

Ekber Şah 1014 (1605) senesinde ölünce oğlu Cihangîr tahta geçti. İmam-ı Rabbâni, bu duruma çok sevindi. Çünkü Cihangîr’in, babasının aksine İslâmiyet’e bağlı olduğunu düşünüyordu. Yazdığı bir mektupta ondan “İslam padişahı” diye bahsetmişti. Ancak Cihangîr de ilk zamanlardaki istikametini ve çizgisini koruyamadı.

Zamanla, Müslümanlara yönelik haksızlıklar yapmaya başladı. Etrafını dolduran Şiî uleması, yönlendirmeleriyle Cihangîr’e çok hatalı icraatlar yaptırdı.

Cihangîr, 1028 (1619) senesinde İmam-ı Rabbâni’yi başkent Agra’ya çağırdı. On yıl önce hocasına yazmış olduğu bir mektupta geçen bir kısım tasavvufi ifadeleri bahane ederek İmam-ı Rabbâni’yi sorguya çekti. Sorgunun ardından da yine aynı bahaneyle Govâliyâr kalesine hapsetti. Padişah Cihangîr, daha sonra kendisinin kaleme aldığı “Tûzuk-i Cihangîrî” adlı eserinde İmam-ı Rabbâni’yi ülkenin hemen her şehrine temsilci gönderip teşkilatlandığı ve tarikatını yaydığı için hapsettiğini anlatacaktı.

İmam-ı Rabbâni’nin en büyük müridlerinden Muhammed Emin Bedahşî, “Menâkıbu’l-Hazarât” isimli eserinde hapsin gerçek sebebi ile ilgili önemli bilgiler vermektedir. Ona göre bu hapis olayının temelinde İmam-ı Rabbâni’nin Cihangîr’e saygı secdesi yapmaması vardı. Ayrıca İmam-ı Rabbâni’nin toplumun her kesiminde  çokça müridi ve taraftarı bulunuyordu. Ülkenin hemen her köşesine yayılan bir yapıyla irşad faaliyetlerini sürdürüyordu. Bütün bunlar, İmam-ı Rabbâni’yi Cihangîr’in gözünde önemli bir tehdit ve iktidar alternatifi haline getirmişti. Cihangîr’in etrafını saran Şiî grup, onu sürekli İmam-ı Rabbâni’ye karşı dolduruyor ve istediği zaman kendisini devirebilecek güçte olduğu fitnesini yayıyorlardı. Bu fitnenin tesirinde kalan Cihangîr, on yıl önce yazılmış bir mektubu bahane ederek “ikinci bin yılın müceddidini” hapsetti.

Ancak İmam-ı Rabbâni’nin dışarıdaki müridleri huzursuzdu. Kendisine, isterlerse her an padişaha zarar verebileceklerini söylediler. Fitnenin hiçbir çeşidine geçit vermeyen büyük İmam, “Padişaha kötülük etmek, ülkeye kötülük etmektir.” diyerek müridlerinin bu ısrarlı taleplerini reddetti. Cihangîr, İmam-ı Rabbâni’yi daha fazla hapiste tutmayı göze alamadı ve kendi gözetiminde kalması şartıyla serbest bıraktı. Sarayına yakın bir ordugâhta yaşamasını ve dışarıyla fazla temas kurmamasını istedi. Gittiği bazı gezilere İmam’ı da götürdü. Böylece hem halkın sempatisini kazanmış hem de İmam-ı Rabbâni’yi kontrol altında tutmuş oluyordu.

Bu zahiri yakınlık bile çevresindeki fitnecileri rahatsız etmiş olacak ki, Cihangîr, 1033 (1624) senesinde İmam-ı Rabbâni’nin köyüne dönmesini ve münzevi bir hayat yaşamasını istedi. Cuma namazları dışında evinden çıkmayan İmam-ı Rabbâni Hazretleri, bu sıkıntıya en fazla bir yıl dayanabildi. 28 Safer 1034 (10 Aralık 1624) tarihinde 60 yaşında iken ruhunun ufkuna yürüdü. Geride, başta “Mektûbât” olmak üzere onlarca eser ve hâlâ gönüllerde yaşayan fikirler, nasihatler bıraktı. Rabb’im, himmetine, şefaatine mazhar eylesin...

Not: Bu yazıyı yazarken Kaynak Yayınları arasında çıkan, Doç. Dr. Necdet Tosun’un “İmam-ı Rabbâni” adlı, mutlaka okunması gereken, çok kıymetli çalışmasından istifade ettim.

 

Not: Bir okuyucumuz sözümona dini bir kanalda İmam-ı Rabbani ile ilgili hakarete varan konuşmaların geçtiğini söyledi. Hz. Ömer’e, Hz. Ebu Bekir’e, ecdadımıza hakaret etmekten çekinmeyen bu zihniyetten başka bir şey de beklenmezdi! Bu vesile ile büyük müceddidi bir kere daha yâd edelim düşüncesiyle daha önce yayınladığımız yazıyı güncelleyerek bir kere daha paylaşalım istedik.




http://www.zaman.com.tr/suleyman-sargin/imam-i-rabbaniyi-neden-hapse-attilar_2130703.html

_________________


Elif gibi yalnızım,
Ne esrem var, ne ötrem.
Ne beni durduran bir cezmim,
Ne de bana ben katan bir şeddem var.
Ne elimi tutan bir harf,
Ne anlam katan bir harekem...
Kalakaldım sayfalar ortasında.
Bir okuyan bekledim,
Bir hıfzeden belki...
Gölgesini istedim bir dostun med gibi…
Sızım elif sızısı...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://kutluforum.bedavaforum.biz
Sponsored content




MesajKonu: Geri: İKİ MEVLÂNÂ’NIN HİKÂYESİ -Mevlana Halid ve İmamı Rabbaniye ihanet edenler   

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
İKİ MEVLÂNÂ’NIN HİKÂYESİ -Mevlana Halid ve İmamı Rabbaniye ihanet edenler
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
KUTLU FORUM :: İslami ilimler ve dini kültür :: DİNİ KONULAR -İLAHİYAT-
Buraya geçin: