KUTLU FORUM

Bilgi ve Paylaşım Platformuna Hoş Geldiniz
 
AnasayfaKayıt OlGiriş yap
Paylaş | 
 

 aBDULAZİZ bayındırın iddiaları ve cevabları

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
@bdulKadir
Adminstratör


Mesaj Sayısı: 6210
Rep Gücü: 10013964
Rep Puanı: 97
Kayıt tarihi: 17/03/09
Yaş: 51
Nerden: İzmir

MesajKonu: aBDULAZİZ bayındırın iddiaları ve cevabları   C.tesi Eyl. 05, 2009 8:15 am

imsak vakti düzenle(me)mesi
geçenlerde tvde aldulaziz bayındır vardı. ramazan ile ilgili konuşuyorlardı sorulara cevap veriyordu.. üni de bi hocamızın bahsettiği bir konuyu tekrar ondan dinlemiş oldum.. imsak vaktinin yeniden tespitinden ayarlanmasından bahsetti..
söylediklerini kaba taslak aktarıyorum arkadaşlar:
-normalde sabah namazını kılmak için şu anki imsak vaktinden sonra bi 45 dk beklemek sonra kılmak gerekir dedi.. diyanetin elemanlarıyla imsak vaktinin yeniden tespiti ile ilgili ortak çalışma ve gözlemler yaptık.. ama hala diyanetin konu ile ilgili bi değişiklik çalışması yok... dedi

yani ist için 4.50 olan vakit 5.30 filan gibi olması gerekir demek istiyo...
ben ünideyken de 5 6 sene öncede bu konuyu konuşmuştuk ama bi değişiklik olmadı herhal...

09-02-2009, 01:04:40 AM (Bu Mesaj 09-02-2009 01:19:01 AM Değiştirilmiştir. Değiştiren: küheylan.) Mesaj: #2
küheylan
Aktif Üye

Mesajlar: 389
Katılma Tarihi: May 2009
Rep Puanı: 300
RE: imsak vakti düzenle(me)mesi
Hüseyin Atay ?! güneşin doğuşunu baz alıyordu

Başka bir yazısında adeta hadisleri göz ardı ediyor..bende şaşırdım
yani belli dönemlerinde kadınlar oruç tutabilir diyor
Tarikatlardaki ve cemaatlerdeki bazı durumlara ciddi tenkidleri var..bazılarına katılıyorum bazılarına katılmıyorum
bazı konularda çok istifade ederken..AbdulAziz Bayındırı nereye koyacağımı bilemedim doğrusu


ÂDETLİ KADININ ORUCU ve NAMAZI

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

وَيَسْأَلُونَكَ عَنِ الْمَحِيضِ قُلْ هُوَ أَذًى فَاعْتَزِلُوا النِّسَاءَ فِي الْمَحِيضِ وَلَا تَقْرَبُوهُنَّ حَتَّى يَطْهُرْنَ فَإِذَا تَطَهَّرْنَ فَأْتُوهُنَّ مِنْ حَيْثُ أَمَرَكُمُ اللَّهُ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ التَّوَّابِينَ وَيُحِبُّ الْمُتَطَهِّرِينَ

“Sana kadınların âdet halini soruyorlar. De ki, o bir eziyettir. Âdet günleri onları rahat bırakın; temizleninceye kadar da yaklaşmayın. Tertemiz oldular mı, onlara Allah’ın size buyurduğu yerden yaklaşın. Allah tevbe edenleri sever, tertemiz olanları da sever.” (Bakara 2/222)

“Temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın” emri, âdetli kadının temiz sayılmadığını gösterir. Namaz için abdesti veya boy abdestini şart koşan âyet şöyle biter: “… Allah size güçlük çıkarmak istemez ama sizi temiz kılmak … ister.” (Mâide 5/6) Âdetli kadın temiz sayılamadığından namaz kılması mümkün olmaz. Bu sebeple namazdan sorumlu tutulamaz. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Allah kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemez.” (Bakara 2/286)

Ümmü Habîbe binti Cahş, kandan şikayet edince Allah’ın Elçisi şöyle demişti: “Hayzın seni engellediği süre içinde namaz kılma; sonra yıkan ve namazını kıl.”[1]

Âdetli kadın namazdan sorumlu olmayınca onu kaza etmekten de sorumlu olamaz. Muâze dedi ki, Aişe’ye sordum, dedim ki:

ما بال الحائض تقضي الصوم ولا تقضي الصَلاة ؟ فَقَالَتْ: أحَرُورِيَّةٌ أنْتِ؟ قلت لست بحرورية ولكني أسأل. قالت كان يصيـبنا ذلك فَنُؤْمَرُ بقَضَاءِ الصَّوْمِ وَلا نُؤمَرُ بِقَضَاءِ الصَّلاةِ.

“Neden adetli kadın oruç tutuyor da namaz kılmıyor?”

“Sen Harûriyye[2] misin?” dedi. “Hayır, Harûriyye değilim ama soru soruyorum” deyince şöyle dedi: “Bizim başımıza bu olay gelince orucu tutmamız emredilirdi ama namazı kılmamız emredilmezdi.”[3]

İnsanları yanıltan kazâ (قضى) kelimesidir. Bu kelime, Kur’an ve Sünnette ibadetler için kullanılmışsa "eda" yani ibadeti zamanında yapma anlamındadır. ( فإذا قضيتم مناسككم) “Hac ibadetini tamamladığınızda”[4] (فإذا قضيتم الصلاة) “namazı kıldığınızda”[5] demek olur.[6] el-Feyyûmî (ö. 770/1368-69)[7] şöyle demiştir: “Alimler, ibadetlerde kazayı, vaktinin dışında yerine getirilen, edayı da vaktinde yerine getirilen için kullandılar. Bu, kelimenin sözlük anlamına aykırıdır ama iki vakti ayırmak için oluşturulmuş bir terimdir.”[8] Aişe validemiz zamanında böyle bir terim olmadığı için onun kullandığı (قضى) kelimesine eda anlamı vermek gerekir.

Kaza kelimesi ilgili olarak İbn Teymiye şöyle der:

Kaza (القضاء), Allah’ın ve Resulü’nün sözlerinde ibadeti vaktinde tam yapmayı ifade eder. Şu ayetler bunu gösterir:

فإذا قضيت الصلاة فانتشروا فى الأرض وابتغوا من فضل الله.

“Namaz tamamlandığı zaman yeryüzüne dağılın ve Allah’ın ikramından arayın.”[9]

فإذا قضيتم مناسككم

“Hac ibadetini tamamladığınızda.”[10]

Fakihlerden bir kısmı daha sonra kaza sözünü, vaktinin dışında yerine getirilen, eda sözünü ise vaktinde yerine getirilen ibadete has terimler haline getirdiler. Resulullah’ın sözünde böyle bir şey asla yoktur. Hem diyorlar ki, “Kaza sözü bazen eda anlamına kullanılır.” Böylece kelimenin Kur’an-ı Kerim’in indiği zamanki anlamını pek az kullanılır diye gösterirler. Bu sebeple Peygamberin şu sözü ile neyin kastedildiğini tartışırlar: “فما أدركتم فصلوا وما فاتكم فاقضوا وفى لفظ فأتموا” “yetiştiğinizi kılın, yetişemediğinizi kaza edin; bir rivayette tamamlayın.” O, bu sözlerden hiç biriyle ibadetin vaktinden sonra yapılmasını kastetmemiştir. Aslında Şari’in sözünde ibadetin vakti dışında yapılması ile ilgili bir şey bulunmaz. Ancak vakit iki türlüdür; biri genel, diğeri özürlüler için özeldir. Uyuyanın uyanınca, unutanın da hatırladığı zaman namazını kılması böyledir. Bu, Allah’ın onlar için belirlediği vakittir, diğerleri için ibadet vakti olmaz.[11]

Aişe validemiz “..orucu tutmamız emredilirdi…” dediğine göre âdet kanı oruca engel değildir. Zaten Bakara 187’de orucu bozan şeyler; yeme, içme ve cinsel ilişki olarak belirtildikten sonra şöyle denmiştir: (تِلْكَ حُدُودُ اللَّهِ فَلَا تَقْرَبُوهَا) “Bunlar Allah’ın koyduğu sınırlardır; onlara yaklaşmayın.” (Bakara 2/187) Âdet kanının orucu bozduğunu söylemek sınırları aşmak olur.

Oruc’un Arapçası savm=صوم dır. Savm, imsak yani kendini tutma, kendine engel olma anlamına gelir. Oruç tutan, kendini yeme, içme ve cinsel ilişkiden engeller.[12] Âdet kanı ise engellenebilecek bir şey değildir. Bu sebeple de onu orucu bozan bir şey saymak mümkün olmaz.

Baştaki âyet, âdet halini eziyet saymıştır. Eziyet insana sıkıntı veren şeydir. Hastalık da bir eziyettir. Zaten kadınlar âdet halini hastalık sayarlar. Allah Teâlâ hasta ve yolculara oruç tutmama ruhsatı verdikten sonra şöyle demiştir: وَأَنْ تَصُومُوا خَيْرٌ لَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ “...bilseniz oruç tutmanız daha hayırlıdır.” (Bakara 2/184)

Ramazanda oruç tutmama ruhsatını kullanan hasta, o günlerin orucunu daha sonra tutar. Âdetli kadın da öyledir. Oruç tutmama, onun için de ruhsattır. Eğer âdet hali oruca engel olsaydı kadın, âdetli günlerinde kılamadığı namazları daha sonra kılmadığı gibi tutamadığı oruçları da daha sonra tutmazdı.

Fakihler, âdetli kadının Ramazan’da oruç tutmasını yasaklar sonra da kaza ettirirler. Edasını yasakladıkları bir ibadetin kaza edilmesini isterken hangi delile dayandıklarını söylemezler. Hâlbuki Allah, oruç ibadetini, diğer ibadetlerden farklı olarak genişçe anlatmış ve şöyle demiştir:

تِلْكَ حُدُودُ اللَّهِ فَلَا تَقْرَبُوهَا كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللَّهُ آَيَاتِهِ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ.

“Bunlar Allah’ın koyduğu sınırlardır; onlara yaklaşmayın. Allah âyetlerini insanlara böyle açıklar, belki sakınırlar.” (Bakara 2/187)

Allah Kur’ân’da orucun sınırını belirlemiş ve âdeti oruca engel görmemiştir. Peygamberimizden de böyle bir rivayet yoktur. Öyle ise âdeti oruca engel görmek sınırlara yaklaşmak değil, onları aşmak olur. Buna da kimsenin hakkı yoktur.



--------------------------------------------------------------------------------
KAYNAK: Abdulaziz BAYINDIR, Kur'an Işığında Doğru Bildiğimiz Yanlışlar, Süleymaniye Vakfı Yay., 2. Baskı, İstanbul, 2007, s: 196-199.

[1] Müslim, Hayz 65.

[2] Harûriyye, Harûrâlı demektir. Harûrâ, Sıffîn savaşında Ali’nin saflarından ayrılan Hâricîlerin toplandığı yerdir. (Bkz. Ethem Ruhi Fığlalı, “Hariciler”, DİA, c. XVI, s.169-175.)

[3] Müslim, Hayız 67.

[4] Bakara 200.

[5] Nisa 4/103.

[6] Kitab’ul-ayn, Tac’ul-Arus, Lisan’ul-Arab, es-Sıhah, el-Mısbah’ul-munir. قضي mad.

[7] Diyanet Vakfı İslam Ansk. Feyyumî md. İst. 1995.

[8] Ahmed b. Muhammed el-Feyyûmî, el-Mısbah’ul-Munîr, Lübnan 2001, s. 519.

[9] Cuma 62/10.

[10] Bakara 200.

[11] İbn Teymiye, Mecmuu Fetâvâ Teymiye 1. baskı, 1382 h. C. XII, s. 106.

[12] Bkz. Müfredât, صوم mad.

*****************************************************
Bu görüşe rediiye yazılmış onu da koyayım

İSTİNBATA HAKKINI VERMEK-2

Milli Gazete - 14 Ocak 2007

Bir önceki yazı Hz. Aişe (r.anha) validemizin, Mu'âze el-Adeviyye isimli sahabiye kadının sorusuna verdiği cevapla bitmişti. Validemizin verdiği bu cevap yüzeysel olarak bakıldığında "Hz. Peygamber (s.a.v) bize adet gördüğümüz zaman orucu bırakmamızı emir buyururdu" tarzında bir tesbit/ihbar içermemekte ise de, verilen cevaptan hareketle belli bir arka plan tesbiti yapmak pekala mümkündür.

Şöyle diyebiliriz: Burada namazın kazasının iskatı, edasının iskatından kaynaklanmıştır. Yani namazın vaktinde edası adetli kadın için farz olmayınca, adet hali geçtiğinde kazası da farz olmaz. Bu durum oruç için de aynen geçerlidir. Şu kadar ki, adet halindeki kadından edası sakıt olan orucun, adet hali geçtikten sonra kaza edilmesi gerektiği konusunda özel bir delil vardır. Dolayısıyla bu delil sebebiyle burada oruç namazdan ayrılmaktadır.

Ne Efendimiz (s.a.v)'den, ne de Sahabe'den herhangi bir kimseden, hayızlı kadının oruç tutup tutmamakta serbest olduğunu, dilerse oruç tutabileceğini gösteren en küçük bir söz nakledilmiş değildir. Buna mukabil hayızlı kadının orucu bırakacağını gösteren birçok rivayet mevcuttur.

İmam el-Buhârî, Sahîh'inin "Hayz" bölümünde "Hayızlının Orucu Terki" başlıklı özel bir bab açtığı halde, hayızlının namazı terk edeceğine dair özel bir bab açmamıştır. Şarihler bunu İmam el-Buhârî'nin müşkili izah sadedinde yaptığını, "hayızlının namazı terk edeceği" gibi aşikâr olan bir hususta böyle özel bir bab açmaya gerek görmediği tarzında izah eder.

Bir önceki yazıda verdiğim soru metninde geçen cevapta, "Fakihler, adetli kadının Ramazan’da oruç tutamayacağını söyler, sonra da tutamadığı orucu kaza ettirirler. Eda edemeyeceğine hüküm verdikleri bir ibadeti kaza etmelerini isterken hangi delile dayandıklarını söylemezler" tarzında ilginç bir tesbit yer alıyor. Acaba gerçekten durum böyle midir?

Efendimiz (s.a.v)'e aşırı şekilde istihaza (hastalık) kanı gören bir sahabiye kadın gelir ve durumunu arz eder. Efendimiz (s.a.v) ona birtakım şeyler tavsiye eder. Kadın, kendisinden gelen kanın basit tedbirlerle durdurulabilecek gibi olmadığını ve devamlı surette kanaması olduğunu söyleyince şöyle buyurur: "Allah'ın ilmine havale ederek her ay altı veya yedi gün kendini hayızlı say. Sonra guslet ve yirmi dört veya yirmi üç gece ve gündüz namaz kıl. (Bu günlerde normal bir şekilde) oruç tut ve namaz kıl…"[1]

Burada bir noktaya dikkat çekelim: Dipnotta adı geçen kaynakların çoğunluğunda, söz konusu sahabiye kadın, bu durumunun namaz kılmasına ve oruç tutmasına mani olduğunu söylemekte, Efendimiz (s.a.v) ise verdiği cevapta, bu meseleye hiç temas etmemekte, mesela "O günlerinde dilersen oruç tutabilirsin" gibi bir şey söylememekte, aksine oruç tutup namaz kılmayı sadece temizlik günleri olarak takdir ettiği dönemde yapmasını istemektedir.

Öte yandan yukarıda işaret ettiğim yerde İmam el-Buhârî'nin yer verdiği rivayet, hemen bütün meşhur Hadis musannefatında görülebilecek sahih bir rivayettir. Kadınların hayız halinde namazı ve orucu bırakmasının "din noksanlığı" olarak tavsif edildiği bu rivayet de konumuz açısından büyük önem taşımaktadır.[2]


[1] Ebû Dâvud, "Tahâret", 110; et-Tirmizî, "Tahâret", 95; İbn Mâce, "Tahâret", 117; Ahmed b. Hanbel, VI, 381, 439; et-Taberânî, el-Mu'cemu'l-Kebîr, XXIV, 218; Abdürrezzâk, el-Musannef, I, 306; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, I, 150-1; el-Hâkim, el-Müstedrek, I, 279; ed-Dârekutnî, es-Sünen, I, 214…
[2] Bu rivayet hakkında detaylı açıklama için bkz. Ebubekir Sifil, İslam ve Modern Çağ, III, 160 vd.;
ayrıca ebubekir sifil bu konudaki görüşleri1ebubekir sefilin görüşleri2

_________________


Elif gibi yalnızım,
Ne esrem var, ne ötrem.
Ne beni durduran bir cezmim,
Ne de bana ben katan bir şeddem var.
Ne elimi tutan bir harf,
Ne anlam katan bir harekem...
Kalakaldım sayfalar ortasında.
Bir okuyan bekledim,
Bir hıfzeden belki...
Gölgesini istedim bir dostun med gibi…
Sızım elif sızısı...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://kutluforum.bedavaforum.biz
@bdulKadir
Adminstratör


Mesaj Sayısı: 6210
Rep Gücü: 10013964
Rep Puanı: 97
Kayıt tarihi: 17/03/09
Yaş: 51
Nerden: İzmir

MesajKonu: Geri: aBDULAZİZ bayındırın iddiaları ve cevabları   Paz Eyl. 06, 2009 7:25 am

http://www.ebubekirsifil.com/index.php?sayfa=detay&tur=makale&no=3%20

http://ebubekirsifil.com/index.php?sayfa=detay&tur=gazete&no=579
yukardaki linkler
**********************************************************
KADINLARIN ÂDETİ VE İBADETİ
Müslüman kadınlar ihtilam ve cinsî münasebet sebebiyle cünüb olurlarsa bu durum oruç tutmalarına (bu durumda oruca başlamalarına) engel olmaz, namazlarını da usulüne göre yıkandıktan (guslettikten) sonra kılarlar.
Lohusa olan veya âdet gören kadınlara, bu halleri devam ettiği müddetçe bazı sınırlamalar getirilmiştir. Bunların son günlerde tartışılan ikisi namaz ve oruçtur.
Âdetli ve lohusa kadınlar namaz kılamaz ve oruç tutamazlar. Bu süre içinde geçen namazlar onlar için bağışlanmıştır. Daha doğrusu bu süre içinde namaz kılmakla yükümlü bulunmadıklarından sorumlu da değildirler. Oruçlarını ise bu halleri geçtikten sonra imkân bulduklarında kaza ederler. Lohusalık ve âdetli olmak bir bakıma hastalığa benzediği ve bu durumdaki hanımlar, maddî ve manevî (psikolojik) bakımdan normal durumlarından farklı oldukları için kendilerine namaz kılmak ve oruç tutmak yasaklanmış, bu halleri geçtikten sonra namazı değil, orucu kaza etmeleri istenmiştir. Namaz ve orucun bu durumlarda tutulmayacağı; namazın değil, yalnızca orucun sonradan kaza edileceği konularında sahih hadisler ve bu hadisler üzerinde oluşmuş icma (alimlerin, mezheblerin ittifakı) vardır. Kur'ân-ı Kerim'de "hayızlı ve lohusa kadınların oruç tutmayacakları ve namaz kılmayacakları yazmıyor" diyerek bu ittifaklı hükme karşı çıkmak ve "kadınları ibadetten mahrum etmeye hakkımız yok" diyerek duygu istismarı yapmak, İslâmî ilimlerde yeri olmayan bir yaklaşımdır. Çünkü bu ilimlere göre İslâmî hükümlerin kaynağı yalnızca Kur'ân değildir, bunun yanında Sünnet, ictihad ve icma vardır. İslâm'ın tek kaynağını Kur'ân kılan anlayış ve yaklaşım "muteber ve sahih İslâm'ın dışında kalan" bir anlayıştır; buna mezheb demek caiz ise "ehl-i Sünnet dışında kalan" bir mezhebdir, sünnî Müslümanları bağlamaz.
Hiçbir kimsede "kadınları ve erkekleri ibadetten mahrum etme" hakkı bulunamaz; hiçbir Müslüman da böyle bir niyet ve eylem içinde olamaz. Mazeretli hallerinde kadınların namaz kılamayacakları ve oruç tutamayacakları hükmü ilahîdir: Allah'ın, Resûlü aracılığı ile yani Sünnet delili ile bildirdiği bir hükümdür, emirdir, talimattır. Hanımlar bu emre itaat ettikleri müddetçe Allah'a kulluk etmektedirler. Ayrıca ibadet namaz ve oruçtan ibaret de değildir. Hayızlı ve lohusa hanımlar daha başka birçok ibadet yapabilirler; bu cümleden olmak üzere namaz vakitlerinde ve başka vakitlerde kıbleye dönerek oturur, Allah'ı tefekkür eder, anar (zikreder) ve dua edebilirler. Resulullah (s.a.) Efendimiz "Bayram namazlarına hayızlı kadınların da namazgâha gelmelerini, ancak namaza katılmadan safların gerisinde oturmalarını, tekbirlere, dualara ve zikirlere katılmalarını, günün bereketinden faydalanmalarını istemiştir".
Lohusa ve âdetli hanımların mescitlere girmeleri, Kâbe'yi tavaf etmeleri, Kur'ân'ı ellerine almaları ve/veya okumaları gibi konularda icma (müctehidlerin görüş birliği, ittifakı) yoktur; bu konularda hanımlar, tâbi oldukları mezhebe, fetva aldıkları âlime uyarlar.
Yahudilikte olduğu gibi İslâm, âdetli ve lohusa kadınları pislik saymaz, yakınları ondan uzak durmazlar, ona karşı rahatsız ve hassas günlerinde olduğunu düşünerek daha şefkatli ve dikkatli yaklaşırlar. Bu durumda olan hanımların eşleri onlarla aynı yatağı paylaşırlar, cinsî münasebette bulunmamak şartıyla (bu haramdır) onları severler, okşarlar...
Müslüman hanımlar asırlardan beri bu hallerinde, yukarıda zikredilen sınırlara riayet etmişlerdir ve bu durumdan da şikayetleri yoktur. Yeni müctehidler (!) hayızlı ve lohusa kadınları namaz kılmaya ve oruç tutmaya sevketmeden önce, hiçbir mazeretleri yok iken namaz kılmayan ve oruç tutmayan milyonca Müslüman kadın ile meşgul olsunlar, onlara İslâmî hayatı ve ibadeti talim ve telkin etsinler; İslâm'ı onların heva ve heveslerine değil, onları İslâm'ın şekil, ruh, mâna ve maksadına yaklaştırsınlar; eğer niyetleri halis ise.
hayredin karaman

*******************

_________________


Elif gibi yalnızım,
Ne esrem var, ne ötrem.
Ne beni durduran bir cezmim,
Ne de bana ben katan bir şeddem var.
Ne elimi tutan bir harf,
Ne anlam katan bir harekem...
Kalakaldım sayfalar ortasında.
Bir okuyan bekledim,
Bir hıfzeden belki...
Gölgesini istedim bir dostun med gibi…
Sızım elif sızısı...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://kutluforum.bedavaforum.biz
@bdulKadir
Adminstratör


Mesaj Sayısı: 6210
Rep Gücü: 10013964
Rep Puanı: 97
Kayıt tarihi: 17/03/09
Yaş: 51
Nerden: İzmir

MesajKonu: Geri: aBDULAZİZ bayındırın iddiaları ve cevabları   Paz Eyl. 06, 2009 7:25 am

Adetli kadın oruç tutabilir mi?
Her Ramazan ayı gelişinde tartışılan konulardan biri de adetli kadının oruç tutup tutamayacağıdır? Konuyu delilleri ve yorumları ile sizler için araştırdık.

Nursen Kışlakçı* / TİMETURK


Son zamanlarda sıkça tartışılan konulardan biri de adetli iken oruç tutmanın caiz olup olmadığı? Kur?an-ı Kerim?de adetli kadının orucu ile ilgili açık bir ifadenin bulunmayışı tartışmaların gündemde kalmasında etkili oluyor. Özellikle Ramazan ayında önem kazanan bu konuyu delilleri ve yorumları ile aktarmayı bir borç biliyoruz.


Hayız (adet) nedir?


Hayız (âdet) sözlükte, kanın çıkmasıdır. İslami literatürde, ergen, hastalıklı olmayan ve menopoza girmemiş olan kadının rahminin attığı kandır.[1]


Diğer semâvî dinlerde, örneğin adetin dînî yönüyle ilgili en ayrıntılı uygulamalarını geliştiren Yahudilikte hayız gören kadın ?niddah? (ayrılan) adıyla anılır. Eski Ahit?de hayızlı kadın, kanamanın başlamasından itibaren yedi gün boyunca murdar kabul edilmiş ve birtakım yükümlülüklere tâbi tutulmuştur. Yahudilikte aynı zamanda, kadında kanamanın devam ettiği sürede ve yedi günlük müddet içinde hayızlı kadınla cima etmek, onun dokunduğu herhangi bir şeye temas etmek murdarlığı bulaştırdığından yasaktır. Hıristiyanlıkta ise, hayzın hiçbir dinî hükmü yoktur, hayızlı kadınla cima (cinsel ilişki) dahi serbesttir.[2] İslâm dinî, bu gibi kadına eziyet veren uygulamaları geçersiz kılarak, hayızlı kadını hakikî manada pis ilân etmemekle birlikte, hakkında birtakım koruyucu hükümler koymuştur.


Adetli kadın hakkında söz konusu olan şey, sadece hükmî bakımdan temiz olmama hâlidir. Bu durumda, cünüp kişi de adetli kadınla aynı kategoriye girer. Fakat cünüp ile adetli kadının durumu, bazı noktalarda farklılık arz eder. Bu farklılığın nedenleri arasında;

* Cünüplüğü sona erdirmenin kişinin iradesine bağlı oluşu, âdet hâlini sona erdirmenin ise kişinin iradesine bağlı olmayışı

* Âdet hâlinin uzun sürmesi, sayılabilir.[3]


Kadının adeti ile ilgili hükümlerin kadının ve ona ait hallerin Haliki ve Maliki tarafından konması akli yorumların çıkarımlarından öncelikli olmalıdır. Zira akıl mü?minlere nakli (Kur?an ve sünneti) şekillendirmek için değil bu değerleri anlayıp kavramak için verilmiştir.


Nakil adetli kadının oruç tutmasına herhangi bir yasak getirmiş midir?


Kuranda adetli kadının orucunun haram olduğuna dair herhangi bir açıklama yapılmamıştır. Haramlığa işaret eden deliller sünnette bulunmaktadır.


1) Hamne binti Cahş, Hz. Peygamber (s.a.s)? e, kendisinden çok fazla kan geldiğini ve bu durumun kendisini namaz ve oruçtan alıkoyduğunu söyleyince Resûlullah ona:

?Allah? ın bilgisine uygun olarak (her ay) altı ya da yedi gün hayız kabul et, sonra da temizlendiğine (âdet gününün bittiğine) kanaatin geldiğinde gusül al ve (ayda) yirmi üç ya da yirmi dört gece-gündüz namazı kıl, orucu tut!? buyurmuşlardır.[4]

* Bu rivayette Hz. Peygamber tarafından kadının namaz kılıp oruç tutabilmesi için âdetinin hükmen bitmesini şart koşulmuştur.

* Hamne binti Cahş?ın hayzın kendisini oruçtan alıkoyduğunu belirtmesi adetli iken oruç tutulamayacağını o dönemde kadınların bildiğini göstermektedir.

* Hz. Peygamberin ?adetin bittiğinde gusül al namazı kıl, orucu tut? sözleri de Hamne?nin ve hanımların hayzın oruca engel olduğu yönündeki yerleşik bilgilerinin doğruluğunu tasdiklemektedir.


2) Muâze?den: Hz. Âişe? ye (r.anha); ?Hayızlı kadının orucu kaza ettiği hâlde namazı kaza etmemesinin sebebi nedir?? diye sorunca bana dedi ki: ?Sen Hârîcî misin yoksa??

?Ben Hârîcî değilim, ancak soru soruyorum? dedim. O (Hz. Aişe) da şöyle dedi: ?Biz Resûlullah (s.a.s) dönemindeyken bu hâl geldiğinde biriyle emrolunur, diğeriyle emrolunmazdık. Resûlullah, orucun kazasını emreder, namazın kazasını emretmezdi.? [5]


İmam Nevevi, İbn Hazm, İbn Rüşd, Halebî İbrahim hayızlı kadının oruç tutmasının haram olduğunu ve bu konuda ümmetten farklı görüş bildiren bir müctehidin çıkmadığını haber vermişlerdir.


İmam Nevevi geleceğe matuf şöyle bir göndermede de bulunur ve der ki: ?Bu rivayet orucun haramlığına delil değildir, onda sadece orucu açmaya cevaz vardır. Adetliye oruç, yolcuya olduğu gibi caizdir, farz değildir gibi bir yorum yapılacak olsa şöyle cevap verilir: Sahabe kadınlarının ibadet konusundaki içtihatları sabit olduğu gibi ibadete olan düşkünlükleri de bilinir. Eğer oruç caiz olsaydı onlardan bazıları bunu muhakkak yerine getirirdi.?[6]


Dini hükümleri anlama ve uygulama noktasında son derece titizlenen hanımların ilk dönemlerden beri tercihlerini ruhsatı kullanmak yerine azimete göre hareketle şekillenmesi gerekirdi. Kadınların, en mahrem konularda dahi sorular sorup nakiller yaptığı devirlerde adetli iken orucunu bozmayan Ramazan oruçlarını bütün tutan tek bir sahabiyyeden bahsetmemiş olmamalarını tesadüfî olarak açıklamak mümkün değildir.


Cenab-ı Hakkın ?Öyle ise sizden Ramazan ayını idrak edenler onda oruç tutsun. Kim o anda hasta veya yolcu olursa (tutamadığı günler sayısınca) başka günlerde tutsun.?[7] Ayetinden yola çıkarak günümüzde ?adetli kadın oruç tutabilir? tezini savunanlar bulunmaktadır. Zira oruç açma ruhsatı Kuranda yolcu ve hastaya verilmiştir. Adetli kadın yolcu sınıfına giremeyeceğine göre adetli iken sadece kendisini rahatsız hissettiği günlerde oruç tutmayabilir, denilir.


Kadının adetinin hastalık olarak değerlendirilmesi gerektiğini söyleyenler?Sana kadınların hayız hâlinden soruyorlar. De ki: ?O, bir ezâdır.[8] (Ayetindeki eza kelimesinin de hastalık anlamı taşıdığını söylemektedirler.


Eza Nedir?


Ragıb el- Isfahani?nin el-Müfredat?ında ?eza? şöyle açıklanır:


?Eza?: Canlı varlıklara dokunan sıkıntıyı ve zararı anlatır. Bu canlının bedenine ya da ruhuna yönelik olabilir yahut yapılan işin dünyevi yahut uhrevi sonuçlarından kaynaklanabilir.


Kelime Kur?an-ı Kerim?de de bu anlamda kullanılmıştır:


?Mallarını Allah yolunda harcayıp da infaklarının ardından minnet etmeyenler, eza etmeyenler (sıkıntı vermeyenler) yok mu, işte onların Rabb?leri katında mükâfatları vardır.?[9]


Eğer yağmur sebebiyle size bir eza uğrarsa sıkıntı çekerseniz yahut hasta düşmüş iseniz, silahlarınızı bırakmanızda bir mahzur yoktur. [10]


Kur?an?ı Kerim?de içinde eza kelimesi zikredilen ayetler bir bütün olarak incelendiğinde hastalıktan farklı bir anlam taşıdığı görülmektedir. Hatta yukarıda aynı ayet içerisinde ?eza? ve ?hastalık? birbirinden farklı kelimelerle ifade edilmiştir. Aynı anlamı taşıyan kelimelerin ?yahut? edatı ile birbirinden ayrılarak zikredilmesi dil açısından uygun değildir. Zira o takdirde ortaya ?hasta yahut hasta olursanız? ifadesi gibi anlamsız sözler çıkacaktır.


Oruç ayetinde geçen ve kendilerine oruç tutmama ruhsatı tanınan ?merda? (hastalar) kelimesinin kapsamına hayızlıyı dâhil etmek ve onları da hasta kategorisinde değerlendirmek ne nakli ne akli ve ne de lugavî açıdan mümkün gözükmemektedir. Zira her üç kaynak da kelimenin bu anlama gelmediğini her iki durumun da özellik ve mahiyetinin farklılığını ısrarla vurgulamaktadır.


Hayzın tanımı, başta zikrettiğimiz üzere gibi lugavî açıdan çok açıktır. Hayzın bir hastalık, bir özür durumu olmadığı çok kesindir. Aksine hayız kadında hastalık değil sağlık göstergesidir, kadınlar normal hayız gördüklerinde değil hayız görmediklerinde doktora müracaat ederler.


Bu lugavî açıdan da tıbbi açıdan da böyledir. Ayrıca hayız halinin hastalık olarak yorumlanabileceğini farzetsek dahi bu hastalık sünnete göre oruca mani olan bir hastalıktır ve bu hastalıktan iyileşme kadının kendisini iyi hissetmesi ile değil adet halinin hükmen bitmesiyle son bulacaktır. Dikkatle incelendiğinde sünnette de hayız (adet) ve istihaza (hastalık kanı)?nın asla bir tutulmadığı ve aralarındaki hüküm farkının çok detaylı bir şekilde verildiği gözlemlenmektedir.


Hz. Aişe?den (r. anha) Fatma b. Ebû Hubeyş, Hz. Peygamber (s.a.s)? e geldi ve dedi ki: ?Ben istihâze (âdet fazlası kan, özür/hastalık kanı) gördüm. Resûlullah (s.a.s) şöyle buyurdu: ?Âdet günlerinde namazı bırak, sonra gusül al ve her namaz vaktinde abdest al (ve namazını kıl), isterse kan hasıra damlasın.? [11]


Kadından gelen kan ister adet kanı olsun ister özür (hastalık kanı) olsun kadını hassaslaştıracak ve metabolizmayı yoracaktır. Özellikle hasıra damlayacak derecede kanaması olan bir kadının rahatsızlık hissetmemesi mümkün değildir. Hal böyle olmasına rağmen Allah Rasulü hayız dönemi bitiminde namazı emrettiği gibi kadınlara gücü yettiği takdirde orucu da emretmiştir. Görünüşte aynı olmasına rağmen her iki kanın hükmü kadının ve onun adetinin yaratıcısı tarafından farklı şekilde belirlenmiştir. Bu takdirde oruç ayetinde kendilerine oruç açma ruhsatı tanınanlar -adetlinin zaten oruç tutması yasak olduğu için- istihaze (özür-hastalık kanı) gören kadınlar olabilir. Buna ne lugavî ne tıbbi açıdan bir engel bulunmamaktadır.


Bazıları adetli iken oruç tutmanın haram kılınmasının Kur?an?ın sınırlamadığını sınırlamak olduğunu böyle bir şeye kimsenin hakkının bulunmadığını ifade etmektedirler. Konu bu çerçevede ele alındığında ve peygamberin hüküm koyma yetkisi göz ardı edildiğinde herkesin anlayışına göre şekillenen bir din ortaya çıkması kaçınılmazdır. Örneğin namazın şekli, rekât sayısı, zekâtın mahiyeti, hangi mallardan ne ölçüde zekât verileceği, faizin hangi mallarda geçerli olduğu, oruçluyken unutarak yiyip içmenin orucu bozmayacağı vs. gibi pek çok konu Kuranda zikredilmemektedir.


Cünüp kişiye namaz için gusül abdestinin farz oluşunu ihtilâfsız herkes kabul etmektedir. Oysa bu gusül abdest şartı Kuranda değil sadece sünnette bulunmaktadır. Bir ayeti anlarken sünnetin hüküm koyma özelliği yok sayılıyorsa diğerinde de yok sayılmalıdır. Bu takdirde, cünüplükten gusül abdesti almadan da arınmak mümkün olacaktır. Zira ayette gusül abdestinden değil temizlenmekten bahsedilmektedir. Bu da kişinin temizlik anlayışına göre sadece kirlenen yeri temizlemekle ya da yıkanmak yerine sadece silinmekle de gerçekleşebilecektir.


Adetli kadının oruç tutabileceğini söyleyenlerden şöyle yorumlar da gelmiştir:


?Bunların aslı olsaydı mutlaka Kur?ân?da kadının hayız hâlinde bu ibadetleri yapamayacağına dair bir açıklama olacaktı. Zira Kur?an ibadet yapamama gibi önemli bir hâli kapalı bırakmaz, bunu belirtirdi.?


Bu ifadeler Kur?an?da açıkça belirtilmeyen tüm meselelerin önemsiz olduğunu düşündürmektedir. Bu noktadan hareketle dinin direği sayılan namazın, İslam?ın şartlarından olan orucun, haccın, zekâtın mahiyetini, nasıl eda edileceklerini, vakitlerini vs. önemli kabul etmek mümkün değildir. Zira Kur?an?da bu ibadetlerin hükmü belirtilmekle beraber mahiyetiyle ilgili ayrıntılı bilgiler verilmemiştir. Bütün bunlara karşılık Kuranda abdestin detaylı anlatılmış olması, bu mantığa göre abdestin namazdan ve diğer ibadetlerden daha önemli olduğunun bir göstergesi olacaktır.


Yine günümüzde adetlinin oruç tutabileceğini ispat sadedinde gelen yorumlardan biri de kolaylık prensibine dayanmaktadır. ?Ramazan? dan sonra kadınlar, hayızlıyken tutamadıkları oruçları tutmakta zahmet çekiyorlar, bazen ertesi seneye kalıyor, birikiyor. Ramazan orucu toplumsal bir ibadettir ve toplumsal ibadetlerin topluca yapılmasında daha çok kolaylık vardır? deniliyor.


Fıkıh da faydaya göre verilen hükümler maslahat olarak isimlendirilir. Ancak usulcüler maslahata göre amel etmek için bazı şartlar ileri sürmüşlerdir:

1- Maslahat, belirli bir şer?î delil tarafından geçersiz sayılmış olmamalıdır. Böyle bir delilin bulunması halinde maslahata göre amel edilemez. Meselâ, saldıran düşmana karşı savaşmayıp ona teslim olmak faydalı görülse bile, bu maslahata itibar edilemez. Çünkü teslim olmakla sağlanacak -ölümden kurtulma, mallan telef olmaktan kurtarma gibi- faydalar şer?î delil tarafından makbul sayılmamış, geçersiz kılınmıştır.

Adetli kadının oruç tutmasında da şüphesiz bir ibadeti toplu halde yapmanın yükü hafifletmesi gibi maslahatlar vardır. Ancak bu faydalar şer?î delil (sünnet ve icma) tarafından makbul sayılmamış, geçersiz kılınmıştır. Hikmet sahibi olan Şâri? Teâlâ, herhangi bir maslahatı, onun kabulü halinde ondan daha üstün bir maslahatın yitirilmesi söz konusu olmadıkça ilga etmez.

2- Maslahatın varlığından emin olunmalıdır. Vehme dayanan maslahata göre hüküm verilemez. Fayda ve zarar mukayesesi yapılmaksızın bu hükmün konması faydalı olur diye akla estiği şekilde hüküm vermek, vehmedilmiş bir maslahata hüküm bina etmek olur. Kadının adetli iken oruç tutmasının kendisine dönen maddi ve manevi olumlu ya da olumsuz etkilerini tam anlamı ile tespit imkân dâhilinde değildir. Faydanın hangisinde fazla olduğu belirlenemiyorsa buradaki maslahat vehme dayalı maslahat olmaktan öteye gitmeyecektir.

3- Maslahat, genel olmalıdır; özel ise, ona göre hüküm verilemez. Bir maslahata göre hüküm verildiğinde bu hüküm İnsanların çoğunluğu için bir fayda sağlıyor veya çoğunluğu ilgilendiren bir zararı gideriyorsa, bu maslahat ?genel? sayılır. Böyle değil de, bir kişi veya az sayıdaki kişilerin fayda yahut zararları ile ilgili ise, maslahat ?özel? kabul edilir. Çoğunluğu dikkate almaksızın, üst düzeydeki bir yöneticinin, eşraftan birinin veya belirli kişilerin maslahatına binaen hüküm verilemez. Kadınların çoğunun adetli iken oruç tutmadıklarında zarara uğradıkları sıkıntı çektikleri gibi genel bir kabul yoktur. Kadını sıkıntıya sokan Allah?ın kendisine tanığı kolaylık değil toplumun ramazanda ağzı oynayana gösterdiği tahammülsüz tavırlardır. Oruç tutması gerekenle tutmaması gerekenler birbirlerine karşı saygılı ve hoş görülü oldukları sürece maslahat zaten gerçekleşmiş olacaktır.

Şüphesiz her şeyin en doğrusunu Cenâb-ı Hak bilir.

*Araştırmacı-yazar.


[1] Et-Tahanevi, Keşşaf, Lübnan Beyrut 1996, cilt:1, sf: 727.

[2] Yavuz, Yunus Vehbi, ?Hayız?, Türkiye Diyânet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, İstanbul 1998, cilt:17, s.51.

[3] Şule Uysal, Kadın ve Aile İlmihali, İstanbul 2004, s.57.

[4] Tirmizi, K. Tahare, B. 95, H. No: 128.

[5] Buhari, Hayz, 21; Müslim, Hayz, 67; Ebu Davut, Taharet, 105; Tirmizi, Taharet, 97, Savm, 68; Nesai, Hayz, 17, Savm 64; İmam Ahmed b. Hanbel, El-Müsned, Hayız-İstihaze-Nifas/4.

[6] İmam Nevevi, Kitabu?l- Mecmu?, Beyrut- 2001, c.2, s.266.

[7] Bakara 2/185.

[8] Bakara, 2/222.

[9] Bakara, 2/ 262.

[10] Nisa, 4 /102.

[11] İmam Ahmed b. Hanbel, El-Müsned, Hayız-İstihaze-Nifas/37

_________________


Elif gibi yalnızım,
Ne esrem var, ne ötrem.
Ne beni durduran bir cezmim,
Ne de bana ben katan bir şeddem var.
Ne elimi tutan bir harf,
Ne anlam katan bir harekem...
Kalakaldım sayfalar ortasında.
Bir okuyan bekledim,
Bir hıfzeden belki...
Gölgesini istedim bir dostun med gibi…
Sızım elif sızısı...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://kutluforum.bedavaforum.biz
@bdulKadir
Adminstratör


Mesaj Sayısı: 6210
Rep Gücü: 10013964
Rep Puanı: 97
Kayıt tarihi: 17/03/09
Yaş: 51
Nerden: İzmir

MesajKonu: Geri: aBDULAZİZ bayındırın iddiaları ve cevabları   Paz Eyl. 06, 2009 7:43 am

Hayz kadından namaz yükümlülüğünü tamamen düşürür, oruç tutmasını haram kılar, ancak bunu sonra kaza eder.
hayreddin karaman
http://www.hayrettinkaraman.net/yazi/hayat2/0037.htm

************************
kurana dokunma meselesi
Özel Hallerinde Kadınların İbadeti

Uzunca bir ayrılıktan sonra artık beraberiz. Bu esnada yurt içinde ve dışında vazife seyahatleri yaptım, çeşitli bölgelerde birçok insanımız ile görüştüm, konuştum, sohbetler yaptım. Biraz şaşkınlık ve burukluk dışında her şey yerli yerinde; imanlar, ümitler, öz dâvaya bağlılıklar devam ediyor. Laik demokratik düzen içinde hakların nasıl alınacağı, meşru ve etkili mücadelenin nasıl yapılacağı konusunda daha ayağı yere basan düşünceler ve güzel bir şuurlanma var. Hem siyaset hem de din konusunda -ortalıktaki toz dumana rağmen- halk kime inanacağını, kimlerin peşinden gidebileceğini oldukça iyi biliyor. Olup bitenin -hayret edilecek derecede- farkındalar.
İstanbul'da Diyanet İşleri Başkanlığı'nın tertiplediği "Güncel dini meselelerle ilgili istişare" toplantısına da katılmıştım (15-18 Mayıs-2002). Hemen toplantı sonrasında ayrıldım ve seyahatlerime devam ettim. Takip edebildiğim ve döndükten sonra öğrendiğime göre bu konuda hayli polemik yapılmış, herkes kendi peşin fikri yönünde kürek çekmiş, birçok yazar çizer toplantıyı kendi konumunu güçlendirmek için istismara yeltenmişler...Benim genel olarak söyleyeceğim iki cümle var:
1. Dedikodu yapmak yerine 39 maddeden oluşan bildirge dikkatle okunsun. Anlamak için de erbabı ile danışma yapılsın.
2. Bu toplantıda ümmetin icmâ'na aykırı hiçbir karar alınmamış, caiz olmasına rağmen yeni bir ictihad da yapılmamıştır. Yapılan bazı yorumlar ve eski fıkıhçıların ictihadları arasından bazılarını tercihten ibarettir.
Özel olarak üzerinde durmak istediğim meseleler ise "özel hallerinde kadınların ibadetleri" ile ilgilidir.
20. maddede kadınların özel hallerinde (âdet görürken ve lohusa iken) "namaz kılma, oruç tutma gibi dini yükümlülüklerden muaf tutuldukları" açıkça ifade edilmiş, bu hüküm ise onların pis olmalarına değil, "psikolojik ve fizyolojik yüklerini hafifletme" hikmetine bağlanmıştır. Maddenin devamında ise şöyle denmiştir: "Ancak bu gibi durumlarda Kur'an okunmasının, mescitlere girilmesinin ve -çoğunluk bilginlerce aksi görüş belirtilmekle birlikte- bazı bilginlerce tavaf yapılmasının mümkün olduğu da ifade edilmiştir."
Dikkat edilirse burada, "bazı bilginlerin bunları caiz gördüğü" zikredilmiş; yani tercih ile fetva bile verilmemiş, yalnızca bilgi verilmekle yetinilmiştir. Şimdi bu fıkıh alimlerinin tavaf, mescide girme ve Kur'an okuma konularında neler söylediklerini aktarabiliriz:
İbn Kayyim el-Cevziyye, İ'lâmu'l-muvakk'în isimli fıkıh usulü kitabının 3. cildinde, hayızlı kadının tavaf meselesini tartışıyor. "Haccın tamamlayıcı parçalarından (rükünlerinden) biri olan tavâfı yapamadan hayız görmeye başlayan bir kadın -eğer yol arkadaşları (kervan, grup) bekleyemiyorlarsa- ne yapacak?" sorusunu soran İbn Kayyim, "Bekler, gidip sonra bir daha gelir, hayızlı yapar ve ceza öder..." gibi çözümleri birer birer tartışarak reddediyor ve şu sonuca varıyor: Allah kullarını, güçlerinin yetmeyeceği, kendilerine çok zor gelen ibadetlerle yükümlü kılmaz. Ayakta namaz kılamayan oturup kılar, su bulamayan teyemmüm eder, elbise bulamayan çıplak kılar, kıbleyi bilemeyen tahmin ederek bir tarafa yönelir...Hayızlı kadın da temizlenmeyi bekleyemiyorsa öylece tavâfını yapar ve kasten bir kuralı ihlal etmediği ve yasağı çiğnemediği için ceza da gerekmez...(Bak. İbn Kayyim, İ'lâm, Mısır, 1955, , 25, 34 vd.)
İbn Rüşd, Bidâyetü'l- müctehid nihâyetü'l-muktesıd isimli eserinde "cünüplük ve hayız halinin hükümleri" başlığı altında "mescide girme, Kur'an'a dokunma ve onu okuma" konularını ele alıyor ve özetle şunlar kaydediyor:
Fıkıh âlimlerinin, cünüp ve hayızlı olanların mescide girmelerinin cevazı konusunda üç farklı ictihadları vardır: 1. Malik (Hanefîler de bu görüştedirler) girmeleri caiz değildir diyor. 2. Şâfi'î "orada oturmak üzere giremezler ama mescide bir kapısından girip diğerinden çıkarak yollarına devam edebilirler" diyor. 3. Dâvûd Zâhirî ve onun yolundan gidenler ise "cünüp ve hayızlının mescide girmeleri, orada oturmalar caizdir" diyorlar.
Bu konuda farklı yorum ve ictihadların bulunmasının sebebi, ilgili âyetin farklı anlaşılması, hadisin de sahih olup olmadığı konusundaki farklı değerlendirmedir.
İlgili âyetin meali şöyledir: "Ey iman edenler! Ne söylediğinizi bilir hale gelinceye kadar sarhoş iken namaza yaklaşmayın, guslünüzü edinceye kadar da -yoldan geçmeniz dışında- cünüp iken (namaza yaklaşmayın)" (Nisâ: 4/43).
Mealde geçen "namaza yaklaşmayın" cümlesi iki şekilde anlamaya müsaittir: a) Namaz kılmayın. b) Namaz yerine (mescide) yaklaşmayın; yani girmeyin. Âyeti birinci şekilde anlayanlar, hayızlı ve cünüp iken namaz kılınmaz ama mescide girilebilir demişlerdir.
Hadis de "Cünüp ve hayızlı için mescidi helal kılmıyorum" mealindedir. Bu hadisi sahih bulmayan müctehidler onu delil olarak kullanmamışlardır.
Zâhiriyye mezhebinin güçlü âlimi İbn Hazm de el-Muhallâ isimli fıkıh kitabında, "cünüp ve hayızlı olanların mescide giremeyeceklerini" savunan alimleri tenkit ediyor ve özetle şu delillere dayanıyor: İleri sürdükleri âyeti "mescide yaklaşmayın" şeklinde anlamak doğru değildir. Hadis de sahih değildir. Hz. Peygamber zamanında Suffe ashâbı mescidde kalırlardı ve elbette ihtilam olurlardı. Azat edilen bir siyah cariyeyi Peygamberimiz uzun zaman mescidde oturttu; bu esnada onun da âdet görmüş olması tabîîdir...
(İbn Hazm, el-Muhallâ, II, 77, , 184; İbn Rüşd, Bidayetü'l-müctehid, Beyrut, 1987, , 29 vd.)
(Görüldüğü üzere âdet gören kadının mescide girmesi konusu eskiden de tartışılmış, farklı görüşler ortaya çıkmış, "giremez" diye bir icmâ oluşmamıştır.
Kur'an'a dokunup onu okuması konularında karara geçen ifadeler de tartışma konusu olmuştu

1. Dokunma konusu:
İbn Rüşd Mushaf'a dokunma konusunda özetle şunları söylemiştir: Cünüp olanın Mushaf'a dokunmasını bazı fıkıhçılar caiz görmüş, çoğunluk ise menetmişler; yani caiz olmadığı hükmüne varmışlardır. Bunlar abdesti olmayan kimselerin de Mushaf'a dokunmalarının caiz olmadığını söyleyenlerdir. Bu ihtilafın (farklı ictihadın) sebebi, "Ona tertemiz olanlardan başkası dokunamaz" (Vâkıa: 56/79) mealindeki âyettir. Abdest bahsinde bu âyetle ilgili farklı anlayışlardan söz ettik. Hayızlı kadınların Mushaf'a dokunmasını caiz görmeyenler de yine aynı delile dayanmaktadırlar.
İbn Hazm de Mushaf'a abdestsiz veya cünüp ve hayızlı olanın dokunmalarının caiz olduğunu savunurken Hz. Peygamber (s.a.)in Herakliyüs'e gönderdiği mektupta âyetin de bulunduğu, mektubun bir gayr-i müslime verildiği ve onun âyete dokunmasında sakınca görülmediği vâkasına dayanmaktadır. Çoğunluğun dayandığı "Mushaf'a abdestsiz ve cünüp olanların dokunamayacağını ifade eden" rivayetin ise sahih olmadığını, sahih olanın ise mürsel olduğunu (Hz. Peygambere kadar raviler zincirinin kesintisiz olmadığını) ileri sürmektedir. Yukarıda meali geçen âyete gelince İbn Hazm'ın onunla ilgili yorumu şöyledir: Allah Teâlâ "...dokunmasınlar" demiyor, "...dokunmazlar diyor. Biz vâkıa olarak Kur'an'a herkesin (temiz, pis, müslüman, kâfir...) dokunduklarını görüyoruz; şu halde bu âyette geçen kitaptan maksat Mushaf değil, 78. âyette açıklanan "meknûn; yani gizli, saklanan" kitaptır, Kur'an'ın levh-i mahfuzdaki aslıdır ve ona ancak melekler dokunabilir.... (81-84)

2. Okuma konusu:
İbn Rüşd konuyu şöyle özetliyor: Bu konuda fıkıhçılar farklı hükümlere vardılar. Çoğunluk cünüp ve hayızlı olanın Kur'an' okumasını caiz görmezken bazıları caiz gördüler. İhtilaf sebebi "Hz. Peygamber'i, Kur'an okumasını, cünüplükten başka hiçbir şey engellemezdi" mealindeki rivayettir. Caizdir diyenlere göre bu rivayet bir şey ifade etmez; Hz. Peygamber "Cünüplük yüzünden okuyamıyorum" demedikçe rivayetten bu sonuç çıkarılamaz; cünüp olduğunda okumamasının başka sebepleri de olabilir. Caiz değildir diyenlere göre bu sözü rivayet eden sahâbî kendiliğinden bunu söyleyemez, bir bilgisi olmalıdır. Çoğunluk hayızlı kadın konusunda da iki gruba ayrılmışlardır. İmam Malik, hayızın uzunca bir müddet sürdüğünü göz önüne alarak "az miktarda okur" derken diğerleri hayızlı ile cünübü birbirinden ayırmamışlardır (31-32).
İbn Hazm "Kur'an' okumak, tilavet secdesi, Mushaf'a dokunmak ve Allah'ı anmak; bunların hepsi abdestli olana ve olamayana, cünübe ve hayızlı olana caizdir" diye başlık attıktan sonra genel delilini şöyle açıklıyor: "Bunlar hayırlı işlerdir, teşvik edilmiş, sevap vadedilmiş fiillerdir; bunların bazı hallerde yapılamayacağını söyleyenlerin delil getirmesi (delil ile isbat etmeleri) gerekir". İbn Hazm karşı tarafın ileri sürdükleri delilleri ise ya sahih olmayan rivayetlerden ibaret oldukları veya hükme delalet etmedikleri gerekçesiyle reddetmekte, sahabe ve tabiûn müctehidlerinden kendi ictihadını destekleyen örneklere de yer vermektedir (77-81).
Fıkıhçıların ihtilaf ve ittifak ettikleri hükümleri açıklayan iki kaynaktan konumuz ile ilgili ictihadları aktarmış olduk. Görülüyor ki "kadınların özel hallerinde namaz kılamayacakları ve oruç tutamayacakları" konularında ittifak (icmâ) var; "mescide girme, Kur'an'a dokunma ve onu okuma, gerekli tavâf yapma" konularında ise ihtilaf edilmiş; çoğunluk bunları caiz görmemiş ama bazı fıkıh alimleri caiz görmüşlerdir. İstişare toplantısı kararlarında da söylenen bundan ibarettir.
Fıkıhta icmâ bağlayıcıdır, ama çoğunluğun görüşü bağlayıcı değildir. Meşhur dört mezhepte de bazen biri, diğerlerinin tamamına (bu mânada cumhura, çoğunluğa) muhalif olduğu halde mensupları -çoğunluğun ictihadını değil- tek kalmış olan mezhebin ictihadını uygulamaktadırlar.
Özel hallerinde kadınları kimse mescide girmeye, Kur'an okumaya...zorlamıyor; ama onlar farklı (caiz diyen) ictihada uyar da bunları yaparlarsa yine kimsenin onları engellemeye veya kınamaya hakları olamaz.

******************

_________________


Elif gibi yalnızım,
Ne esrem var, ne ötrem.
Ne beni durduran bir cezmim,
Ne de bana ben katan bir şeddem var.
Ne elimi tutan bir harf,
Ne anlam katan bir harekem...
Kalakaldım sayfalar ortasında.
Bir okuyan bekledim,
Bir hıfzeden belki...
Gölgesini istedim bir dostun med gibi…
Sızım elif sızısı...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://kutluforum.bedavaforum.biz
@bdulKadir
Adminstratör


Mesaj Sayısı: 6210
Rep Gücü: 10013964
Rep Puanı: 97
Kayıt tarihi: 17/03/09
Yaş: 51
Nerden: İzmir

MesajKonu: Geri: aBDULAZİZ bayındırın iddiaları ve cevabları   Paz Eyl. 06, 2009 7:50 am

Mustafa İslamoğlu

Muhaddisler, bu konudaki hadisleri, eserlerine şu başlıkta almışlardır: “Bugünlerde Kadının Oruçtan Nehyedileceği Babı”. Bu konuyu, bu başlık altında ele aldıklarına göre, Muhaddislerimizin(rh.a.ecmain) bu konudaki görüşü, İslamoğlu Hocamıza muhaliftir.

Yine aynı şekilde, bu konuda fakihlerimizin(rh.a.ecmain) “büyük” çoğunluğu/cumhuru(ki, bu konuda icma vardır diyebiliriz), adetli kadının oruç tutmasına “haram” fetvası vermişlerdir. (Çalışmamızın sonunda birkaçına yer vereceğiz)


İslamoğlu Hocamızın bu konudaki soruya verdiği cevabı aktaracak ve ardından da reddiyesini sunacağız.



İslamoğlu diyor ki:

1. Bu konuda bize gelen sahih hadis tek kanaldan gelir: Hz. Aişe.

Soru şu: Namazı terk etme gibi hayati bir konuda ahad ve dahi zanni bir haberi yeterli bulmak isabetli midir? Bu hadis merfu değildir. Yani peygamberin ağzından bir yasak nakledilmemiştir. İmam Ebu Hanife "la yaktu'l-mumin bi'l-kafir" (mümin bir kafire karşılık kısasen öldürülemez) sahih hadisini "enne'n-nefse bi'n-nefs" (cana karşılık can) ayeti sarihtir ve ona aykırıdır diyerek amel edilemez bulur. Dikkat buyurun İmam'ın amel edilemez dediği bu hadis merfudur. Yasak içermekte, bizzat peygambere dayanmaktadır. Aişe hadisi ise merfu değildir.



İslamoğlu Hocanın bahsettiği hadis şudur:


“Bizler Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hayatta iken ay hali olurduk. Orucun kazasını yapmamız emrolunur, fakat namazın kazasını yapmamız emredilmezdi.” [Buhari,321; Müslim,335; Nesaî,2279; Ebu Davud,1]


Evvela merfu hadisin tanımını sunmamız yerinde olacaktır. Zira İslamoğlu, bu hadisin merfu olmadığını söylemektedir.

"Özellikle Hazreti Peygambere isnad edilen söz, fiil ve takrirlerden -ister munkatı isnadla rivayet edilmiş olsun, ister muttasıl isnadla rivayet edilmiş olsun - bütün hadîslere merfû denilmiştir. Bu söz, fiil ve takrirler, ya açık bir ifade ile Hazreti Peygambere isnad edilirler; yahut da bunlar Hazreti Peygambere açık bir şekilde isnad edilmemiş olsalar bile, onların, Hazreti Peygamberin söz, fiil ve takrirleri olduklarına hükmetmekte herhangi bir güçlük çekilmez.” (Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Hadis Usûlü, s:160)


Yani, bir hadisin merfu olmasının şartı, o hadisi direk Rasulullah’ın(sas) dilinden aktarmak değildir. Munkatı’ hadis; yani hadisin senedinde kopukluk dahi olsa, ve hatta, “mevzu/uydurma” bir rivayet dahi olsa, Rasulullah’a(sas) isnad ediliyorsa, o hadis merfu’ olarak adlandırılır Hadis Usûlüne göre… Ancak, İslamoğlu Hocamızın her ilim dalındaki reformist hareketlerini maalesef hadis ilmi alanında da müşahade ediyoruz.

Merfu olmadığını varsayalım… Verdiği İmam Azam(rh.a) örneğinde; İmam, Kur’an’ın açık bir hükmüne istinaden ictihad etmiştir. Hata mı etti, isabet mi; bunu tartışacak değiliz; ancak İslamoğlu Hocamızın böyle bir örneği vererek, kendisini aklamaya çalışması da isabetli değildir. Zira kendisinin bu konuda dayandığı “açık bir ayet” bulunmamaktadır. Bakara 185. ayeti kendi yorumuyla “açıkmış” gibi lanse ettirmesi de, kabule şayan değildir. Zira ayette, “kadınların o günlerde oruç tutabileceği”ne dair açık bir hüküm bulunmamaktadır.

Denilebilir ki; “Tutabileceklerine dair açık hüküm bulunmuyorsa da, tutamayacaklarına dair de açık bir hüküm mevcut değildir.” Buna karşı denir ki; “Muvahhid Mü’minlerin tek kaynağı Kur’an değildir. Onun müfessiri olan Rasulullah’ı(sas) Kur’an’dan ayırmak; İslam’ın şahdamarını kesmek demektir. Sahih hadislerde ve “ehl-i re’y olsun, ehl-i hadis olsun” ulemanın eserlerinde, bu konuya açıklık getirecek hükümler/deliller mevcuttur.”

Son olarak; Aişe(r.anha) hadisi kabule şayan görünmüyorsa, bir de şu hadisi hatırlatırız:
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Kadın ay hali olduğu vakit namaz kılmayı ve oruç tutmayı bırakmıyor mu?” [Buhari(304); Müslim(219)]




Yine diyor ki:

2. Peygamberimizin fem-i saadetlerinden hayızlının orucuna dair bir yasak nakledilmemiştir.



Cevaben denilir ki:

Madem Aişe validemizin dilinden olması yeterli gelmemekte, o halde evvela yukarıda paylaştığımız hadisi; o da yeterli gelmiyorsa şu hadisi sunarız:

Hamne binti Cahş, Hz. Peygamber(sas)’ e, kendisinden çok fazla kan geldiğini ve bu durumun kendisini namaz ve oruçtan alıkoyduğunu söyleyince Rasûlullah(sas) ona: “Allah’ın bilgisine uygun olarak (her ay) altı ya da yedi gün hayız kabul et, sonra da temizlendiğine (âdet gününün bittiğine) kanaatin geldiğinde gusül al ve (ayda) yirmi üç ya da yirmi dört gece-gündüz namazı kıl, orucu tut!” buyurmuşlardır. [Tirmizi, Tahare, 95/128; Ebû Dâvûd, Tahara: 109; İbn Mâce, Tahara: 117]

İmam Tirmizî(rh.a); bu hadise “hasen sahih” derken, İmam Ahmed b. Hanbel’in(rh.a) de aynı görüşünü(yani hasen sahih dediğini) nakleder.

Bu hadis, Rasulullah’ın(sas) fem-i saadetlerinden(saadetli ağzından) nakledilmiş ve “hasen sahih” hükmü verilmiş bir hadistir. Hamne binti Cahş’ın(r.anha) “bu halin oruçtan alıkoyduğu” şeklindeki beyanı, sahabe hanımlarının adetli iken oruç tutmadıklarının açık bir delilidir. Ve Rasulullah(sas) da, namaz ve oruç tutabilmesi için, adet zamanının hükmen bitmesini şart koşmuş ve akabinde de “adetin bittiğinde gusül alıp namazını kıl, orucunu tut” demiştir. Rasulullah’ın(sas) fem-i saadetlerinden çıktığı sabit olan, bundan daha açık bir delil ne ola ki? Hala daha yeterli gelmez, “bize Kur’an’dan çıkardığımız manalar yeter” denilirse de, susmayı yeğleriz…





Yine demektedir ki:

3. Hz. Aişe'nin bir hariciye cevabı dairesinde nakledilen bu rivayette konu ORUCUN KAZASIdır. (Biz namaz kılmaz kaza etmezdik, oruç tutmaz kaza ederdik).

4. Bu haberin kendisi namaz ile orucun hükmünün birbirinin aynı değil ayrı olduğunu gösterir.

5. abdestsiz namaz olmaz. Hayız hali ise abdeste münafidir. Dolayısıyla namaza da münafidir. Fakat oruçta abdest şartı diye bir şart yoktur. Bir misal olarak vermek gerekirse, Efendimiz cünüplü sabahladığı halde oruç tutmuştur. Ebu Hüreyre'den bunun aksine bir rivayeti Hz. Aişe düzeltmiş, Ebu Hüreyre bunun üzerine görüşünden vaz geçmiş ve yanlışlığını itiraf etmiştir.

Yani hayız halinin doğrudan oruçla bir alakası yoktur.



Denilir ki:

Doğrudan bir alakasının olduğu, yukarıda paylaştığımız hadislerde açıkça görülmektedir. Ayrıca; madem rivayette işlenen konu, orucun kazası konusu, “neden orucu kaza etmeye gerek duymuşlar o halde?” sorusu gelir akıllara ki, bu soruya verilecek cevap da, sanırım sadece hadisi inkar ile mümkündür.

Oruçta abdest şartının olmayışı, bu iddiayı yine haklı çıkarmaz. Abdest şartı yoksa da, temizlik şartı vardır. Rasulullah(sas) bahsi geçen hadiste cünüp halde sabahlamış; ancak “gusledip orucumu tutacağım” demiştir. Yani o günü cünüp geçirmemiştir. Hayızlı kadının gusletmesi ve manevî kirden arınması mümkün müdür peki?

Velev ki, tüm bu söylenenleri bir kenara bırakıp, hayız halinin bir “manevî kir” olarak değil de, “sadece” bir “rahatsızlık” olduğunu varsayalım… Bu durumda da, yine delil getirilen ayeti karşı delil olarak kullanmamız mümkündür ki, ilgili ayet-i kerimede, “..Allah, size kolaylık diler, size güçlük istemez...” buyrulmaktadır. Fakihler de “meşakkat kolaylığı celbeder” kaidesini bu ifadeden almışlardır ki, Allah(cc), emir ve yasaklarında kulları için zahmet ve ağırlığı değil, kolaylık ve hayrı ister. Bu zor günlerde kadına oruç tutturmak, kadına büyük bir meşakkattir ve hatta zulümdür. Allah(cc) ise zalim değildir ve zulmedenleri de sevmez…




Yine demektedir ki:

6. Bu konuda ümmetten farklı bir görüş çıkmamıştır sözünü, bizzat sizin de aktardığınız Nevevi'nin cevabı nakzeder. Nevevi o cevabı kimlere vermek zorunda hissetti kendisini acaba, bunu düşündünüz mü?. Bu bir yana, İslam tarihinde ümmet içinden tüm ulemanın bir yana bir alimin bir yana durduğu görüş örnekleri saymakla bitmez. Burada buna ne yer yeter ne zaman.



Deriz ki:

“Ümmetten farklı bir görüş çıkmamıştır” sözü, İmam Ahmed b. Hanbel’in(rh.a), “icma” konusundaki tedbirli davranışını hatırlatmakta bizlere. İmam Ahmed(rh.a), bir konuda “icma vardır” sözü yerine, “aksini bilmiyorum” sözünü söylemeyi tavsiye ederdi. Yani İmam Nevevî’nin(rh.a) o sözünde anlatmak istediği, ümmetin cumhurunun, çoğunluğunun bu görüşte olduğu şeklindedir; V’Allahu âlem… Bu türlü ifade ve ibarelere de zaten eserlerimizde sık sık rastlamaktayız.

Ayrıca Nevevî’nin(rh.a) o cevabı kimlere verdiği de çok önem arzetmemektedir. Zira herhangi bir kaypaklık yoktur ibaresinde. En sonda da aktaracağımız gibi, “ok” gibi şunu söylemektedir: “Hayızlı kadının oruç tutması haram olup, tutamadığı farz oruçları sonradan kaza et mesi ise vacibtir.”




Son olarak da, İslamoğlu Hocamız, meseleyi(kendi tezini) açıklama mahiyetinde şunları söylemektedir:

Esasen bu iki ayrı tarzdır. Bizler İslam'ın ashab-ı re'y damarına müntesibiz. Ashab-ı nakil olan damarı da vardır bu dinin ve bu damar hayli zengin, kalın ve baskındır. Biz bu iki damarla birlikte olmayı şeref biliriz. Fakat cahillerin ve kendini bilmezlerin (soru sahibini tenzih ederim) dilinden bizarız.



Deriz ki:

Nakil, re’y’e tercih edilir. Bunu, ehl-i re’y’in İmam’ı/önderi diyebileceğimiz, İmam Azam Ebu Hanife(rh.a) de tasdik eder ve bu konuda söyledikleri, bizi şu sonuca götürür ki; “Hadisle amel etmenin ve İmamların ona ters olan görüşlerini terk etmenin vacip olması”dır.

İmam Şar’anî(rh.a) şöyle demektedir: “Şayet o(İmam Azam), şerî deliller derlenip düzenlendikten, bu amaçla hadis hafızlarının çeşitli bölgelere yaptıkları seyahatler bittikten sonra yaşamış olsaydı, kesinlikle hadisleri esas alır, hadise ters “kıyas”ları terk ederek, hadisle amel ederdi.” [İmam Şar’anî, el-Mizan,1/62. bkz: Nasıruddin el-Albânî, Sıfatu Salâti’n-Nebî]

İmam el-Leknevî(rh.a) de şöyle demektedir: “Kim insafla düşünür ve aşırılıklardan” uzak durarak Fıkıh ve Usul-i Fıkıh ilimlerine bakarsa, alimlerin ihtilaf etmiş oldukları temel ve ayrıntı meselelerin birçoğunda hadis alimlerinin görüşlerinin daha sağlam olduğunu kesinlikle görür. Hadis alimleri, Hz. Peygamber’in(sas) varisleri ve şeriatın gerçek muhafızları iken, onların görüşleri doğruya nasıl daha yakın olmaz?” [İmam el-Leknevî, İmamu’l Kelam fîmâ Yetealleku bi’l-Kırâeti Halfe’l-İmâm, s:156. Bkz: Nasıruddin el-Albânî, Sıfatu Salâti’n-Nebî]


İslamoğlu Hocamızın son cümlesinde “cahil ve kendini bilmezler” olarak tavsîf ettikleri arasında, bu kardeşini de görmez inşaAllah. “Müctehid hata da etse bir sevap alır.” Ve biz her şeye rağmen diyoruz ki, İslamoğlu Hocamıza bu görüşünde katılmıyor oluşumuz ve hakkında hata ettiğini beyan etmemiz onu hakir görmek demek değil, “İslamoğlu Hoca bir sevap aldı” demektir. Bunun böylece bilinmesini isteriz.

Ancak, Abdullah b. Mes’ud’un(ra) şu sözü de, kulaklara küpe misali olmalıdır:

“Sünnette tutumlu olmak, bid’at bir içtihadda bulunmaktan daha hayırlıdır.”


Son olarak; başta da dediğimiz gibi, bu konuda meşhur eserlerde geçen ulemanın görüşlerini aktaralım:



“Hayızlı olan kadından namaz borcu tamamen düşer. Oruç tut ması da haramdır. Yalnız orucunu sonra kaza eder.” [İmam el-Mavsilî, el-İhtiyar Metni el-Muhtar Li’l-Fetva Tercümesi]



“...Böyle bir kadın mescide giremez, cinsî münasebet için kocasına müsaade edemez, Mushaf'a dokunamaz; nâfile oruç da tutamaz.” [İbn Abidin, Reddu’l Muhtar]



“Hayızlı kadının oruç tutması haram olup, tutamadığı farz oruçları sonradan kaza et mesi ise vacibtir. Ancak farz namazları kaza etmesi vacib değildir.” [İmam Nevevi, Açıklamalı Minhâc Tercümesi]



“Hayızlı kadın farz veya sünnet olsun oruç tutması haramdır. Hayızlı kadın hayızlı iken kılmadığı namazları daha sonra kaza etmez. Ama oruçları ise daha sonra kaza eder. Bunun hikmeti Hz. Aişe'ye soru lunca şöyle cevap verdi: "Biz hayızlı olduğumuzda orucu kaza etmekle emrolunduk, fakat na mazı kaza etmekle emrolunmadık." cevabını vermiştir. Namaz çok oldu ğu için, kaza edilmesi güç olacaktır. Ama oruç ise böyle değildir, doğru sunu Allah bilir.” [Kadı Ebu Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar ve Şerhi(Delilleriyle Büyük Şafii İlmihali)]



“Hayız ve nifaslının oruç tutması haramdır. Bunlar, bu oruçları sonradan kaza ederler. Kifâye'de de böyledir.” [Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye)]



“Aybaşı halinde olan kadın namaz kılamaz ve oruç tutamaz. Orucu, aybaşı halinden çıktıktan sonra kaza eder. Fakat namazın kazası kendisine lâzım gelmez.” [Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi]



“Hayız kanı, hayızh kadından namazı düşürür, oruç tut mayı haram kılar, öyle ise kadın geçmiş oruçlarım bilâhare kaza eder, namazlarını ise kaza etmez” [Ahmed Ebu’l-Hasan el-Kuduri el-Bağdadi, Kuduri Metni Tercümesi]



“Hayız ve nifasla oruç tutmak haram olur. Hayızlı ve lohusa olanlar (âdetleri sona erince) oruçlarını za ederler, namazlarını ise kaza etmezler.” [Hasan b. Ammar Ebu’l-İhlas el-Mısri eş-Şurunbulâli, Sebilu’l-Felah Fi şerhi Nuru’l-İzah ve Tercümesi]



“Âdetlinın ve lohusanın her türlü oruç tutmaları haramdır. Ancak bu durumda tutmadıkları oruçlarını sonradan kaza ederler. Hattâ oruçlu iken akşam olmadan az önce kan gelse o günün orucu bozulur ve onun da kazası gerekir.” [İslam Fıkhı Ansiklopedisi]



“Adet gören veya lohusa olan müslüman bir kadın oruç tutamaz.” [Ö. Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali]



“Hayız ve nifas halinde iken oruç tutması haramdır. Temizlendikten sonra, geçirmiş olduğu oruç'ları kaza eder. İbn-i Abidin: "Hayız ve nifas'ın hükümlerini" izah ederken: "Orucu haram kılar, onun sahih olmasına o hal manidir. Fakat vacip olmasına mani değildir. Onun için kadın (temizlendikten sonra) orucunu kaza eder" buyurmaktadır.” [Yusuf Kerimoğlu, Emanet ve Ehliyet(İslam İlmihali)]





“Ey rabbimiz, bizi ve bizden önceki iman etmiş kardeşlerimizi bağış la; kalplerimizde iman edenlere karşı kötü bir düşünce ve duyguya yer bırak ma. Rabbimiz! Kuşkusuz sen çok şefkatlisin, çok merhametlisin.” (Haşr/10)



Ve’s-Selam…

_________________


Elif gibi yalnızım,
Ne esrem var, ne ötrem.
Ne beni durduran bir cezmim,
Ne de bana ben katan bir şeddem var.
Ne elimi tutan bir harf,
Ne anlam katan bir harekem...
Kalakaldım sayfalar ortasında.
Bir okuyan bekledim,
Bir hıfzeden belki...
Gölgesini istedim bir dostun med gibi…
Sızım elif sızısı...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://kutluforum.bedavaforum.biz
@bdulKadir
Adminstratör


Mesaj Sayısı: 6210
Rep Gücü: 10013964
Rep Puanı: 97
Kayıt tarihi: 17/03/09
Yaş: 51
Nerden: İzmir

MesajKonu: Geri: aBDULAZİZ bayındırın iddiaları ve cevabları   Paz Eyl. 06, 2009 7:50 am

İslamiyet kolaylık dinidir. Kadınların bu dönemlerinde kolaylık olsun diye ibadet mükellefiyeti kalkar. Bunun illeti Allah'ın bu şekilde emretmiş olmasıdır. Hikmeti ise temizlik ve kolaylık yönündendir.

Adet hali ile lohusa olan kadınların bu durumları son bulunca yıkanmaları farzdır. Cünüp olan bir kişinin yıkanması gibi.

Bunun hikmeti temizliktir. İlleti ise Allah’ın emridir.

Bu konunun en açık delili şu ayettir:

“Sana kadınların ay halini sorarlar. De ki: O, bir rahatsızlıktır. Bu sebeple ay halinde olan kadınlardan uzak durun. Temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. Temizlendikleri vakit, Allah'ın size emrettiği yerden onlara yaklaşın. Şunu iyi bilin ki, Allah tövbe edenleri de sever, temizlenenleri de sever.” (Bakara Suresi, 222)

Ayrıca hayızlı ve nifaslı kadınların bu durumları son bulunca yıkanmaları lazım geldiğini bildiren pek çok hadis vardır. Bu ayetin tefsirlerine ve hadis kaynaklarında belirtilmiştir.

(Bu hadis ve rivayetler için bakınız: Buhari Hayz bölümü; Müslim, Hayz Bölümü; İbni Kesir, Tefsir ilgili ayetin tefsiri)

Ayrıca Peygamberimizin ve sahabe hanımlarının uygulamaları da ayrı birer delildir.

Kadınlar gerek hayızlı günlerinde, gerekse lohusalık müddeti içinde kılamadıkları namazları kaza etmezler. Cenab-ı Hak bir lütuf ve kolaylık olarak kadınların bugünlerdeki namaz borçlarını affetmiştir. Çünkü Allah kullarına kolaylık ister, zorluk istemez. Oysa kadın ortalama olarak ayda bir hafta âdet görmekte ve bu durum yılda üç ayı bulmaktadır. Yılda üç aylık kaza namazı ise insana ağır gelir. Bu hususta Hazret-i Âişe validemiz şu hadisi rivayet ediyor:

Bir kadın Hz. Âişe’ye sordu: “Hayızlı kadının hayızdan temizlendikten sonra hayız zamanında kılamadığı namazları kaza etmesi gerekir mi?”

Hz. Âişe şöyle cevap verir: “Sen Haruriyye misin (Haricilerden misin?). Biz Peygamberin (a.s.m.) yanında hayız âdetini görürdük, sonra temizlenince guslederdik. Peygamber (a.s.m.) namazı kaza etmemizi bize emretmezdi.” (İbni Mâce, Taharet: 119.)

Fakat oruç böyle değil, Ramazan orucu yılda bir ay olduğundan daha sonra bir hafta, on gün oruç kazasını yapmak pek o kadar zor gelmez.

Hayız ve nifas hâlindeki kadından her türlü namaz mükellefiyeti düşer.

Kadınlar hayız-nifas hâlinde oldukları müddet zarfında, namaz kılmaları kendilerine haram olur. Hayız ve nifas hâlinde iken kılamadıkları bu namazları; kadınlar sonradan kaza etmek mecburiyetinde de değillerdir.

Cenâb-ı Hak, fazl ve kereminden onları böyle bir mükellefiyetten afvetmiştir. İslâm dîni gerçekten kolaylık dînidir. Hayız ve nifaslı kadınların namaz borçları hakkındaki hükmünde de, bu kolaylık prensibini apaçık görmekteyiz.

Çünkü, hayız hâli kadınların her ay mübtelâ oldukları ve bir haftaya yakın zamanlarını meşgul eden eziyetli bir durumdur. Bu arada pek çok vakit namazlarını da kılamamış haldedirler. Kadının devamlı olarak kocasının ve çocuklarının hizmeti yanısıra, evinin temizlik ve bakımıyla da uğraştığı malûmdur. Bu durumda olan bir kadının, mecburen terkettiği pek çok vakit namazlarını sonradan kaza etmek zorunda kalmasının, ona ne derece ağır ve zahmetli geleceği apaçık meydandadır.

Nifas hâli için de durum aynıdır. 20 gün, 30 gün, hattâ 40 gün namazını terketmek zorunda kalan bir kadının, bütün bu birikmiş namazları kaza edebilmesi ne kadar meşakkatli olacağı bedihîdir. İşte, âlemlere rahmet olan İslâmiyet, büyük bir kolaylık olarak, kadınların, hayız ve nifas hâlinde iken kılamadıkları bütün namazları afvetmiştir.

Hayız ve nifas hâlindeki kadınların namaz kılmaları haram olmakla birlikte, tesbih, zikir ve duada bulunmaları câizdir. Hattâ hayız ve nifas hâlindeki bir kadının, mümkün ise ve vakti de müsait ise, her namaz vaktinde abdest alıp, bir vakit namaz kılacak kadar kıbleye karşı yönelerek oturması, bu süre içinde, tesbih, tevhid ve tehlil ile meşgul olması müstehab bile görülmüştür.

Bu şekilde o, hem Rabbini unutmamış ve ibadet zevkini kaçırmamış; hem de Allah'a ibadet hususunda -elinden gelseydi- ne derece arzu ve iştiyak içinde olduğunu da göstermiş olur. Bu güzel ve temiz niyeti sebebiyle, o kadına hayatında en güzel ve en feyizli kıldığı namazın sevabı yazılacağı rivâyetlerden anlaşılmaktadır. (İbn Abidin, Menhelü’l-vâridîn min bihâri’l-feyz ale’z-Zuhri’l-müteehhilîn fî mesâili’l-hayz)

Hayız-Nifas hâlindeki kadınlara, namaz kılmak gibi oruç tutmak da haramdır. Ancak namazdan farklı olarak, tutamadıkları günleri, temizlendikten sonra kaza etmeleri gerekmektedir. Çünkü, oruç, namaz gibi devamlı olmayıp senede bir ay olduğundan, kadınların tutamadıkları birkaç günlük oruç borçlarını sonradan kaza etmeleri, onlara pek fazla bir zahmet ve meşakkat yüklemez. Bu bakımdan namaz borçları afvedildiği halde, oruç borcu baki kalmış, sonradan kazası istenmiştir. Âişe validemiz bu hususta şöyle buyurmuşlardır:"Bize hayız ve nifas hâlleri geldiğinde, Hz. Resûlüllah (asm) tutmadığımız oruçlarımızı kazâ etmemizi emir buyururlardı. Kılmadığımız namazların ise kaza edilmesini emretmezlerdi."

Hayız-Nifas hâlinde olan kadının kocası ile cinsî münasebette bulunması da haramdır. Bu halde yapılan bir cinsî birleşme, büyük günahlardan (günâh-ı kebâir) sayılmıştır. Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "Sana kadınların hayız (âdet) hallerini de soruyorlar. De ki: O (hayız) bir ezâdır.

Binaenaleyh siz hayız hâlinde kadınlardan çekilin. Temizleninceye kadar onlara yanaşmayın." (el-Bakare, 222). Âyette geçen kadınlara yaklaşmama emrinin ne mânâ ifade ettiğini Enes'den (ra) rivâyet edilen bir hadîs-i şerîf şu şekilde açıklamaktadır: "Yahudiler kadın hayız gördüğü vakit onlarla birlikte yeyip içmezlerdi. Peygamber (asm) ise bu hususta: "- Her şey'i yapın, yalnız cinsî münasebet müstesna..." buyurdular."

Hayız-Nifas hâlinde iken kadınla cinsî temasda bulunmak dinî yönden olduğu gibi, tıbbî yönden de çok mahzurludur. Kadın bu hallerde hasta hükmündedir. Son derece itinalı bir bakıma ve temizliğe muhtaçtır. Yorulmaktan büyük ölçüde kaçınmalı, mümkün mertebe istirahat halinde olmalıdır.

Ayrıca hayızlı kadının dışarı yaydığı ağır koku, erkeği kadından tiksindirmeğe de sebeb olabilir. Bu bakımdan bu nazik dönemde yapılacak cinsî münasebetler, kocayı hanımından tiksindirip soğutabileceği gibi, pek çok kadın hastalıklarına da sebebiyet verebilir.

Meselâ: Bugün Avrupa'da kadınlarda çok sık görülen rahim kanserlerinin mühim bir sebebi de, ay hâlinde kadınların kocalarıyla cinsî münasebette bulunmaya devam etmeleri olarak tesbit edilmiştir. Bir erkeğin hayız hâlinde olan hanımına yaklaşması haram olduğu gibi, kadının ona boyun eğmesi de haramdır. Eğer, karı-koca bu halde iken, cinsî münasebette bulunurlarsa, her ikisinin de tevbe ve istiğfar etmeleri gerekir. Ayrıca bir veya yarım dinar miktarında altın veya onun bedelini de fakirlere sadaka olarak vermelidirler. [Bir dinar, bir miskal (4 gr.) ağırlığında bulunan altın sikkedir>.

Hayız hâlinde olan kadından yatağını ayırmak câiz değildir. Bu tarz davranış, Yahudilerin mezhebidir. Yahudiler ay hâlindeki kadından yataklarını ayırdıkları gibi; onlarla yanyana oturmaz, beraber yemek bile yemezlerdi. Silindikleri havluları bile ayırırlardı. İslâmiyet bu haksız ve bâtıl âdeti kaldırmış, ay hâlindeki kadınla yatmayı, pişirdiği yemeği yemeyi, aynı havluya el, yüz silmeyi mekruh dahi saymamıştır.

Hazret-i Âişe vâlidemiz şöyle buyurur: "Ben hayızlı iken Nebî (asm) mübarek başını kucağıma yaslar, sonra Kur'an okurdu." Diğer bir rivâyet: "Ben hayız hâlinde iken, Resûl-i Ekrem (asm) hazretlerinin mübarek saçlarını tarardım." Bu hadîslerden anlaşılıyor ki, hayız hâlindeki kadınlar necis (pis) değillerdir. Nifas hâlinde olanlar da böyledir. Bu haller sadece birer hadestir. Yani bâzı dinî mükellefiyetleri ifaya mâni şer'î birer kirlilik hâlidir. Yoksa neces, yani, hakikî pislik hâli asla söz konusu değildir.

_________________


Elif gibi yalnızım,
Ne esrem var, ne ötrem.
Ne beni durduran bir cezmim,
Ne de bana ben katan bir şeddem var.
Ne elimi tutan bir harf,
Ne anlam katan bir harekem...
Kalakaldım sayfalar ortasında.
Bir okuyan bekledim,
Bir hıfzeden belki...
Gölgesini istedim bir dostun med gibi…
Sızım elif sızısı...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://kutluforum.bedavaforum.biz
@bdulKadir
Adminstratör


Mesaj Sayısı: 6210
Rep Gücü: 10013964
Rep Puanı: 97
Kayıt tarihi: 17/03/09
Yaş: 51
Nerden: İzmir

MesajKonu: Geri: aBDULAZİZ bayındırın iddiaları ve cevabları   Paz Eyl. 06, 2009 7:52 am

Faruk Beşerin görüşü

Bize bu konuda sık sık sorulan soruların özeti budur ve ne ilginçtir ki, bu fikirleri sadece medya karıştırmanları değil, ehli ilim olduklarından şüphe etmediğimiz bazı hocalar dahi dile getirmektedirler.

Sanki bu durumdaki kadınların ibadetlerine mani olunuyormuş gibi suallere muhatap olunca meseleyi bir kez daha ve bütün mezheplerin delilleri ile gözden geçirme lüzumu hissettik. Topladığımız sayfalarca metinleri uzun uzadıya serdetme yerine onların özet bir sonucunu vermekle yetineceğiz.

Usul açısından şu soruların cevabıyla başlamamız meselenin anlaşılmasını kolaylaştıracaktır.

1.Konu neden eskiden tartışılmıyordu da şimdi gündeme geldi?

2.Mesele hangi usulle anlaşılmalıdır ki, doğru anlaşılabilsin?

3.İlgili naslar bu konuda neler söylemektedir?

Bu sorulara cevap verebilirsek, asıl sorunun cevabını da vermiş olacağımızı düşünüyoruz.

1. Birazcık bilgi felsefesi okuyanlar bilirler ki, bilgilenme büyük ölçüde sübjektif bir olaydır ve kuşatıldığı şartlardan etkilenir. Hiç kimse bu etkiden masun ve mahfuz olduğunu söyleyemez. Dolayısıyla insanoğlu için mutlak anlamda objektif bir bilgi olamaz. O halde anlık düşüncelerimizi evrensel hakikatler gibi görmemeliyiz. Eğer bu gün müslümanlar mağlup durumda olmasalardı ve Feminizm, pek çok müslüman bayan ya da erkeği dahi derinden etkilemiş olmasaydı biz bu savunmacı bilgi anlayışını asla sergilemez, modern düşünceye prim verme ihtiyacı duymaz ve adeta kadınlara hak dağıtma yarışına girmezdik. Oysa biz hak dağıtma mercii değiliz. Hak, herkesin hakkını tastamam vermiştir.

Bu görüngünün ortaya çıkış sebepleri arasında insanoğlunun kendini gösterme zaafını ve medyanın bunu körükleme özelliğini de zikretmek gerekir. Ama böyle düşünen herkesi bu kategoriye koymamız da haksızlık olabilir.

İslam'ın temel kaynaklarını inceleyenler açık bir şekilde göreceklerdir ki, ne Allah Rasulü'nün (sa) asrında, ne de ondan sonra günümüze kadar gelen on dört asırlık sürede bu konu bu şekilde hiçbir zaman tartışılmamış ve kadının adetli iken namaz kılamayacağı, oruç tutamayacağı, mescide giremeyeceği, Kuranı Kerime el süremeyeceği ittifakla / icma ile kabul edilegelmiştir.

İhtilaf sadece adetli kadının Kuran okuyup okuyamayacağı konusundadır. Bütün mezhepler, bu durumda Kuran da okuyamayacağını söylerlerken, Malikilerden bir içtihat, aslolanın okumaması olmakla beraber, eğer unutması söz konusu ise, yani bir zaruret varsa, adet özelliğindeki kan sürdükçe okuyabileceğini söyler. Ama kan kesilmiş, henüz tam temizlik ve yıkanma olmamış olduğu günlerde ise okuyamayacağını onlar da söylerler. Çünkü okuması bir zarurete mebnidir. Bu durumda ise zaruret yoktur. Biraz bekler, yıkanır ve öyle okur, derler. Kadının adetli iken taevaf yapamayacağı da nasla sabit ve herkesin bildiği bir şeydir. Sadece ziyaret tavafını kadın, yine zarurete binaen yapabilir diyenler vardır. Zaruret haliyle, normal halleri birbirine karıştırmamak gerekir.

2.Usule gelince

Adetli kadının oruç tutması ya da tutmaması, namaz kılması ya da kılmaması bir ibadet meselesidir (taabbudî bir meseledir). Ve hiçbir ibadetin bütün detayları Kuranı Kerim'de yer almamıştır. Zekâtın hangi mallardan, ne kadar ve ne zaman verileceği, orucu bozan ya da bozmayan şeylerin neler olduğu, namazın kaç vakit ve kaç rekat olduğu, hatta nasıl kılınacağı gibi yüzlerce detay Sünnet tarafından açıklanmıştır. Sünnet, kısaca, Hz. Peygamber'in Kuranı Kerimi tatbik biçimidir. Kuranı Kerim peygambersiz de anlaşılabilseydi, Allah onu bir şekilde kullarına ulaştırabilir ve hiç peygamber göndermezdi.

Bilindiği gibi, akide ve ibadetler konusu İslam'ın sabitelerindendir ve aklın alanı içerisinde değildir. Yani içtihada konu edilemezler. Böyle konularda olsa olsa mevcut nassı anlama içtihadı (ictihad-ı fehm) yapılabilir. Eğer bu konularda Allah rasulü'nden günümüze kesintisiz bir ittifak / icma varsa bunun dışına asla çıkılamaz. Çıkılır denirse bu yeni bir iddiadır ve delili de yoktur. Bektaşînin, ‘abdestsiz namaz olmazmış, ben kıldım, oldu' demesi gibidir. Yine de böyle bir konuda içtihad iddiasında bulunan olursa ona şöyle söylenir:

Naslar (hadisi şerifler) ve kesintisiz gelenek (icma) adetli bir kadının oruç tutamayacağını, Kuran okuyamayacağını, namaz kılamayacağını öyle ya da böyle bir delalet yoluyla söylüyor. Bu icmaya mesned olan hadislerin bir kısmı Buharî gibi sahih kaynaklardadır, bir kısmı da zayıf olsa da hadistir, aksine bilgiler bulunmadığı ve sahih olanları destekledikleri için bu hadisler selefi salihin tarafından amel edilmeye layık görülmüş ve sahabe asrından günümüze kadar müçtehit olduklarında hiç şüphe bulunmayan yüzlerce alimin kabulü olmuşlardır. Peygamberin yetiştirdiği toplum, meseleyi böyle anlamıştır. Günümüzde değil müçtehit olmaları, alim oldukları bile tartışılabilen bazı insanlar, tecasür gösterip aksini söylüyorlarsa, onların söylediklerini almaktansa, bir kısmı zayıf da olsa, bu hadisleri ve bu yüzlerce müçtehidin kanaatlerini almak hem aklen, hem şer'an, hem de vicdanen daha isabetlidir. Kaldı ki, bu görüşte olanlar sadece Sünnî mezhepler değildir. Diğerleri de aynı kanaattedirler. Ve sözü edilen hadisi şeriflerin bir kısmının zayıf olması, sahih olanların konuyu anlatmakta yetersiz oldukları anlamına gelmez.

3. Konunun naslardaki yeri

Kuranı Kerim'de, adetli kadınlar için, namaz kılmasınlar, oruç tutmasınlar denmediği doğrudur, ama tutabilirler de denmemektedir. O halde konunun hükmü başka naslardan anlaşılmalıdır. Kuranı Kerim'in adetle ilgili olarak söylediği şudur:

"Sana adeti soruyorlar. De ki, o bir nevi sıkıntıdır. Öyleyse adetli günlerinde kadınlarla ilişkinizi kesin ve tertemiz oluncaya kadar da onlarla ilişkide bulunmayın. Tertemiz olduklarında ise onlara Allah'ın size emrettiği yerden yaklaşın. Allah çok tövbe edenleri ve tertemiz olanları sever". (Bakara 222).

Bu ayetin geliş (nüzul) sebebini Müslim'deki bir hadisi şerif açıklar: "Yahudiler ve (muhtemelen onlardan etkilenen) bazı Müslümanlar adet gören kadınla birlikte yemek yemez, evde beraber bulunmaz ve beraber oturmazlardı. Bu durumu bazı sahabîler Efendimize sordular ve bunun üzerine bu ayeti kerime indi". Ayetin ilk kelimesi, bir soru üzerine geldiğini zaten kendisi söylüyor. Cevap da elbette soruya uygun olacaktır. Bu ayet adetle ilgili her şeyi anlatmak için gelmedi ki, ayette oruç tutamayacağı, ya da Kuran okuyamayacağı söylenmiyor, o halde okuyabilir, tutabilir çıkarsaması yapılabilsin.

Bu tıpkı şuna benzer: Müşrikler kendilerine göre bazı hayvanların etlerinin yenmeyeceğini söyleyince inen ayeti kerime şöyle söyledi:

"De ki, bana vahyolunanlar arasında şunlardan başka haram bulamıyorum: Meyte, akan kan, domuz eti ki, o bir pisliktir, ya da Allah'tan başkası adına kesilmekle fısk olan hayvan..." (6/145). Yani sizin söylediklerinizden haram olanlar sadece bunlardır. (Bkz. İmam Şafiî, er-Risale)

Şimdi bu ayet çakalı, ayıyı, sırtlanı vb. saymıyor, o halde onlar helaldir diyebilir miyiz? Onların haramlığını başka naslardan çıkarıyoruz.

Peki bu mesele Hz. Peygamber'in zamanında nasıl anlaşılmış ve günümüze kadar nasıl gelmiştir?

Konunun fıkıhçılar tarafından atıfta bulunulan hadis-i şerifler ve onlar üzerine bina ettikleri hükümler şöyledir:

Hanefîlerin temel kaynaklarından Kâsânî, Bedayi'de: Adetli kadının orucunu ve namazını terk etmesi gerektiğinin dayanağının şu hadisi şerif olduğunu söyler:

"Bir kadın gelip Hz. Aişe'ye sordu: Neden adetli kadın tutmadığı orucu kaza eder de kılmadığı namazı kaza etmez? Hz. Aişe (kızarak): Yoksa sen Harurî misin? Diye çıkıştı. (Harurî, Haricîlerin aşırılarından olanlardır. Dini konulardaki katılıklarıyla tanınırlar..)

"Bu sözüyle Hz. Aişe, soru soranın kanaatinin sünnete ve cemaate aykırı olduğunu anlatmak istemiştir. (Bkz. İbnü'l Esîr, en-Nihaye. H-r-r md.)

Kasânî devam eder: "Bu cevap, sorulan meselenin salt bir ibadet (taabbudî) olduğunu gösterir. (Yani mesele, üzerinde akılla hüküm verilecek bir mesele değildir) Anlaşılan o ki, Hz. Aişe'nin fetvası sahabeye ulaşmış ve hiç birisi de buna itiraz etmemiştir. O halde bu görüş, sahabenin icmaıdır." (Bedayi, IV, 191)

Eğer başka deliller olmasaydı, bu hadisi şerife dayanarak denebilirdi ki, burada adetli iken kadının sadece namazını kaza etmeyeceği, orucunu kaza edeceği söyleniyor. Oruç tutamayacağı söylenmiyor. Söylenmiyor, çünkü o mesele zaten müsellemdir ve onlar tarafından hiç tartışılmamaktadır.

Şafiîlerin temel kaynaklarından olan el-Mecmu'da Nevevî şunları söylerken aslında bu soruya da cevap vermektedir:

"Hz. Aişe'den gelen Müslim hadisine istinaden adetli kadının oruç tutması haramdır. Çünkü orada o şöyle söylemektedir: "Biz tutmadığımız oruçlarımızı kaza etmekle emrolunurduk ama kılmadığımız namazlarımızı kaza etmekle emrolunmazdık". Eğer denirse ki, hadiste orucun haram olduğuna değil, sadece tutmamanın caiz olduğuna delil vardır. Seferde olduğu gibi, oruç tutmak caiz olabilir ama vacip olmayabilir. Buna cevabımız (Nevevî) şudur: Sahabî kadınların ibadetler konusundaki titizlikleri ve yapılabilecek olanı yapmaktaki hırsları bilinmektedir. Bu durumda oruç caiz olsaydı, en azından bazıları bu halde iken de oruçlarını tutarlardı. Kaldı ki, Buharî ve Müslim hadisindeki şu cümle de adetliye orucun ve namazın haram olduğunu gösterir: "Siz kadınlar günlerce oruç tutmadan ve namaz kılmadan oturuyorsunuz, bu da sizin dininizdeki farklılığı göstermez mi?".

Bütün bunlara binaen bu ümmet, kadının adetli ve loğusa olduğu zamanlarında oruç tutmasının haram olduğu, tutarsa sahih olmayacağı konusunda icma ve ittifak etmiştir. Bu icmaı İbn Cerir et-Taberî ve başkaları da nakletmektedir. İmamu'l-Harameyn, bu durumda tutulan orucun sahih olmaması meselesi aklın (içtihadın) alanı değildir, der". (İmam Nevevî, el-Mecmû')

Hanbelîlerin temel kaynaklarından ve bütünüyle İslam fıkhının en önemli iki üç kitabından birisi olan el-Muğnî'de İbn Kudame şunları söyler: "... Adet namaz ve oruca engeldir. Bu hüküm şu delillerden çıkar:

1. Hz Peygamber kadınların dindeki farklılıklarından söz ederken, ‘biriniz adetli iken oruç tutmaz, namaz kılmaz, değil mi?'. Buyurdu. (Buharî).

2. Hz. Peygamber Fatıma bint. Hubeyş adlı kadına: ‘Adet olduğunda namazını bırak...' dedi. (el-Muğnî, Mesele 446)

İmamiyye'den Zeyneddin b. Ali, er-Ravda el-behiyye adlı serinde şöyle diyor:

Adetli kadının hangi türlü olursa olsun namaz kılması ve oruç tutması haramdır. Sonradan kılmadığı namazlarını kaza etmez ama tutmadığı oruçlarını kaza eder. Bu farkın sebebi, nassın bunu farklı bildirmesidir (bu bir içtihat konusu değildir) (Adı geçen kitap, Gusül bahsi)

Ezher'in yayımlanan 100 yıllık fetvalarında:

"Adet ve loğusalık, namazın ve orucun sahih olmayacağı şerî özürlerdendir" denir.

Suudda Fetva Dairesi Başkanlığının Yayımlamakta olduğu "Fetâva el-Lecne ed-Dâime adlı fetva külliyatı aynı hükümleri tekrarlıyor ve adetli kadının namaz kılmasının caiz olmadığını söylüyor.. (Fetva No: 1545, 3684)

İbn Hazm Muhalla'da adetin orucu bozduğunu (Mesele 764), adetli iken oruç tutan kadının Allaha ası olduğunu söylüyor. (Mesele 785), İşte klasiğiyle moderniyle İslam fıkhının konu hakkındaki görüşleri bunlardır.

Bütün bunlardan sonra kadınların adetli oldukları zamanlarda da oruç tutabileceklerini söylemenin mantığını anlamak zordur. Bunun sebepleri konusunda yeni bir şey söyleme merakı, insanın aklına gelen ilk saik oluyor.

Sonra böyle bir çıkış kadınlara bir hak tanımak mıdır yoksa haklarını ellerinden almak mıdır? Şahsen ben de belli günlerde namazdan ve oruçtan muaf tutulmayı çok isterdim. Olsaydı bunu bir eksiklik değil, bir ayrıcalık sayardım. Kaldı ki, yine fıkıhçıların dediklerine göre, kadın nasıl sair günlerinde oruç tutup namaz kılmakla Allahın emrini yerine getiriyor ve ibadet ediyorsa, o günlerde namazı ve orucu bırakmakla da Allahın emrini yerine getiriyor ve ibadet ediyor demektir.

Yıllardır usulü fıkıh çalışan ve öğreten birisi olarak şunu söylememe müsaade buyurulur mu, bilemiyorum. Bizim meselemiz usul meselesidir. İyi bir usulü fıkıh formasyonu alamayanlar farklı zamanlarda aykırı ve tutarsız fetvalar verebilirler. Kısaca ‘vusulsüzlüğümüz usulsüzlüğümüz sebebiyledir".

(Faruk BEŞER)

_________________


Elif gibi yalnızım,
Ne esrem var, ne ötrem.
Ne beni durduran bir cezmim,
Ne de bana ben katan bir şeddem var.
Ne elimi tutan bir harf,
Ne anlam katan bir harekem...
Kalakaldım sayfalar ortasında.
Bir okuyan bekledim,
Bir hıfzeden belki...
Gölgesini istedim bir dostun med gibi…
Sızım elif sızısı...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://kutluforum.bedavaforum.biz
@bdulKadir
Adminstratör


Mesaj Sayısı: 6210
Rep Gücü: 10013964
Rep Puanı: 97
Kayıt tarihi: 17/03/09
Yaş: 51
Nerden: İzmir

MesajKonu: Geri: aBDULAZİZ bayındırın iddiaları ve cevabları   Paz Eyl. 06, 2009 7:56 am

BAKARA 222 SANA kadınların ay hâli hakkında soruyorlar. De ki: "O sıkıntı verici bir rahatsızlıktır:(bkz.5) Ay hâli sırasında kadınları (rahat) bırakın ve onlar temizleninceye kadar (cinsel) ilişkiye girmeyin! Temizlendikleri zaman, Allah'ın size emrettiği gibi yaklaşın!"

5: Aslen el-eziyy "dalga" anlamına gelir, denizde dalgalarla sallanıp çi bulanan kimseye de mu'zi denir. Bu anlamı göz önüne alacak olursak "sıkıntı verici bir rahatsızlık" karşılığı daha uygun görünüyor. Bu âyet, Medine'de Yahudi kültürünün bir ürünü olan âdetli kadını aşağılama ve pis sayma, onu her tür ailevî, dinî ve sosyal hayatın dışında tutma tavrını red için gelmiştir.


--------------------------------------------------------------------------------


BAKARA 183 SİZ ey iman edenler! Oruç tıpkı sizden öncekilere olduğu gibi size de yazıldı;(bkz.2) belki bu sayede takvâya erersiniz:(bkz.3)

2: Yani: "farz kılındı". Zımnen: insanın ve insanlığın çağları aşan yazgısı kılındı. Bu âyet, İslâmî hükümlerin zamanlar ve zeminler stülüğüne dikkat çekmekte ve tüm semavi şeriatların ortak noktalarından birinin de oruç olduğunu ortaya koymaktadır. Oruç insanlığa açılmış ilâhî bir kredidir. Bu yüzden oruç tutan bir mü'min, insanlıkla yaşıt bir kervana dahil olmuştur.

3: Bu cümle orucun gerekçesini teşkil eder. Zira oruç aç kalmak değil, ruhu beslemektir. Oruç tutmak kendini tutmaktır. Oruçla başını dik tutmak, imanını dik tutmaktır.

BAKARA 184 Sayılı günlerde... Sizden kim hasta ya da yolcu olursa, tutmadığının sayısı kadar diğer günlerde (oruç tutar) ve (bunlar arasından) ona gücü yetenler üzerine, bir yoksulu doyuracak fidye gerekir;(bkz.4) Kim daha fazla hayır işlerse kendisi için daha yararlı olur, ama -eğer bilirseniz- oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.(bkz.5)

4: İbn Abbas ve Hz. Aişe'ye nisbet edilen yutavvikûnehu okuyuşuna göre anlam "onu tutmakta zorlanan" şeklinde olur. Yine İbn Abbas'tan nakledilen ve meşhur okuyuşun aynı olan rivayetlerde yutîkûnehû'ya verilen anlam ile yutavvikûnehu'ya verilen anlam aynı kabul edilmiştir. Bu rivayetlerin kimisinde bu cümle mensuh kabul edilirken, İbn Abbas bu âyetin yaşlılarla ilgili hükmü beyan ettiği görüşündedir. (Buhârî, Tefsir, Bakara, 25). Klasik nesh teorisinin bu ayete lişkin yaklaşımını rahatlıkla göz ardı edebiliriz. İbn Abbas burada nesh olmadığı görüşündedir. Dilciler yutîkûnehû'ya bir lâ takdir ederek "gücü yetenler" i "gücü yetmeyenler"e çevirmenin caiz olduğunu söylerler. Ebu Hayyan buna, "Hatadır, zira şüphe karıştırmaktır; görmüyor musun ki metinden ilk anlaşılan olumlu bir fiil olmasıdır ve lâ'nın önce hazfedilip varmış gibi okunması yemin dışında caiz değildir" diyerek itiraz eder. (Bahr). Yutîkûnehu'ya yestatî'ûnehu mânası vermek de yanlıştır. Zira tâka "gayretin en üstünü ve ihtimalin son noktasıdır" (Krş: 2 Bakara:249, 286). Zaten güç yetiremeyenden oruç düşer. Bu açık bir hükümdür (2 Bakara: 286). Âyette emredilen fidye gücü yeten üzerinedir. Fakat burada gücü yetenler kimlerdir ve neye gücü yetenler? Zamir'in orucu göstermesi uzağı göstermesidir ki, bunun için karine gereklidir. Buradaki zamir hemen öncesindeki cümleyi gösterir. Bu durumda mâna "kaza etmeye gücü yetenler üzerine bir yoksulu doyuracak fidye gerekir" olur. Burada mukadder sual şu olur: "kazası olanlar, kaza ile beraber bir de fidye mi verecekler, yoksa kaza orucu yerine mi fidye verecekler?" Yutîkûnehu kelimesinin konuşlandırıldığı yer bu iki anlama da açıktır. Ayetin devamı iki manayı da desteklemektedir. "Kim daha fazla hayır işlerse kendisi için daha yararlı olur" ifadesinde bir teşvik vardır. Bu hayır ya "daha fazla yoksulu doyurma" veya "bir yoksulu daha fazla doyurma" dır. Eğer ayetin son cümlesi olmasaydı, ve'ale'l-lezine yutîkûnehu'yu sadece "Kaza ile beraber bir de fidye vermek" manasına hasredebilirdik. Zira fidye zamanında tutulamayan orucun eksilen sevabını tamamlamak içindir. (Krş: 2 Bakara:196). Lakin ayetin sonundaki "ama -eğer bilirseniz- oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır" ifadesinde zımni bir tercihe ima olduğu için, manayı "kaza ile birlikte fidye" ye hasretmek yerine, "kaza ile birlikte gücü yeten üzerine fidye vermek, gidyesiz kazadan veya kazasız fidyeden daha hayırlıdır; kaza artı fidyeye gücü yetenlerin ikisini birden yapmaları birini yapmalarından daha hayırlıdır" şeklinde anlamak daha doğrudur. Allahu a'lem.

_________________


Elif gibi yalnızım,
Ne esrem var, ne ötrem.
Ne beni durduran bir cezmim,
Ne de bana ben katan bir şeddem var.
Ne elimi tutan bir harf,
Ne anlam katan bir harekem...
Kalakaldım sayfalar ortasında.
Bir okuyan bekledim,
Bir hıfzeden belki...
Gölgesini istedim bir dostun med gibi…
Sızım elif sızısı...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://kutluforum.bedavaforum.biz
 

aBDULAZİZ bayındırın iddiaları ve cevabları

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
KUTLU FORUM ::  :: -